UZAY VE ZAMAN İÇİNDE KESTİRME YOLLAR
Hiçbir şey veya kimse ışıktan daha hızlı olamaz," diyor Einstein'nın görelilik kuramı. Bir nesne ne kadar hızlıysa, kütlesi de o denli büyük olur ve ışık hızında nihayet sonsuza ulaşır. Ancak daha önce hiçbir insanın ulaşmadığı dünyalara yol almak isteyenler, kozmik hız sınırlarına bağlı kalamaz.
Uzay gemisi Atılgan ve takipçileri iki ayrı güç kaynağıyla donatılmış durumdalar. Nükleer füzyon (çekirdek birleşmesi) yöntemi, gemiye ışık hızının dörtte biriyle yarısı arasında bir hız sağlıyor. Daha yüksek bir hız gerekiyorsa, Uzay Yolu dünyasında ışık hızının birkaç katına çıkmayı sağlayan "Warp" teknolojisi kullanılıyor (üstteki kutuya bakınız). Bu teknoloji, maddenin antimadde ile tepkimesinden ortaya çıkan enerjiyi kullanıyor. Film yapımcıları burada doğru iz üzerindeydiler: Bilim adamları, Cenevre'deki çekirdek araştırma merkezi CERN'in büyük parçacık hızlandırıcısında ilk kez 1981 yılında antiproton üretmeyi başardılar. O ana kadar antimaddenin varlığı genel olarak tartışmalı bir konuydu. Madde ve antimadde birbirlerini karşılıklı yok ettiklerinde, hidrojen bombasının patlamasında açığa çıkan enerjinin yaklaşık 200 katı oluşuyor. Antimadde şimdiye kadar yalnızca çok kısa ömürlü elementer parçacıklar biçiminde üretildi.
ZAMAN İÇİNDE YOLCULUK
Dedeniz belki de paralel evrende yaşıyor
Einstein'ın ve Hawking'in uzay-zaman teorileri, bilimkurgu'nun gözde konularından biri için de zengin bir bilimsel arka planı oluşturuyor: Zaman yolculuğu. Gerçi hiçbir fizikçi somut olarak bir zaman makinesinin inşasıyla uğraşmıyor, ancak bilimin fildişi kulesinde zaman içinde yolculuklar konu ediliyor. Sadece burada adları başka: "Kapalı zaman benzeri yollar".
Fizik, paradoks durumlarında zaman içinde yolculuklara yardımcı olacak olanaklı yollar gösteriyor. Paradokslar, geçmişe müdahaleler yoluyla geleceğin değiştirilebileceği zaman oluşuyor bunun en tipik örneği, bir torunun geçmişe dönüp dedesini öldürmesi. Çekim gücünün kuantum teorisi ve "Çokluevren teorisi" bir çözüm sunuyor: Geçmişe her müdahale bir paralel evren üretiyor, zamanın akışı çatallanıyor. Kuramcıların değerlendirmesine göre gelecekten gelen davetsiz misafirlere karşı daha güvendeyiz, çünkü zaman makinesinin inşasından önceki geçmiş, onların modellerine göre gezilemez.
BİLGİSAYAR
Söz dinleyen bilgisayar
"Bilgisayar!" Uzay gemisi mürettebatından bîrinin ağzından çıkan bu sözcük, konuşma tanıma sistemini uyarıyor. Geminin bilgisayarı, bu sözcüğü bir ses girişinin izleyeceğini biliyor. Bu tip komutlarla bugün de bazı yazılımları başlatmak mümkün. Bunu takip eden şeyde ise kurgu ve gerçeklik arasında geniş bir uçurum var. Uzay gemilerinde yer alan kurgu ürünü bilgisayarlar doğal dilin her sözcüğünü hatasızca ayırt etmekle kalmıyor, tüm içeriği de anlıyor.
Bu noktaya gelinceye kadar uzun bir yol var Önümüzde. Bugünkü sistemler, en iyi durumda bile en fazla birkaç bin kavramla uğraşmalarını gerektiren sınırlanmış komut setleriyle güvenilir olarak çalışıyor. Oysa Stanley Kubrick'in Arthur C. Clarke'in eserinden çektiği 2001: Uzay Efsanesi filminde geminin bilgisayarı HAL dudakları bile okuyabiliyordu. Aslında bu da gerçeğe dönüşüyor: Intel birkaç ay önce bu işi başaran bir yazılım geliştirdiyse de, daha çok dil tanımayı desteklemek için kullanılıyor ve HAL'in yetenekleriyle karşılaştırılacak gibi değil.
Ses ve konuşma tanıma, otomatik pilot ve otomatik yön bulma sistemleri çoktan gündelik yaşamın bir parçası oldu bile. Yapay zeka uzmanları, bu sistemlerin performansının yükseleceği konusunda kendilerine güveniyorlar. Yaşanan coşku dolu aşamalardan sonra, ilerlemelerin başlangıçta varsayılandan daha yavaş gerçekleşeceği de kabul ediliyor.
Bilgisayarlardaki gelişme, gelecek vizyonları tasarlamak konusunda bilimkurgu yazarlarının ekmeğine yağ sürüyor. Mevcut teknolojinin sınırlan, gelecek nesil bilgisayarlar gibi, ortada. Bugünkü bilgisayarların hesaplama performanslarıyla bu alanda hızla sınırlara ulaşılıyor. Hayallerin gerçek olması için alternatif bilgisayar teknolojileri üzerinde çalışılıyor. Teorik olarak çok sayıda işlemi paralel olarak yürütme olanağına sahip kuantum bilgisayarlarının şansı yüksek.
Neredeyse bugün gibi: Kaptan Jean-Luc Picard düz ekran ve Tablet PC ile.
Bilimkurgularda yer alan uzay gemileri gerçekten zamanlarının çok önünde. İleri görüşlü bir veri taşıyıcı bu dizilerden çıkıp gerçeğe dönüştü. Mr. Spock'm Atılgan'da kullandığı bilgisayar diskleri, günümüzdeki 3,5 inçlik disketlere çarpıcı bir biçimde benziyordu, üstelik de bu disketlerin ortaya çıkışından neredeyse on beş sene önce.
Daha sonraki dizilerde bazen ticari çıkarlar ileriye dönük görüşlerin önüne geçiyor. Kaptan Picard'm 300 yıl sonra da hala bugünkü Tablet PClerle çalıştığına kim inanır? Bu, olsa olsa ustaca bir ürün yerleştirme stratejisinin sonucu olabilir.
Borda bilgisayarı: Uzay gemilerindeki bilgisayarların yapamadığı şey yok gibi. Dev veritabanlanna sahipler, galaksiler ötesi ağ oluşturuyor ve kullanıcıyla mükemmel iletişim kuruyorlar.
Bir Zaman Hattından Diğerine Geçiş
Önce, size zamanın doğası hakkında bazı perspektifler sunmak istiyorum. ZAMAN FREKANSIN BİR İŞLEVİDİR. Tıpkı müzikteki bir akorun birkaç tonu içerebilmesi gibi, evren de çok boyutlu bir yapıdır, her boyut belli bir frekans ya da yoğunluk derecesi tarafindan karakterize edilir. (Bu konuda genis bilgi Ra bilgilerinde bulunabilir.) Sizin zaman deneyiminiz, yoğunluk derecesi deneyiminize göre değişir. 3-B (üç boyut) frekansında siz halen Değişim'in öncesini deneyimliyorsunuz, zamanınız lineer ve birbirinden ayrı bir geçmiş ve gelecek "şimdiki zaman" denen ''şimdi zamanında'' üst üste geliyor. Üçüncü boyut realitesinde şimdiki zaman küçük bir andır. Daha yüksek yoğunluk frekanslarında şimdi zamanı duygunuz çok genişler, geçmiş ile gelecek arasındaki ayrılığı ortadan kaldırır ve şimdiki zamanı, dolayısıyla mevcudiyeti daha büyük ölçüde deneyimlemenizi sağlar.
Çağlar boyunca şamanlar, mistikler, peygamberler ve meditatorler geçmiş ile gelecek arasındaki bu ayrılığı yok etmeyi öğrenmiş, diğer boyutlara yolculuk yapmış, sonra tekrar gerçek dünya dediğiniz dünyaya dönmüşlerdir. Avustralya'nın Aborijinleri gibi yerli halklar dünyalar arasında nasıl yaşayacaklarını bilecek kadar akışkandılar, onlar "rüya zamanı" dedikleri şeyi asıl realiteleri olarak yaşarlardı. Eski zamanların tüm bu yolcuları dünyalar arasında yolculuk yaparken hem gelecekteki olayların vizyonlarını görebilir, hem de akaşik kayıtlara girerek geçmişe erişebilirlerdi.
Ancak, Dünya tarihinde çok az kişi geçmiş ya da gelecekteki olaylara gerçekten katılabilecek ya da onları değiştirebilecek kadar 3-B zaman-hattından ayrılabilmiştir. Bunun böyle bir girişimin karmaşıklığıyla ve ayrıca bir özgür irade evrenindeki ortak bilinçle ilgili nedenleri vardır. Belli bir zaman çerçevesine katılma eylemi tüm o zaman akışında bir değişim sağlar. Biz sizin şimdiki zamanınız olan geçmişe girdiğimizde, sizin şimdiki zaman hatlarınızla kesişen paralel zaman hatlar yaratır, ortak bilincinizin içinden seçebileceği yeni olasılıkların tohumlarını ekeriz.
Önünüzde uzanan Değişim'in doğasından ötürü, bu zamanda aleminizde birçok zaman yolcusu vardır. Bunlar genelde geçmişteki bir kimlikleriyle birleşmekte, bazıları ise bir zaman hattından bir başka zaman-hattına (gelecekten şimdiye) aktarılmış bedenlerle enkarne olmakta, yani bu boyutta fiziksel olarak tezahür etmektedirler. Eğer bizim kritik zamanlardaki müdahalemiz olmasa, gezegeniniz bugün yok olmuş olurdu. İşte Edgar Cayce'in, Nostradamus'un, ve bazı kadim kutsal kitapların kıyamet günü kehanetlerinin gerçekleşmemiş olmasının nedenlerinden biri de budur.
Peki, biz zaman akışını değiştirerek ortak özgür iradenize ve karmik seçimlerinize müdahale etmiş olmuyor muyuz? Lütfen şunu anlayın ki biz zaman yolcularının birçoğu, SİZİN BENLİKLERİNİZİN GELECEKTEKİ VECHELERİYİZ ve sizin yapmış olduğunuz çağrılara karşılık veriyoruz. Siz bizi YÜKSEK BENLİKLERİNİZİN VECHELERİ olarak adlandırabilirsiniz, ki biz size göre daha yüksek frekanslı bir boyutta bulunduğumuzdan bu doğru bir bildirim olur. Bu zamanda Dünya'nın ortak bilinci daha yüksek bir yardımı çağırıyor ve biz bu çağrıya verilen karşılığın bir parçasıyız.
Bu zamanda dünyanıza zaman yolculuğu yapabilmemizin bir başka nedeni de devletinizin yaptığı Philedelphia Deneyi gibi bazı deneylerin sonucunda belli zaman kapılarının açılmış olmasıdır. Böyle deneylerin asıl nedenleri biraz sorgulanabilir nedenlerdi, ama gerçek şu ki bu zaman kapılarının açılmasıyla, 4. boyutun önündeki perdeler incelerek, diğer dünya ve boyutlardan dünyanıza yapılan ziyaretleri ve tüm gezegeninizin 4. boyuta geçişini de kolaylaştırmaktadır!
Deney
Daha önceleri katılımcı zaman yolculuğunun mümkün olmamasının birkaç nedeni vardı. En yüksek mistiklerinizin ve bilim adamlarınızın bu girişimde sınırlı başarı elde etmiş olmalarının bir başka nedeni 3. boyutunuzun doğasıdır. ZAMANDA BAĞIMSIZ OLARAK YOLCULUK YAPABİLMEK İÇİN EN AZINDAN BEŞİNCİ BOYUTTA BULUNMANIZ GEREKİR. Aynı zamanda, şimdi anınızın sonsuz çeşitlilikte paralel boyutlar içindeki çok uzun bir lineer zamanı kucaklayabileceği kadar geniş bir perspektifte köklenmeniz gerekir. Tarihinizde az sayıda bazı yükselmiş üstatlar bunu başardı. Ancak, sizler insan olarak bunu başarma yolundasınız.
21. yüzyılın bu dönemi sizin için yaşanacak heyecan verici bir zamandır. Siz hep birlikte yaşayacağınız huşu verici bir olayın eşiğindesiniz. Çok uzun zaman önce bildirilen ve sadece Dünya'nın şamanları ve peygamberleri tarafından değil, sonsuz galaksiler boyunca da beklenen bir "doğuma" bir "çağların değişimine" tanık oluyorsunuz. İleride anlayacağınız nedenlerle, şimdi Dünya üzerinde vuku bulan şey tüm yaratılış boyunca bir dalgalanma etkisi yaratmaktadır. TÜM EVRENLERDE YEPYENİ BİR TEKAMÜL DEVRESİ BAŞLAMAKTADIR ve Dünya denen bu küçük gezegenin bunda oynayacağı anahtar bir rol vardır ve işte bu yüzden bu zamanda sizi geniş bir izleyici topluluğu izlemektedir. Bu, Yaradılış'taki en yüksek varlıkların bazılarının Dünya'da enkarne olmalarını, çok farklı yasam formlarının ve soyların hepsinin büyük bir birleşme deneyi için fiziksel boyutta enkarne olmalarıyla ilgilidir.
Birlik bilincini deneyimlemiş olanlarınız daha yüksek boyutlarda Birliği deneyimlemenin büyük bir çabayı gerektirmediğini bilirsiniz. Burada, sonsuz farklılığa ve dualite bilincine sahip 3-B Dünya'sında bu, bir cesaret, kararlılık ve adanış sınavı haline gelir. Sizin şu anda bu fiziksel boyutta Tanrı bilincinin en ileri durumu olduğunuzu öğrenmek sizi şaşırtır mıydı? Eğer Dünya fiziksel bir (3. ya da 4.) boyutta farklılık içinde birliği deneyimleyebilirse, tüm Evren tekrar Tanrı Zihnine geri dönüşü içeren nefes alış devresine başlarken Tanrı Kalbi'nin faaliyetini çok genişletecektir.
Bir Noktada Birleşme
Evet, gezegensel doğumunuzda devreler içinde devreler içinde devreler sarmalanmıştır. Siz sadece bir binyılın sonunda değil, aynı zamanda 2160 yıllık Balık Burcu Çağı'nın da sonundasınız. Girdiğiniz Kova Burcu çağı sadece başka bir çağı, ekinoksların presesyonu olarak bilinen 26,000 yıllık bir devrenin de başlangıcıdır. 26.000 binyıl süren Presesyonel Yıl esnasında siz iki kere -ki biri Kova Burcu Çağı'nın başlangıcıdır- galaktik merkezden yayılan yüksek titreşimli bir ışık akımının etkisine girersiniz ve bu sizi Tanrı Zihni ile daha büyük bir eşzamanlılığa sokar.
Aynı şekilde, Galaktik Güneşiniz de galaksiler boyunca çizdiği sarmalı tamamlıyor; Hindu kutsal metinlerinde "Tanrı'nın nefes alışı" olarak tanımlanan ana yaklaşıyor. Bu noktaya dek, Yaradılış'ın mevcut devresindeki her şey "Tanrı'nın nefes verişinin" bir ifadesi olmuştur. Şimdi geri dönüş zamanıdır, bu tüm evrenlerdeki tüm boyutlardaki her şeyin daha yüksek bir Birlik oktavına doğru geri sarılacağı bir zamandır. Bu otomobillerinizdeki 9999'dan sonra sıfıra dönen kilometre sayacı gibidir
Siz bu Sıfır Noktasını Dünya üzerinde meydana gelen ve Bir'liğe geri dönüş yolculuğunda tüm bu büyük devreler ile Yaradılış'ın tüm boyutlarını birbirine bağlayan bir birleşme noktası olarak düşünebilirsiniz. Kova Burcu Çağının başlangıcı, bir Presesyonel Yılın başlangıcı, Galaktik Devre'nin başlangıcı, ve Yaradan'ın Nefes Alışının başlangıcı, hepsi bir noktada birleşmektedir.
Bu ne anlama gelir? Bu Sıfır Noktası'nın benzersiz doğasından ötürü, Dünya Yaradan ile Yaradılışın bir olduğu kozmik bir doğum anının eşiğinde bulunmaktadır. Boyutlar arasındaki perdeler Yaradan bilincinin Dünyada bedenlenmiş tüm varlıkların kalplerine ve zihinlerine ve yansımayla tüm evrenlere sessizce girebileceği kadar uzun bir zaman ya da zamanın dışındaki bir an boyunca kalkmak üzeredir. Bu zamansızlık anında, sanki tüm Yaradılış, Yaradan ile birlikte nefesini tutacak ve sonra ebediyen Tanrı Ruhu ile dolacaktır.
Herhangi bir yaşam formunun titreşim frekansı onun Ruha bağlılığıyla ilgilidir. Ruhla dolma anında, gezegendeki tüm varlıkların frekansı tek bir olağanüstü uyanış sarsıntısıyla yükselecektir. Ve zaman ile boyut da frekansla ilgili olduğundan, BİRDEN VE TOPLU OLARAK 4. BOYUTA GECECEKSİNİZ. 5. boyuta toplu geçiş henüz bir zaman alacağından, bazılarınız 4. boyutu geçip, 5. hatta 6. boyutsal frekanslara girdiğinizi ve böylece tam yükseliş hakimiyetini deneyimlediğinizi görebilirsiniz. Bu şekilde ben, Windrider, Değişimden sonra kendimi 6-B'de bulduğumda, 4. boyutsal bedenimi birleşik ışıkta eritmeyi seçtim ve birçok zaman ve boyuta geçebilme yeteneğini kullanmaya başladım.
İki Akış
Şimdi halen önünüzde uzanan iki olasılık akışından söz etmek istiyorum :
Büyük Değişim kaçınılmazdır. O sizin geleceğinizin tüm olası zaman hatlarında bir kesinliktir. Ancak, Kozmik Doğum anında tam olarak ne olacağı henüz belirlenmemiştir ve bu tamamen o andaki ortak bilince bağlı olacaktır.
Benim ve geleceğinizden gelen diğer üstatların aranızdaki mevcudiyeti insanlığın belli bir oranının bu Değişimi başarıyla gerçekleştirdiğini gösterir ama bu oranın ne olduğunu göstermez. Bu oran sürekli olarak değişir ve bizim dileğimiz bu oranın mümkün olan en büyük sayıda varlığı içermesidir.
Bu zamanda iki olası senaryo vardır: Biri, Sıfır Noktası anında bu gezegendeki tüm varlıkların 4. boyuta geçmeleridir. Bu en iyi durum senaryosudur. Diğerine göre, dünyalar birbirinden ayrılacaktır; 4-B ve 5-B'ye geçmeye hazır olanlar bunu yapacak, buna hazır olmayanlar ise karmalarını paralel bir Dünya'da sergilemek üzere 3-B'de kalacaklar ve bu dünya muhtemelen doğal felaketler sonucu yok olacaktır.
3. olasılık ve en kötü durum senaryosu tüm gezegeninizin ve onun tüm zaman hatlarının büyük bir doğal felaket sonucunda yok olmasıdır. Sizin zamanınızdan yirmi yıl öncesine dek bu yüksek bir olasılıktı. Şimdi ben, tüm yükselmiş üstatlar adına, BUNU ÖNLEYECEK BİLİNÇ DEĞİŞİMİNİ GERÇEKLEŞTİRMİŞ OLDUĞUNUZ için sizi kutlarım! Şu anda Dünya'da büyük bir ışık taşınmaktadır. İşte bu yüzden, birçok paralel zaman-hattını içeren 2. senaryodan tüm gezegenin boyut değiştirmesini içeren en iyi durum senaryosuna geçmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Ayrıca bu yüzden, Sıfır Noktası'nın gelişi tüm insanlığa bu Değişimi yapma fırsatı vermek için mümkün olduğunca ertelenmiştir.
Kadim kehanetlerinizin birçoğu 2. olasılık akışından söz eder, çünkü bu o zamanlar hayal edilen en umut verici senaryo olarak görünüyordu. İsa, tarlada çalışan iki adamın kendinden geçeceğinden, birinin alınıp diğerinin geride bırakılacağından söz etmişti. Hıristiyan, Müslüman ve Musevi kutsal kitapları, doğru yolda olanların ödüllendirilip, yanlış yolda olanların cezalandırılacağı bir hüküm günü imajlarıyla doludur.
Bu çağda da ilk senaryoyu yansıtan teoriler vardır. Hem biyolojik hem de ruhsal tekamülün uygun bir tarifi olan "yüzüncü maymun" öyküsü bunun bir örneğidir. Yeterli sayıda varlık yeni bir paradigmayı hayal ettiğinde ve uyguladığında ilahi inayet yasasının devreye girdiği ve geriye kalan maymunların ya da insanların da ayrı paradigmaya sokuldukları daima doğrudur.
Meydan Okuma
Kitle bilincinin, ikinciden birinci olasılık akışına geçmesi için ne olması gerekir? İkinci senaryo karma'ya, birinci senaryo ise ilahi inayete dayanır. İnayet yasası, karma yasasının daha yüksek bir oktavıdır. Ve bunun için ortak gölgelerinizi olduğu gibi, kişisel gölgelerinizi de anlayıp tam olarak kucaklamanız gerekir. Üstat İsa, durmaksızın bağışlamaktan söz ederken, bununla onların eylemlerine göz yummayı değil, sizin hem gölge, hem de ışık olduğunuzu ve bağışlamanın size ilahi bir simya uygulayarak gölge ile ışığı Bir'lik deneyimi içinde birleştirme fırsatı verdiğini kastediyordu. O, "Komşunu kendin gibi sev" demişti, çünkü gerçekten de siz bir ve aynısınız.
Uyanmış insanlığın sınavı şudur: Bu genişlemiş anlamda BAĞIŞLAMA VE SEVGİ ELİNİ CEHALET VE KARANLIK İÇİNDEKİ KARDEŞLERİNİZE UZATABİLİR MİSİNİZ? Bu şefkatten kaynaklanan bir bağışlamadır; bu komşunuzu, kendinizi, karanlık efendileri, güç tacirlerini, gizli hükümetleri, illuminati'yi, sürüngenimsileri, grileri, annunaki'yi ya da sizin kendi düşman versiyonunuz her neyse onu kucaklayan bir bağışlamadır.
Bunu yapabildiğinizde, inayet yasasını harekete geçer ve kutuplaşmış bir çatışma sona ererek, tam bir gezegensel uyanışa kapı açar. Bu, Tanrı'nın nefes alışında hiç kimsenin geride bırakılmamasını sağlar. Bu en iyi durum senaryosudur ve ben bunu bir kez daha tohumlamak için zamanınıza geri geldim.
O inançla başlar ve bunu arzu ile niyet izler. 4. boyuta ve onun da ötesine hep birlikte yumuşak ve acısız bir geçişi deneyimlemenin mümkün olduğunu bilin. Bu büyük simyada Tanrı'nın temsilcileri olabilirsiniz. Siz doğal felaketler sonucu yok oluşu içeren 3. olasılığı önleyerek bunu zaten kanıtladınız. Şimdi ayrılıyor ve sizi sevgi ve inayetle bırakıyorum. Önünüzde uzanan bu derin fırsat için büyük bir yardım gördüğünüzü bilin. Yükselmiş üstatlardan, ışık kardeşliğinden, meleklerden, Elohim'den, yunus ve balinalardan yardım isteyin. Avatarlar'dan, ermişlerden, yıldız uluslarından, yüksek benliklerinizden, Mesih'ten, Tanrı dediğiniz Büyük Ruh'tan yardım isteyin. Ve bizden, gelecekteki benliklerinizden yardım isteyin. Siz yalnız değilsiniz ve biz ayrı değiliz !
PHILADELPHIA DENEYİ!!!
Uygulama, Philadelphia limanındaki, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.
Tarih: 28 Ekim 1943'dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CW gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç arttırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladığında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur.
Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, deminin askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.
Deney amacına ulaşmıştır. Ancak, deneyden hemen sonra, gemideki personelin bir kısmının tamamen kaybolduğu; geriye kalanların ise, psişik yeteneklerinin çok güçlenmiş olduğu saptanır. Bazıları, deneyde kazandıkları görünmeme yeteneğini, daha sonra günlük yaşamlarında da sürdürürler. Evlerinde otururken, sokakta yürürken, herhangi bir zamanda, diğer insanların şaşkın bakışları arasında kaybolup, sonra yeniden ortaya çıktıkları görülür. Kiminin vücutları kısmen görünmez olur. Liman yakınlarındaki bir barda çıkan kavgada, denizcilerden bir kısmının bir görünüp, bir kayboldukları garsonlar tarafından hayretle izlenir. Bir diğerinin, ailesinin gözleri önünde, evinin duvarları içinden geçtiği görülür.
Bazıları ise, donup kalmakta; yani heykel gibi kaskatı kesilmektedir.
Bu donmalar, bazen bir kaç saniye, bazen saatlerce sürmektedir. Smith adındaki bir denizcinin donuşu ise 200 gün sürmüştür. Yemeden, içmeden, nefes almadan bu kadar uzun süre donup kalan Smith, kendine geldiğinde, bu süreyi 5 saniye gibi hissettiğini ve bu süre içinde elinde olmadan uzayda gezindiğini ve Dünya'yı dışardan seyrettiğini ifade etmiştir. Donan kişiler, kendi iradeleri ile hareket edememekte, yakınlarındaki kişilerin onlara dokunarak topraklamaları gerekmektedir. Daha sonra, hepsi, bu donma anında, kendilerinin çekimsiz olarak serbestçe yükselip, uzayda gezebildiklerini ifade etmişlerdir. Kaybolan denizciler de, 'Birden kendimizi, bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz, sonra tekrar kaybolduğumuz yerde ortaya çıkıyoruz' demişlerdir.Denizcilerin doğru söylediği, acı bir gerçekle anlaşılır: Bir gün, üzerinde pusula bulunduran bir tayfa birdenbire donup kaldığında, arkadaşları ona dokunarak topraklamak isterler.
Dokundukları anda, tayfa birden alev alır ve o kadar şiddetli yanar ki, geride hiç bir iz ve kül bırakmaz. Sadece bulunduğu zeminin kömürleşmiş oluşu, tayfanın yandığını göstermektedir .(Bu şekilde, dört denizcinin yandığı kaydedilmiştir).Philadelphia Deneyi, sonraki yıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri'nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.
ABD Deniz Kuvvetleri'nin çok gizli 'Inter Services Code-Work Index'inde yer alan Rainbow' kod adının, Philadelphia Deneyi'ne ait olduğu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda Project Rainbow' (Gökkuşağı Projesi) adıyla geçtiği, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin ‘The Philadelphia Experiment: Project Invisibility' (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer'in 'The Philadelphia Experiment from A to Z' (A'dan Z'ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir.
Ayrıca, deneyin, Philadelphia'da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.
Bazı kaynaklarca deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafından, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri'nde yapıldığı, Tesla'nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldığı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Ağustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldığı ileri sürülmüştür. Tesla'nın, deneyin Gemi personeline zarar vereceği gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.
Bazı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir :
"22 Haziran 1943 sabahı 9.00'da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizinönünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettik. Hemen gemiye yanaştık.İlk önce, gemi personelinin çoğunun geminin yanlarından arkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı.
Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezliğine ulaştı; akabinde geminin donanımı değiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943'de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı.
Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulunduğu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia'ya millerce uzaktaki Norfolk'da ortaya çıktığı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia'da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde sıkışarak kalmış olmalarıydı.
Bu feci bir olaydı. Birisikurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti.Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı."
Araştırmacı yazar C. F. Berlitz, 'Without A Trace' (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup'un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptığı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz'in, Philadelphia Deneyi'nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine şu cevabı vermiştir:
"Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu.Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir değişmedir. Yani, Dünya'lar içinde başka Dünya'lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceğinden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir.
Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir."
Aytug A. Senturk:
<< ... Mesela Naziler'in UFO geliştirdiklerinden ve bunun dünya dışı kaynaklı olduğundan kaçınızın haberi var, daha geçenlerde National Geographic'te bir belgesel yayınlandı bu konuya ilişkin, tekrar yayınlanabilir. Naziler'in insanlar üzerinde deneyler yaptıkları biliniyor ancak iyi bilinmeyen bunların niteliği ve derinliği. Naziler okült kaynaklı bir örgütlenmedir ve Thule Örgütü tarafından organize edilmişlerdir, merak edenler Aytunc Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabına bakabilir. Savaşı kaybetmiş olmaları herhangi bir şeyi kanıtlamıyor. Phoenix Projesi, bu Vietnam'daki Phoenix değil nam-ı diğer Montauk Projesi'dir ki Türkçe'de kaynak yok bu konuda, bu Philadelphia Deneyi’nin uzantısı olarak uzay-zaman manipulasyonu üzerindeki son derece tehlikeli çalışmaları içerir. Geri kalan konularda ister inanılır ister inanılmaz kişisel görüş ve deneyimlerimle ilgilidir ve katılanlar kadar katılmayanlar olabilir saygı duyarım. >>
Uygulama, Philadelphia limanındaki, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.
Tarih: 28 Ekim 1943'dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CW gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç arttırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladığında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur.
Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, deminin askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.
Deney amacına ulaşmıştır. Ancak, deneyden hemen sonra, gemideki personelin bir kısmının tamamen kaybolduğu; geriye kalanların ise, psişik yeteneklerinin çok güçlenmiş olduğu saptanır. Bazıları, deneyde kazandıkları görünmeme yeteneğini, daha sonra günlük yaşamlarında da sürdürürler. Evlerinde otururken, sokakta yürürken, herhangi bir zamanda, diğer insanların şaşkın bakışları arasında kaybolup, sonra yeniden ortaya çıktıkları görülür. Kiminin vücutları kısmen görünmez olur. Liman yakınlarındaki bir barda çıkan kavgada, denizcilerden bir kısmının bir görünüp, bir kayboldukları garsonlar tarafından hayretle izlenir. Bir diğerinin, ailesinin gözleri önünde, evinin duvarları içinden geçtiği görülür.
Bazıları ise, donup kalmakta; yani heykel gibi kaskatı kesilmektedir.
Bu donmalar, bazen bir kaç saniye, bazen saatlerce sürmektedir. Smith adındaki bir denizcinin donuşu ise 200 gün sürmüştür. Yemeden, içmeden, nefes almadan bu kadar uzun süre donup kalan Smith, kendine geldiğinde, bu süreyi 5 saniye gibi hissettiğini ve bu süre içinde elinde olmadan uzayda gezindiğini ve Dünya'yı dışardan seyrettiğini ifade etmiştir. Donan kişiler, kendi iradeleri ile hareket edememekte, yakınlarındaki kişilerin onlara dokunarak topraklamaları gerekmektedir. Daha sonra, hepsi, bu donma anında, kendilerinin çekimsiz olarak serbestçe yükselip, uzayda gezebildiklerini ifade etmişlerdir. Kaybolan denizciler de, 'Birden kendimizi, bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz, sonra tekrar kaybolduğumuz yerde ortaya çıkıyoruz' demişlerdir.Denizcilerin doğru söylediği, acı bir gerçekle anlaşılır: Bir gün, üzerinde pusula bulunduran bir tayfa birdenbire donup kaldığında, arkadaşları ona dokunarak topraklamak isterler.
Dokundukları anda, tayfa birden alev alır ve o kadar şiddetli yanar ki, geride hiç bir iz ve kül bırakmaz. Sadece bulunduğu zeminin kömürleşmiş oluşu, tayfanın yandığını göstermektedir .(Bu şekilde, dört denizcinin yandığı kaydedilmiştir).Philadelphia Deneyi, sonraki yıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri'nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.
ABD Deniz Kuvvetleri'nin çok gizli 'Inter Services Code-Work Index'inde yer alan Rainbow' kod adının, Philadelphia Deneyi'ne ait olduğu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda Project Rainbow' (Gökkuşağı Projesi) adıyla geçtiği, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin ‘The Philadelphia Experiment: Project Invisibility' (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer'in 'The Philadelphia Experiment from A to Z' (A'dan Z'ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir.
Ayrıca, deneyin, Philadelphia'da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.
Bazı kaynaklarca deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafından, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri'nde yapıldığı, Tesla'nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldığı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Ağustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldığı ileri sürülmüştür. Tesla'nın, deneyin Gemi personeline zarar vereceği gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.
Bazı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir :
"22 Haziran 1943 sabahı 9.00'da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizinönünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettik. Hemen gemiye yanaştık.İlk önce, gemi personelinin çoğunun geminin yanlarından arkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı.
Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezliğine ulaştı; akabinde geminin donanımı değiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943'de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı.
Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulunduğu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia'ya millerce uzaktaki Norfolk'da ortaya çıktığı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia'da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde sıkışarak kalmış olmalarıydı.
Bu feci bir olaydı. Birisikurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti.Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı."
Araştırmacı yazar C. F. Berlitz, 'Without A Trace' (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup'un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptığı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz'in, Philadelphia Deneyi'nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine şu cevabı vermiştir:
"Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu.Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir değişmedir. Yani, Dünya'lar içinde başka Dünya'lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceğinden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir.
Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir."
Aytug A. Senturk:
<< ... Mesela Naziler'in UFO geliştirdiklerinden ve bunun dünya dışı kaynaklı olduğundan kaçınızın haberi var, daha geçenlerde National Geographic'te bir belgesel yayınlandı bu konuya ilişkin, tekrar yayınlanabilir. Naziler'in insanlar üzerinde deneyler yaptıkları biliniyor ancak iyi bilinmeyen bunların niteliği ve derinliği. Naziler okült kaynaklı bir örgütlenmedir ve Thule Örgütü tarafından organize edilmişlerdir, merak edenler Aytunc Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabına bakabilir. Savaşı kaybetmiş olmaları herhangi bir şeyi kanıtlamıyor. Phoenix Projesi, bu Vietnam'daki Phoenix değil nam-ı diğer Montauk Projesi'dir ki Türkçe'de kaynak yok bu konuda, bu Philadelphia Deneyi’nin uzantısı olarak uzay-zaman manipulasyonu üzerindeki son derece tehlikeli çalışmaları içerir. Geri kalan konularda ister inanılır ister inanılmaz kişisel görüş ve deneyimlerimle ilgilidir ve katılanlar kadar katılmayanlar olabilir saygı duyarım. >>
Hawking'in Sanal Zaman Çalışması
Hawking big bang teorisinin oluşmasında kuramsal olarak en fazla faydası olan bilim adamlarından birisidir. Konu hakkında çalışmaya devam ederek sanal zaman fikrini ortaya attı. Bu matematiksel olarak kolaylık sağlayan karekökü -1 olan sanal bir zaman ifadesiydi.
Matematiksel olarak normal zaman kullandığımızda big bang teorisine uygun genişleyen bir evren modeliyle karşılaşıyoruz. Sanal zaman kullanırsak bir başlangıç anını içermeyen sonlu ama tamamen sınırsız bir evrenle karşılaşıyoruz. Hawking'in çalışmalarındaki ilginç nokta ise gerçek zaman diye adlandırdığımız, bizim algıladığımız zaman kavramının gerçek olmadığını sadece bizim algılarımızın sonucu olduğu, bir değer ifade eden esas gerçek zamanın matematiksel ifadelerde kullandığımız sanal zamanın olduğunu iddia etmesidir. Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Herşeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde bulunduğu fantastik bir "hiper uzay" ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor. Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebiliyor: Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler. Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar.
şu sıralarda, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır. İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik bilimleri merkez'nde profosör olarak görev yapıyor. "Amyotrafik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyat ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığı ile iletişim kuruluyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin varoluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi" nin (Theory of Everithing) formülünü oluşturmayı başardı ve "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (Magic, misterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (Bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir. Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Bu sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler..
Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar? Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Görülebilir evrenlerimiz dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var. Eğer Hawking haklıysa daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hawkingin geliştirdiği formül, makroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor? Bilim Olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışında dahil hiçbirşey çekim alanından kurtulamıyor.
Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, "tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikayesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor. Bilim adamları, bir "tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar. Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'un 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı. Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: 1- Elektromanyetik Kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor) 2- Güçlü Kuvvet (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) 3- Zayıf Kuvvet ( radyoaktif parçalanmayı sağlıyor) 4- Kütle çekimi. Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan Kütle Çekimi, bir türlü "Herşeyin Teorisi"ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, "hiçlik"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı.
Araştırmacıların, "teklik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuvantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başarmıyorlardı. "Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu. 80 li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwars ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atom altı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10-33 cm. uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinen arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekimin kuvantum teorisi"ni geliştirdi. Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adı veriliyor ve kısaltılmış şekli olan "bran" kullanılıyor. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlar. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı. Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar.
Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut. M-teorisine göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, branların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç bir birilerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb.. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de "hiper uzay"da süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte birşey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni branlar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara "kuvantum fluktuasyonu" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor. Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlarla ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawking'e göre bu soruların yanıt evet! Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.
Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığımız ve parçalardan birini ışık altında incelediğimiz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kahinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır. Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, "Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hala yaşadığı paralel evrenler olabilir" diyor. Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında evrenin formülüne ulaşmış olacaklarını ve kaçınılmaz olarak bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor. Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebilir. Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim Kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden daha zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler.
Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar. Son kozmolojik teorilere göre, içinde yaşadığımız evren, daha yüksek boyutlu başka bir evren içinde süzülen çok sayıda evrenlerden bir tanesi olabilir. Ancak, diğer evrenlere ulaşamıyoruz ve "hiper uzay"ı aşma ise olanaksız. Kara delikler, gökadalar gibi yoğun kütleli cisimler, gravitonları çekiyorlar. Gravitonların, yutan tuzakların çevresinde, halka biçimli bir bulut halinde toplanarak kara maddeyi oluşturduğu tahmin ediliyor. Komşu evrenlerdeki gökadalar da hiper uzayla birbirlerinden ayrılsalar bile, üst üste gelecek şekilde konumlanabilir ve "çekim kuvveti gölgeleri"nden oluşan bir dünya yaratabilirler. · Hawking'e göre, bizler üç boyutlu bir membran'da (aşağıda) yaşıyoruz. Yakınında, daha yüksek boyuta ait ikinci bir membran daha var. Her ikisi de çekim kuvveti etkisiyle birbirini etkiliyor. Evrenimizde bulunan çekim kuvveti, daha yüksek boyutlu evrenlere kadar ulaşabiliyor. Böylece, ortada gerçek bir kütle olmamakla birlikte, gezegenler, bir çekim kuvveti merkez çevresinde turlayabiliyorlar. Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor. Hawking, biz insanların, başka bir evrende yaşayan varlıkların ürettiği holografik yansımalar olabileceğimizi belirtiyor. Holografi yöntemiyle üç boyutlu nesneler, iki boyutlu zeminlere, yani hologramların içine kodlanabiliyor. Hawking, yüksek boyuttaki bilgilerin, düşük boyutlu ortamlara kodlanması ilkesini bütün evrene uyarlıyor ve diyor ki: "Dünyamız, dünya dışı yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu olabilir." · Stephen Hawking, kara deliklerin çevrelerinde, enerji yayan parçacıklar oluşabileceğine işaret edinceye kadar, bilim adamları buradaki çekim kuvvetinden ışığın bile kaçamayacağına inanıyorlardı. Newton'un teorisine göre zaman, geçmişte ve gelecekte sonsuzluğa kadar uzanan bir tren rayı gibi, uzaydan bağımsızdı. Einstein'in teorisine göre ise zaman ve uzay birbirine bağımlı. Zaman dahil edilmediği taktirde uzay bükülmez. Ayrıca Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan "solucan delikler"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor. Yalnız değiliz: Hiçlikten, sürekli yeni evrenler doğuyor. Bazıları kendi içinde çöküyor, diğerleri sürekli genişliyor. Daha başkaları, bu iki durumun arasında kritik bir konuma sahip. Bazı evrenlerin, zeki yaşam biçimlerini barındırabileceği tahmin ediliyor. Bizim evrenimiz genişleme evresinde.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder