31 Ağustos 2011 Çarşamba

ALLÂH'A ULAŞTIRAN BASAMAKLAR

 
ALLÂH hakkında
ALLÂH'A ULAŞTIRAN BASAMAKLAR
İman ve İslâm mevzuunu böylece anladıktan sonra; İslâm Dinî’ne imân etmiş, dolayısıyla İslâm’ın bildirdiği ALLÂH’a, Rasûlüne, meleklere, kitaplara, diğer Nebi ve Rasûllere, âhiret gününe, hesap ve kitaba, yeniden dirileceğine iman etmiş bir kişinin ilerlemesi nasıl oluyor?..
Bu ilerlemeyi, tekâmülü, ALLÂH’a ulaştıran basamakları bazıları yedi mertebeye ayırıyor, bazıları 3 mertebeye ayırıyor, bazıları 4 mertebeye ayırıyor. Bu ayırım çeşitli kişilerde çeşitli tasniflere tabi tutulmuş.
Baştan alalım...
Yediye ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye olarak ayırmışlar.
Dörde ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime ve Mutmainne olarak ayırmışlar.
Üçe ayıranlar: Levvâme, Mülhime, Mutmainne demişler; Emmâreyi zaten hiç saymamışlar!..
Emmârenin sayılmamasının nedeni:
Emmâre; emredenden geliyor, emredici nefs. Emmâre, emredici nefs demektir!
Emmâre emredici nefs demekse, nefs emrediyor!
Emreden kim?.. "Nefs" isminin arkasında o fiile emreden, onun terkibî yani emreden, "Rabbı" oluyor!.. Rabbına uymuş oluyor!..
Daha evvelki bahislerde, nefsin hakikatının rubûbiyetten yaratılmış olduğunu, rubûbiyetten meydana gelmiş olduğunu anlatmıştık!..
Rubûbiyetten meydana gelişi, ilâhi isimlerin terkibî oluşu sebebiyle. Herkes de, her insan da, her hayvan da, her canlı da zaten bu emretme hâli söz konusu. Dolayısıyla bütün canlılarda bu hâl söz konusu olduğu için, bunu bir sınıf, bir derece, bir mertebe olarak ele almamışlar hiç.
Ve Levvâmeden başlamışlar bir kısmı.
Levvâme, "levm" kökünden geliyor. Kendi kendine levm eden yani kendisinin, ALLÂH’ın kulu olduğunu, ALLÂH’a kulluk etmek için bu dünyada var olduğunu; fakat bu kulluğunu hakkıyla yerine getirememesinden dolayı da pişmanlığa düşme hâlini yaşayana, nedamet içinde olana, tarif sadedinde "levvâme nefs" denmiş. Kendi kendini yaptığı eksik, noksan tabiatına uyma hâlleri, dolayısıyla kötüleyen nefs, mânâsınadır.
Eğer bu daha ileri bir noktaya giderse. Bu kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatları idraketme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa. Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kaîm bir varlık olmayıp; ALLÂH’ın varlığı ile kendi varlığının kaîm olduğunu; kendi benliğinin, ilâhi isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak "Hak’kın varlığına dayandığını, "Hak’kın varlığı olduğunu; "ben" diye bir şeyin olmadığını idrakederse, o zaman bu nefs, "mülhime nefs’tir" deniyor.
Ancak burada çok önemli bir nokta oluşuyor...
Burada, "küfrü hakiki" diye tarif ettikleri; "taklidî  imandan" sonra gelen "tahkiki küfür" dedikleri bir noktaya ulaşıyor.
Burada kişi, kendi varlığının Hak’kın varlığı olduğunu müşahede edince:
"Artık ben yokum; var olan Hak!.. Hak da dilediğini yapar, hiçbir şeyle kayıtlı değildir. Öyleyse ben namaz kılmam veya oruç tutmam veya başka birtakım fiiller yaparım ve yaptığımdan da mes’ûl değilim" anlayışı içine giriyor. İşte bu, mülhimenin idrakının, mülhimenin müşahedesinin tabii sonucu.
Yalnız burada dikkat gerek, kişi herhangi bir şeyhe bağlı olup da, şeyhinin öğretisine riayet suretiyle burayı kabulleniyorsa; bu kabullenme idrakolmaz!.. Çünkü gerçekten "Hak" olduğunu idrakettiği zaman, artık bağlanacak tâbi olacak birisi, şeyhi kalmaz!.. Kalmışsa, daha "Hak’kı idraketmemiştir!..
Ama, idrakettim, der; hem de bağlıdır!.. Olabilir. Böylesi de olur!.. Ama hakikatiyle, meseleye bakarsak, böyle bir şey olmaz! Bağlılık, diye bir şey kalmaz!..
İşte, buradaki bu ilhamlarının, müşahedelerinin neticesinde, eğer meseleyi daha da bir tahkik yoluna giderse; o zaman görür ki, kendindeki ilâhi isimler, yani "Hak" oluşu bir terkib yönüyledir!..
Yani, kendindeki belli isimler, çeşitli anlarda, kendinde olan mânâları meydana getirecek bir biçimde, bir terkib şekliyle, o fiilleri meydana getiriyor.
ALLÂH’da ise, bu isimler terkib yönüyle değil, mutlâkiyeti yönüyle mevcuttur!
Bunu müşahede edebilirse, o zaman Cenâb-ı Hak ona, "Mutmainne nefs" olma yolunu açmış demektir!.. Niçin?..
Kendi varlığının ilâhi isimlerin bir terkibî şekliyle varolduğunu gördüğü zaman, bu isimlerin hepsini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği biçimde kullanamadığını müşahede edecektir!.. Bütün isimlere dilediği anda dilediği şekilde bürünemediğini, bu isimlerde tasarruf edemediğini görecektir. İsimlerin onun varlığına hâkim olduğunu görecektir!..
O zaman, hem varlığının "Hak" olduğunu kabullenecek; hem de ilâhi emirlere kulak vermek mecburiyetinde kalacaktır!..
Rasûlullâh 'a kulak verecektir. ALLÂH Rasûlü, ilâhi emirleri tebliğ etmiştir. Bu tebliğ kapsamında, Ulûhiyet mertebesinin, isimler mertebesine sâri olduğu gibi; sıfat mertebesini ve Zât mertebesini de içine alan bir mertebe olduğunu görecek; dolayısıyla, o isimlerin ait olduğu varlığın, dilediği gibi isimlere bürünebilme durumunda olduğunu idrakedecektir.
Oysa kendisinde bu isimler dilendiği gibi o anda zuhur ediyor!.. Ve böylece kendisinin, bir isim terkibî olduğunu müşahede edecek ve bu terkibîyetinin neticesinde de belli bir tabiatı, belli bir huyu, belli bir kişiliği, yapısı, davranışları olduğunu hissedecektir.
Ancak bundan ilâhi emirlere uymak suretiyle yani Rasûlullâh ’a tam anlamıyla tâbi olmak suretiyle, isimlerin terkibîyet kaydının dışına çıkıp, ALLÂH’a vasıl olabileceğini; bundan sonra ALLÂH’a vâsıl olmanın mümkün olduğunu görebilecek, anlayabilecektir.
İşte bu serbestlikten bu bağımsız anlayıştan sonra yeniden Hz. Rasûlullâh ’ın bildirdiği bütün emirlere tâbi olmak yoluna gidecektir.
Duyguların ve tabiatın hükmü altında iken, "velîsi, Rabbı" idi. Kendi terkibîni meydana getiren isimlerdi!..
Halbuki şimdi "velîsi, ALLÂH" oldu!..
Velisinin ALLÂH olması, ALLÂH ahlâkıyla ahlâklanmaya başlaması demektir!
İşte böylece ALLÂH’ın ahlakıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren "mutmainne nefs" olur. Yani ALLÂH’ın varlığına itmînan hâsıl olmuş, ALLÂH’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.
Bundan sonraki Râdiye, Mardiye, Sâfiye denilen haller, bu itminanın sonucu olan hallerdir. Ayrı ayrı nefs hâlleri değildir, ayrı nefs idraki değildir, diyor bazı ehlullah.
"Levvame"deki benliğini anlayış farklı, "Mülhime"deki farklı ve "Mülhime"ye göre "Mutmainne" farklı; ama "Mutmainne"den sonrakinde artık temelde fark yok.
ALLÂH’ın ahlâkıyla ahlâklanma, durumu söz konusu.
Ama ALLÂH ahlâkıyla ne derecede ahlâklanabilirse, o derecede genişleme sözkonusu!.. ALLÂH’ı o ölçüde tanıyabilme söz konusu!..
O ana kadar, ALLÂH’ı tanıyabilme sözkonusu değil!.. O ana kadar, rabbını tanıma söz konusu!..
Ancak Mutmainne’de ALLÂH’ı tanıma, "isimleri yolu" ile açılıyor.
Artık o yolda ne kadar gidebilirse!..
Onun ötesindeki Râdiye ve Mardiye hâlleri diye anlatılan şeyse, Râdiye’de kendisinin isimler kaydından çıkması ve isimler mertebesinde kendini bulması; Mardiye’de sıfat mertebesiyle kendini bulması, hakiki benliğiyle kendini müşahede edebilmesi!.. Yani, Rabbı yönünden değil, Rahmâniyet yönünden kendini tanıması idraketmesi, diyerek Mardiye tarif ediliyor!
Sâfiye’nin hâlini zaten ne tarif edebiliriz ne konuşabiliriz!.. O Zât mertebesidir!Zât tecellisidir!.. Zât hakkında zaten konuşulmaz!.. Zât hakkında konuşulmadığına, anlaşılmadığına göre, onun tecellisi nasıl olur bu da konuşulamaz!Dolayısıyla Sâfiye hakkında söz etmek muhaldir!
Öyleyse esas olarak kendini bilmenin 3 derecesi var. Birincisi Levvame, ikincisi Mülhime, üçüncüsü Mutmainne halleri.
"Mutmainne"ye kadar olan biliş, rabbını tek olarak biliş Rabbını biliş neticesi. "Mülhime"de ilhamî hitaplar gelmeye başlıyor. Değişik ilhamlar arasında ilâhî olanlar da mevcut! İlâhi olan hitâbı almaya başlarsa, o zaman mutmainneye yönelmek zarureti hâsıl oluyor.
"Mülhime"de rabbanî hitaplardan ilâhi hitaplara yönelme durumu söz konusu! Ancak, ilâhi hitaplarda itminan, hâsıl olursa, o zaman işte "Mutmainne nefs" oluyor ve neticesinde de "Veliyullah" oluyor, yani "velisi ALLÂH" oluyor. ALLÂH’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlıyor!.. Ve "ALLÂH ehli" olma yolu açılıyor. "Ehlullah" olma yolu açılıyor.
Bu arada hemen şu önemli noktayı vurgulayalım:
Velâyet, ALLÂH’ı tanıma işidir. ALLÂH’ı tanımanın ise tek yolu "Vahdet" sırrına ermektir. Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak "vahdete" götüren basamaklardır.
Bunların neticesinde "Vahdet" oluşmuş ise, "veli"lik kapısı açılır!.. "Vahdet" sırrına erişmemiş veli olmaz!..
Tasavvuf bütünüyle "vahdet" sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten kendini bir birim olarak kabullenme hâlinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan ALLÂH bilinmez!.. ALLÂH, böylece bilinmeyince de "velilik" oluşmaz.
Halk, kişinin ameline, davranışına, sözüne bakarak, kendisinden ileride olana hemen "velilik" etiketini takıverir!..
Oysa gerçekten, o kişinin "veli" olabilmesi için, o kişide mutlaka "vahdet" sırrının yaşanmış olması ve "ALLÂH ahlâkıyla ahlâklanmış" olması ve bu yolla ALLÂH'ın bilinmiş olması mecburiyeti vardır.
Zaten daha "Mülhime"de bu husus kişiye açılmaya başlar. Mutmainnede de "Tevhid" tümüyle yaşanır.
"Tevhid"in "Vahdet"e dönüşmesi ise ancak "Mardiye"de hâsıl olur.
Evet bu gerçek velilere gelince...
AHMED HULÛSİ
1986

Hiç yorum yok: