31 Ağustos 2011 Çarşamba

ÂLEMDE ALLÂH'I SEYİR

 
ALLÂH hakkında
ÂLEMDE ALLÂH'I SEYİR
ALLÂH’ı seyir bâbında..
"ALLÂH’ın Zâtını tefekkür etmeyiniz" emrince Zâtı hakkında bir şey söyleyemiyoruz!..Fakat ALLÂH’ın vasıfları sadedinde "hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar" vasıfları ile muttasıf bir varlık olduğunu idrak edebiliyoruz.
Bu yedi vasıf, tabii olarak bir sekizinciyi tanıtıyor...
Bu sekizinci vasıf , "Tekvin" sıfatı oluyor!..
"Tekvin"; kevne getirme, kevni meydana getirme mânâlarına anlaşılıyor..
Yani Hay olan, ilmi olan, bu ilmini iradesi , dileği istikametinde fiile döken varlık; bu sıfatların sonucu olarak tekvin sıfatı ile de muttasıftır.
Bu "Tekvin" sıfatını bazıları yaratma diye tercüme ediyorlar. Kevni meydana getirme!..Varlığı meydana getirme...Ancak bu kevni meydana getiriş, muhakkak ki rastgele olmayacak, dışardan alma olmayacak; kendinden olacak!..
Mâdem ki kendinden gayrı bir varlık yoktur!..Kendinden gayrı bir varlık olmaması hasebiyle tekvin olayı , kendinden meydana gelecektir!..
Kendisi bir fiil ortaya koyacak,bu ortaya koyduğu fiil de muhakkak ki bir mânâ taşıyacak...
Şimdi dikkat edin buraya…
Şu vasıflarla muttasıf olan Zât, herhangi bir fiilî ortaya koyacak...Kendinde mevcut olan ilme dayanarak, bir fiilî ortaya koyacak ve bu fiil bir mânâ taşıyacak; bu mânânın gereği olarak bu fiile isim vereceğiz. Bu fiile verdiğimiz isim, esasında o fiildeki mânâya olacak!..Dolayısıyla bu mânâ, meydana getirenin kendinde mevcut olan bir mânâ olacak.
Kendinde mevcut olan bir mânâ olacak ama, o mânâ ile de, o mânâyı meydana getiren kayıtlanmayacak!..
Bu nasıl olur?.. Hem mânâyı meydana getirecek, hem de o mânâ ile kayıtlanmayacak!
O mânâ kendisine ait!.. O mânâyı kendisi ortaya koyacak, fakat o mânâ gibi daha pek çok mânâları da ortaya koyacak!..Ve dilediğini, dilediğince yapabilecek!..Demek ki, bu husus, dileme yani irade ve iradenin sonunda da dilediği yapma kudretini ortaya koyma ve böylece de tekvin sıfatı ortaya çıkıyor. İşte bunu anlatan âyet:
"Şüphesiz ki Allâh, iman edip imanın gereğini uygulayanları, altlarından nehirler akan cennetlere dâhil eder... Kesinlikle Allâh irade ettiğini yapar (ilminden açığa çıkmasını irade ettiğini kudretiyle oluşturur; İlim - İrade - Kudret)."(22.Hac:14)
"Görmedin mi ki Allâh (O’dur ki), semâlarda kim varsa ve arzda kim varsa; Güneş, Ay, Yıldızlar, Dağlar, Ağaçlar, Dabbeler (yürür canlılar) ve insanlardan birçoğu O’na secde etmede! Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur... Allâh kimi hor-hakir kılarsa, artık onu yüceltecek yoktur... Muhakkak ki Allâh dilediğini yapar. (18. âyet secde âyetidir.)"(22.Hac:18)
Bu âyetler irade ve kudret sıfatlarının mevcûdiyetini ifade, anlatma bâbında.
Hz.Rasûlullâh  (sallallâhu Aleyhi vesellem) bu âyeti bize naklederek, ulaştırarak; ALLÂH’ın dilediğini ortaya koyma durumunda olduğunu ifade ediyor...
Dilediğini ortaya koyma durumunda olan bir varlık, herhangi bir şeyle kayıtlı olamaz! Mümkün değil!..
Kayıt varsa, dilediğini yapma hükmü yoktur!..Dilediğini yapma hükmü varsa , kayıt altına girmez.
Âlem, kâinat diyoruz ve yahut âlemler diyoruz. Bu iki isim de netice itibariyle yaratılmıştır!.
Nasıl yaratılmıştır!
Dilediğini yapan tarafından, yoktan var edilmiştir!..
"Yoktan var edilmiştir".. Peki.. Yoktan var edilmek ne demektir?
Bunun îzahına girerken hemen bir âyeti hatırlayalım;
"Dehr’de insanın anılmadığı bir süreç yok muydu?"(76. İnsan:1)
Yani, insan isminin müsemmâsı olan mânânın , o zamanda henüz varlığı yoktur!..
Bu hangi zamandır? Bu zaman değildir!..Boyuttur!..Zaman başkadır; boyut başkadır.. Burada anlatılan zaman değil boyuttur! Sıfat mertebesi dediğimiz, "Vâhidiyet" mertebesinde, mevcut vasıflarıyla kendisinin olması hâli..Bu boyutta henüz isimlerin mânâları söz konusu değil..
İsimlerin mânâları söz konusu olmadığı yerde, boyutta, bu isimlerin mânâlarından oluşan varlıklar da söz konusu değil!..
Öyle ise sıfat mertebesi dediğimiz mertebe itibariyle, yaratılma söz konusu değil!..
Bu boyutta kendi vasıflarıyla kaîm olan varlığın, kendi varlığını, varoluşunu bilişi sözkonusu...
Buradaki ilim, sıfat mertebesindeki ilim sıfatıdır! Sıfat mertebesindeki ilim, ALLÂH’ın kendine olan ilmidir!..Kendi mevcûdiyetine, sıfatlarına ait olan ilimdir. Kendi vasıflarını tanıması, bilmesi yönünden olan ilimdir..
İsim mertebesindeki ilim ise, isimlerin mânâlarını kendinde müşahede etmesi ile ilgili ilimdir.Bu ikisi arasında, boyut farkı vardır!..
Boyut farkı ne demek?..Boyut farkı, ilâhi olan ilmin yani Zâti olan ilmin,
a-Kendi varlığına,
b-Kendi mânâlarına,
c-Ve bu mânâların neticesinde oluşan fiillere bakışıdır!
Boyut farkı budur!..Zaman, ef’âl âlemi için itibârî olarak geçerli olan bir tâbirdir...Mertebeler arasındaki olay ise zaman olayı değil boyut olayıdır!..
ALLÂH Zâtından sıfatına , sıfatından Esmâsına tenezzül etti diye tarif edilmek istenen şey, bu boyut farkıdır! Ve bu, bir "ân" olayıdır!..
"AN"ı zaman diye anlamamak lazım!
Esasen "AN" kelimesi ile işaret edilen zaman boyutu; "DEHR" kelimesi ile tanıtılan varlığa aittir!..Yoksa bizim 5 duyuya nisbetle var kabul edilen zaman boyutu ile "AN" kelimesinin işaret ettiği mânânın hiçbir benzerliği söz konusu değildir..
"DEHR" ise daha önce naklettiğimiz kudsî hadiste açıklandığı üzere ALLÂH’tır..Öyle ise,"AN" gerçeği itîbariyle ALLÂH katındaki zaman birimidir!..Ve bu zaman birimi ancak "Zât" ve "sıfat" tecellileri mertebelerine erişmişlerce bilinebilir..
Yoksa avâmın şartlanma yollu, beş duyu kaydından dolayı var kabullendiği zaman anlayışı ile burada kastedilen "AN" mânâsını anlayabilmek mümkün değildir..
Avâma göre zaman fiiler mertebesinde, olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle, birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..
Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..
Bu ancak, "Zâti ilmin kendine nazarı" diye tarif edilebilir.
Kendine nazarı da , Zâtına nazarı, varlığına nazarı, kendindeki mânâlara nazarı olmak üzere, üç ayrı bölümde incelenebilir...
Zâtına nazarı, Zât mertebesini ; sıfatına nazarı, bu belli sıfatlarını bilmeyi; mevcut olan mânâlarına nazarı da Esmâ mertebesinin tabii ve zaruri sonucudur ef’âl mertebesi!
Çünkü mânâlar mutlaka , kendi mânâları istikametindeki fiilleri doğururlar!..
İşte kendinde mevcut mânâların tabii sonucu olan fiillerin ortaya çıkış noktası "yaratmanın" başlama noktasıdır!
Bu noktada, âlemler yaratılmıştır!..
Kesret, çokluk bu noktada meydana gelmiştir...
Bu noktada varlık ve yokluk; bu noktada Hâlik ve mahlûk; bu noktada Rab ve abd mânâları fiile dönüşmüştür.
Fiil mertebesindeki fiilleri meydana getiren fâil, o fiillerin mânâlarıdır ki; o mânâlar, O Zâtın kendinde bulduğu mânâların ortaya çıkıp çıkmaması ile alâkalı olan mânâlardır...Yani belli ilâhi isimlerin mânâlarının, aşikâre çıkması veya çıkmasındaki şiddeti zuhûru, neticede bu fiilleri meydana getirmiştir..Ki bu da dilemesine bağlıdır!..
Ef’al mertebesinin özünde mevcut olan hayâtiyet, o varlıktaki Kudsi Ruha, Ruh-ül Kuds’e aittir!..
"Kudsi Ruh" denir, "Külli Ruh" denmez!..Çünkü "külli"nin karşılığı olan "cüz"iyyet Ruh için sözkonusu değildir!.. "Ruh"un "cüz"lüğü olmaz!..Ruh’un cüziyeti , cüzleri olmayacağı içindir ki, bütün varlıktaki Sâri Ruh,Tek Ruh kastedildiği zaman, Kudsi Ruh tâbiri kullanılır..
Bütün isimlerin mânâlarının mevcut olması ve tüm varlığa yayılmış,sâri olması hasebiyle de bu,Kudsi Ruh’ta mevcut olan tüm isimlerin mânâları, bütün isimlerle anılan varlıklarda mevcuttur.
Bu itibarla, Kâinatta mevcut olan tüm varlıklar, bu Kudsî Ruhun mânâlarının birbiri tarafından görülmesinden başka bir şey değildir!..
Varlığın tümüyle,bu mânâlardan ibaret olması hasebiyle ; ve bu mânâların bakış açısı itibariyle;ef’âl mertebesinin varlığından söz etmek mümkün değildir!..
Çünkü ef’âl mertebesinin varlığı bir diğer bakana nisbetledir. Bir arının dünyası ve âlemi ayrıdır; bir insanın dünyası ve âlemi ayrıdır; bir atomun milyonda bir küçüklüğünde olan bir mezonun dünyası ayrıdır.
Saniyenin on milyonda biri kadar olan bir süre içinde, doğan,büyüyen, çoğalan ve yok olan varlık ve on milyar senede kemâle ulaşıp bir o kadar sene sonunda yok olan varlık;her biri kendi boyutuna göre vardır, kendi yaşam ölçüsüne göre vardır; fakat bir diğerine nisbetle, o varlığın varlığından söz etmek de mümkün değildir!..
Bu böyle olduğuna göre çıkan sonuç nedir?
Çıkan sonuç şudur:
Âlemlerin Rabbı olan ALLÂH yarattığı âlemlerde Zâtı ile mevcuttur!..
Bu âlemlerde, her zerrede, kendinden gayrı bir varlık olmadığı gibi;kendi mânâlarını da gene kendisi seyretmededir!..
Öyleyse "yaratma" dediğimiz olay, mânâların fiiller mertebesinde aşikâre çıkışıdır!..Fiiller mertebesinde aşikâre çıkan her bir fiil yaratılmıştır!..
Yaratılmış çeşitli isimler alır.. İnsan, maden, hayvan vs. .Ve bunlar, bütün yaratılmışlıklarına karşılık, varlıklarını tümüyle Hak’tan alırlar!..Hak’kın varlığı ile kaîmdirler.
Hakk’ın varlığı ile kaîm olmaları, kendilerinde "Kayyûm" isminin mânâsının mevcut olmasındandır!..
Her biri, kendi yönünde ne yapması gerektiğini bilir!..Çünkü, "Alim" ismi de kendilerinde mevcuttur!..
Ancak bu isimlerin o fiil mahallinde aşikâre çıkmaları, o mahallin "kabiliyet ve istidadına" yani bu mânâları aşikâre çıkarmada pay alışına;hisse alışına göredir!..
Her bir mânâ,neyi gerektiriyorsa,o mânanın gerektirdiği fiil oradan aşikâre çıkar.Bu fiillin ortaya çıkması da ALLÂH’ın dilemesinden başka bir şey değildir!..
Rabbın ALLÂH’tır!..Sen Rabbının kulusun!..Rabbının kulluğunu yerine getirmen yönünden;ALLÂH’ın emrini yerine getirmiş olursun!..Ama Rabbının emrini yerine getirmen yanısıra, ALLÂH’ın yerine getirmeni istediği, bütün emirleri yerine getirmekle mükellefsin!.. Bu mükellefiyetini yerine getirmemenin neticesi ise,"Nefsine zulm etmek" ve bundan dolayı da "azap a" düçar olmaktır..
Zira "nefsinin hakikatı", "ALLÂH’ın hakikatı"dır...
Nefs, bir şeyin Zâtıdır..Oysa, varlığın Zâtı, ALLÂH’tır!..
Sen nefsine zulm etmekle, ALLÂH’ın hakkını vermemiş oluyorsun!..Bunu yapmanın sebebi de yaratılmışlığın hükmü altında, varlığının hakikatını müşahede edememendir!..
Eğer bilirsen ki, ne yönden kulsun, ne yönden Rab; ve bilirsen ki ALLÂH senin nendir; ve bu bildiklerinin hakkını yerine getirirsen, işte o zaman ilâhi saadete ermiş, ALLÂH’a vâsıl olmuş, dünyada iken cennete girmişlerden olursun!..
AHMED HULÛSİ
1986

Hiç yorum yok: