31 Ağustos 2011 Çarşamba

EVRENSEL ÖZ ve ÖZÜMÜZ

İNSAN hakkında
EVRENSEL ÖZ ve ÖZÜMÜZ

İnsanın, asla evrenden söz edemeyeceğini; "Evren" ismi altında anlatılmak istenen şeyin, ancak ve sadece kesitsel algılama araçları beş duyuya dayanan "insanın evreni" olduğunu anlatmıştık...
Daha sonra da, "madde" diye bir şeyin gerçekte var olmadığını; "madde" tespitini dahi beş duyuya dayanan algılama araçlarının yaptığını; başka algılama araçlarının da başka "madde"ler tespiti yapabileceğini açıklamaya çalışmış; ve her algılama aracına GÖRE değişen sayısız "madde" alemleri vardır; ki onlar, bize göre, hep "madde ötesi" âlemlerdir, demiştik..
İnsan, beş duyu verileriyle evreni tanıyamayacağına göre; insan, evren içi bir varlık olduğuna göre; Evrende, her şey madde ötesi dalgalardan, ya da kuantsal yapıya dayanan çeşitli frekanstaki, çeşitli anlamları kapsamında bulunduran birimler olduğuna, göre; bu takdirde özü itibariyle "insan" nedir?
Gözden öze yönelebilenlere, gözden öze geçebilenlere, beyinlerini beş duyu verileriyle bloke olmaktan kurtarıp, derin ve kapsamlı düşünce yoluyla, madde sanısından "Evrensel Öz"e doğru, bilim artı sezgi gücüyle kullanabilenlere göre...
Evrende mevcut olan her birim, yapısına ve algılama aracına göre yer aldığı katmanda, tüm evrensel özdeğerlere sahiptir. "Evrensel öz"e sahip bulunan her birim, kendi algılama araçlarının oluşturduğu katmanda yaşadığı sürece, o katman kendi "madde" dünyası olarak mevcuttur; diğer katmanlar ise, "yok" hükmünü alır algılama aracının kapasite yetersizliği dolayısıyla!
Gerçekte, Evrende mevcut bulunan her şey, aynı özden meydana geldiği için, ister yaratan güç denilsin, ister günümüz deyişiyle "Salt Bilinç" diyelim bu Evrensel kudret ve ilim, halogramik bir biçimde, evrenin her katmanındaki her birimin her noktasında aynı şekilde mevcuttur!
Evrene, aynı özden meydana gelmiş değişik terkiplerdeki sayısız türün algılama araçlarından bakışı bir yana koyup da; tüm algılama araçlarının kapasitesine sahip tek bir algılama aracıyla, Özden yapıya doğrultusunda bakabilirsek, algılarız ki, canlı, sonsuz, sınırsız, ilim ve kudret sahibi, kendi varlığı dışında başka bir şeyden söz edilmesi mümkün olmayan "TEK"ten başka bir şey mevcut değildir; ki artık siz, "O"'na ne isim isterseniz veriniz!
Bugünkü bilimsel değerlendirmeler, geçtiğimiz binlerle yıllık süreç içinde mevcut olmadığı için, o günün gözden öze yönelenleri, beş duyunun kesitsel verileri üstüne, beş duyu ötesi algılama sistemlerini de devreye sokarak, bu gerçeklere önemli ölçüde ulaşmışlar; ancak ne var ki, kendi lisanları ile, "mecaz yollu" bu gerçekleri dile getirmişlerdir.
"Evrenin tek bir ruhtan meydana geldiğini", "herşeyin varlığının bu tek ruh ile mevcut ve devam etmekte olduğunu", "insanın, özünde mevcut olan bu ruhu, dışarıda aramasının boş bir şey olacağını" vurgulayan öze ermişler, ne yazık ki kendilerini gözle sınırlayanlar tarafından anlaşılamamışlardır.
Evren, özü itibariyle tek ve tümel bir bilinç ve güç olduğuna, gerçekte sonsuz-sınırsız yapısına, ve her birimin kendi ilmi ve kudretiyle, ve gene kendi varlığıyla varolduğuna göre, insan için evrenin gerçeğine vardırıcı tek yol, gene insanın kendi bilinci ve özüdür.
İster, tüme varış; ister, tümden geliş sistemleriyle hareket edelim, öncelik hep "tüm"dedir! "Tüm"ü bilmezseniz, bilmediğinize varamazsınız! "Tüm"ü bilmezseniz, tümden gelim olanaksızdır! Öyle ise her koşulda, öncelikle bilinmesi zorunlu olan "TÜM"dür!
"Madde"miz, beşduyu verilerine göre mevcut olan bir katman olduğuna göre; algılama araçları değiştikçe "maddeler"de değişeceğine göre; bu hükmü veren bilinç, kesinlikle anlaşılır ki madde değildir!..
Bilinç, madde olmadığına göre; "Evrensel Öz"den meydana gelmiş, "Evrensel Öz"le mevcut, ancak yapısını henüz değerlendiremediğimiz, meçhul frekanslı dalgaboyudur!
Ve bu gerçeğe göre biz, Evrendeki, göz boyutuna göre, milyarlarca galaksiden bir galakside, yüzmilyarlarca yıldızdan birinin bir uydusunda yaşamakta olan, milyarca bedenden bir et-kemik beden değil; varlığını "Evrensel Öz"den alan, ve "O" öz ile varolan bir bilinç titreşimiyiz!
Beşduyu sınırlamaları dolayısıyla, "madde" diye isimlendirdiğimiz her şey dahi, değişik frekanslardaki ışınsal yapıdan başka bir şey değildir!...
Ne var ki, "Evrensel Öz"ü halogramik bir biçimde varlığında bulunduran; ve hatta o "Evrensel Öz"ün mevcudiyetiyle var olan; halogramik bir biçimde öz sahibi ışınsal yapı olan varlığımıza, bizden öncekiler "RUH" adını takmışlardır.
Öyle ise, insan için, "yok olma" anlamında "ölüm" asla söz konusu olmayıp; olay, kişinin bilincinin, madde boyutundan, halogramik ışınsal beden boyutuna sıçramasıdır; ya da eskilerin tanımlamasıyla. "Ruhlar Âlemine geçiş" söz konusudur.. Ve bu halogramik ışınsal özellikli beden için, ışınsal evrende, eriştiği algılama kapasitesiyle, bu kapasiteye bağlı katmanda sonsuza dek yaşam mevcuttur.
AHMED HULÛSİ
1992

"İNSANSI"LAR ve "İNSAN"LAR

 
İNSAN hakkında
"İNSANSI"LAR ve "İNSAN"LAR
Burada Cenâb-ı Hakk’ın bize açtığı çok önemli bir gerçeği açıklamak istiyorum... Bu elbette bizim değerlendirmemizdir ki kimse bunu kabul ile zorunlu değildir…
Bizim müşahedemize göre...
"Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıklar" ifadesi, meleklerin o an için yeryüzündeki "insan"ları ve onların yaşantılarını tespit etmelerinden ileri geliyordu… Çünkü o sıralar yeryüzünde ilk "insan" var olmamıştı ve yalnızca "insansı"lar yaşamaktaydı!
Dikkat edilirse, Kur’ân-ı Kerîm’de Âdem’in ilk insan türünden bir varlık olduğuna dair hiçbir âyet yoktur! Kurân’daki bu açıklama "yeryüzünde Halife meydana getirileceği" yolundadır…
O devirde yeryüzünde bir tekâmül sürecinden geçerek bugünkü "insan"a son derece benzeyen; fakat zihnî fonksiyonlar yönünden düşünce, muhakeme gibi insanî vasıflardan yoksun; "homo-saphien" olarak adlandırılan, insan bedeninde hayvanlığı yaşayan topluluklar vardı... Ki biz bunlara "insansı" demekteyiz…
Bunlar kişisel menfaatleri için birbirlerine her türlü zararı verebiliyorlar; kan döküp, fesat çıkarıyorlardı! Yaşamları yalnızca hayvansal düzeyde olup, yeme-içme, çiftleşme, olabildiğince her şeye sahip olma gibi son derece sınırlı bir şekilde devam ediyordu.
Elbette o zaman yeryüzünde en bilinçli varlıklar olan "CİN"ler de bunlar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyorlardı…
Melekler de kendi kapasiteleri ve gördükleri örnekler kadarıyla, "Halife" olacak "insan"ı, o ana kadar yaşam süregelmekte olan "insansı"lar gibi değerlendirerek; "Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı bir varlık" zannetmişlerdi!
Oysa, "Âdem" ismiyle işaret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allâh, "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti! Bundan sonra da "insansı"lar arasında ilk "insan" olmuştu Hazreti Âdem!
"Onu tesviye edip (beynini oluşturup), o yapının içinden Ruhum’dan (Esmâ mânâlarımdan) nefhettiğimde (açığa çıkardığımda {nefh yani üflemek, içten dışa şeklinde olur daima})…" (38.Sâd:72)
Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insanî" hakikati ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki âyette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da "Ruhum" ifadesiyle "Esmâ-i ilâhî’nin mânâları" anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh" kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır…
Allâh, Âdem’e bütün isimleri talim etmişti!..
"Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "Esmâ-i ilâhî"nin kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allâhû Teâlâ’nın "talim edilen" tüm Esmâ’sının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama geçmişti Âdem!
Yani, kendi Esmâ-i ilâhî’sini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Âdem’i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Âdem; varlıkları, mevcudatı değerlendirmeye gitmişti…
Âdem’in bütün varlığı ve mevcudatı, kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir!.. Ki bu da gayet doğaldır! Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya çıkmıyor...
Bunun neticesi olarak:
"Subhaneke (her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayansın)! Bizde açığa çıkarttığın ilimden başkasını bilmemiz asla mümkün değil!.." (2.Bakara:32)
demişlerdir...
Bu deyişin ertesinde de, Âdem’e "secde" etmişlerdir!
Yani, Âdem’in kemâlini, Âdem’de çıkan mânâların, ilâhî isimlerin yanında kendi kapasitelerinin yetersiz kaldığını itiraf etmek suretiyle secde etmişlerdir!.. Buradaki "secde"yi, "Onun halifelik kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını itiraf" diye anlamak mümkündür.
Fakat, İblis secde etmemiştir!.. Yani, Âdem’in yapısını oluşturan Esmâ bileşiminin kapsamından ileri gelen bu üstünlüğü kabul etmemiştir.
"Meleklere: "Secde edin Âdem’e" dediğimizde secde ettiler (yoktan varolmuştaki Esmâ’dan meydana gelmiş varlığa - Esmâ mertebesine)... Ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu." (2.Bakara:34)
İblis, her ne kadar, yapısının hammaddesi diyebileceğimiz bir biçimde, özü itibarıyla bir kısım melekî güce sahip ise de, esas itibarıyla "Cin" sınıfındandır...
Abdullah İbni Abbas ve Saîd İbni Cübeyr; cinlerin, meleklerin ateşten yaratılmış bir kolu olduğunu söylüyor.
İbni Abbas’a göre; İblis, cennet muhafızı ve cinlerin başı, aynı zamanda da yakın gök ve dünyanın sultanı idi.
Yani, "insansı"lar devrinde ve öncesinde, yeryüzünde ve dünya semâsında yani maddeye dönük fikirler ve değerler dünyasında, bugünkü tâbiriyle tüm Güneş Sistemi içerisinde yaşayan varlıklar, cinlerdi. "İblis" lakaplı cin ise bütün bunların, hepsinin başıydı.
"İblis" kelime olarak, Allâh’ın rahmetinden umudu kesilen, rahmete ermesinden umut kesilen, Allâh’tan uzak düşmüş mânâsına geldiği gibi; "iltibasa düşen" yani, "ikileme düşen" anlamını da veriyor.
İblis’in melek değil, cin olduğu ise Kehf Sûresinde şöyle vurgulanıyor;
"Hani biz meleklere ‘Secde edin Âdem’e’ dedik de İblis hariç hepsi hemen secde ettiler! İblis CİNN (türünden)dendi…" (18.Kehf:50)
Burada kısaca şu açıklamayı tekrarlamak istiyorum:
Kâinatta ne tür varlık varsa hepsinin de aslı "melek"tir!
"Cin" denilen "nârî" yapı, gerçekte, "nûr" denilen yapının, belli bir Esmâ terkibi sonucunda yoğunlaşmak suretiyle, bir üst boyutta yeni bir tür olarak oluşmuş hâlidir.
"Madde" ise direkt olarak, "nûr"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir!
"İnsan" gelecekte önce "Berzah" denilen "nârî" boyutta yer alacak; takdirinde olanlar da mutlak kıyamet sonrasında bu boyuttan "nûrânî" boyuta yani "cennet" boyutuna, "nûrânî" bir bedenle "melek"leşmiş bir hâlde geçeceklerdir!
"Nârî" yapıdan yaratılmış olmaları sebebiyle yapıları ve benlikleri bize göre çok güçlü olan Cin’lerin âlimleri ve bu arada İblis lakabı verilen şeytan, biliyordu ki varlıkta bir "TANRI" kavramı yok, sadece her boyutta dilediği gibi zâhir olan ALLÂH var! Dolayısıyla da kendisini "HAK" olarak görüyor, tam anlamıyla firavunluğunu yaşıyordu, elindeki tüm olanaklar ve kuvvetlerle!
Ancak kendilerinde bir kısım Esmâ’nın zâhir olmaması, terkiplerinde bir kısım Esmâ’nın zâhire çıkmaması dolayısıyla, özellikle "Tevhid, Vahdet kemâlâtı ve bunun sonucu olan Kader ilmi" konularında kesinlikle yetersiz olduklarını ve bundan dolayı da Cin’lerin çok çok büyük bir kısmının müşrik olduğunu, Allâh’a şirk koşanlardan olduğunu belirtmiştik "AKIL ve İMAN" ile "RUH İNSAN CİN" isimli kitaplarımızda.
Nitekim, Kehf Sûresi 50.âyetinde, İblis’in secde etmediği, "kâfir" olduğu, yani "gerçeği örten"lerden olduğu anlatılıyor...
Biraz önce de bahsettiğim gibi, her insan karşısındakini olduğu gibi değil, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir.
Her insan böyle olduğu gibi, her varlık da; bu ister cin, ister melek veya insan olsun böyledir ve bu asla değişmez... Zaten kâinatta bütün varlıklar üç bölümde tanıtılmıştır: "Melek-cin-insan"... Hangi sınıftan olursa olsun, her birim, karşısındakini, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir... Kendi kapasitesini aşan bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir... Kendi kapasitesindeki genişleme oranında, karşısındakini değerlendirişi de değişir…
Dolayısıyla, cinler de, cinlerin başı olan İblis de kendi kapasitesinin dışında kalan özellikleri itibarıyla Âdem’i değerlendirememiş; Onun bütün varlığının, ilâhî mertebelerin sonucu ve de isimlerin bir formülle oluşmuş bileşimi olarak meydana geldiğini müşahede edememiştir…
Yani, olayın iç yüzündeki Hakikata vâkıf olamamış, "insan"ı, özellikle zâhiri yapısı olan bedeni itibarıyla değerlendirmek suretiyle şu kanaate varmıştır:
"O topraktan meydana gelmiştir, bense ışından! Muhakkak ki ışınlar maddenin üstünde hükmedicidir, maddeye tesir edicidir. Öyleyse ben Ona secde etmem!"
Yani, üstünlüğünü kabul etmem!
İblis’in, insanın maddeden, topraktan meydana gelmesi, kendi yapısının ise ışınsal bir yapı olması suretiyle onu rahatlıkla etkileyebilmesi yönündeki görüşü, her ne kadar haklı ise de...
İnsanın bu madde bedenini yönlendiren beyninin, ilâhî isimlerin hepsini açığa çıkartabilecek bir kabiliyet ve kapasitede var oluşunu değerlendiremeyişinin neticesinde de, "insan"ı ve ondaki "Halife" olma özelliğini inkâr etmiştir!
Bütün bu idrak edemediklerini inkâr sonucunda da "insan"ın Öz’ündeki, Zât’ındaki, varlığındaki ilâhî mertebeleri müşahede edememek suretiyle "Allâh"tan uzak düşmüştür! Burada geçen "uzak düşmek" acaba "mesafe-mekân" anlamında mıdır?
Şeytan, "Allâh"ı anlayamamış, idrak edememiş, neticede "insan"dan o yüce kemâlin zuhurunu inkâr etmiş; böylece de "Allâh"tan ayrı düşmüş, ilâhî huzurdan tard edilmiştir…
İblis’in "tard edilme"sinin anlamı; "Ulûhiyet kemâlâtının özelliklerinin zuhurunu hakkıyla değerlendirememesi yüzünden gerçeklerden uzaklaşması" şeklinde değerlendirilir...
Bunu anlatan kelime de "LÂNET" olmaktadır! "Uzak olma", anlamına olarak!
Şimdi, burada üzerinde ibret alınması gerekli bir nokta vardır. O da şudur:
"İnsan"da, onun varlığını oluşturan Mutlak Varlık "Allâh"ı müşahede edememenin sonucu, İblis gibi "lânet"lenerek tard edilmektir!..
Kim ki, "İnsan"a baktığı zaman onu "Allâh"tan ayrı bir varlık olarak görür; onda İlâhî Esmâ’nın zuhurunu müşahede edemezse; ondaki varlığın, Hakk’ın varlığı olduğunu anlayıp, değerlendiremezse; bu yanlış değerlendirmesi yüzünden "İblis" yani "şeytan" hükmüyle yaşamını sürdürür!..
İnsanın insana bedenen secde etmesi kesinlikle câiz değildir! Hazreti Rasûlullâh, insanların kendisi gelirken bile ayağa kalkmalarına müsaade etmemiş, bunu yasaklamıştır! Kendisi için başkalarının, ayağa kalkmasına, hele secde etmesine müsaade edenler, Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın yolundan sapan kişilerdir!
Ancak...
Bâtında "insan"a "secde" etmeyen de "Allâh’ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur! "Teşbih"in hakkını vermemiş olur...
"Çün bildin müminin kalbinde Beytullâh var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde ALLÂH var?
Her ne var Âdem’de var; Âdem’den iste Hakk’ı sen!
Olma İblis-i şakî, Âdem’de sırrullâh var!"
Öte yandan zâhirde "insan"a "secde" eden ise yine "Allâh’ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur! "Tenzih"in hakkını geri bırakmış olur...
"Halife" olarak yaratılmışken, kendi varlığındaki bu yüce nimetten gaflete düşer; yalnızca karşısındakinde görüp kendindekinden perdelenmek suretiyle, Hristiyanların Hazreti İsa’ya karşı olan durumuna düşer ve neticede "Halife"lik kemâlâtından mahrum kalır…
Eğer daha da gaflete düşerse, karşısındaki "insan"da O’nun varlığını göremezse, bu defa da cin seviyesine düşer, şeytan seviyesine düşer ve böylece de tamamen bedene dönük değerlendirmeler içinde yiyip, içip, zevkedip;
"…İşte bunlar en’am (evcil hayvanlar) gibidirler; belki daha da şaşkın!.." (7.A’raf:179)
şeklinde hüküm yer!..
AHMED HULÛSİ
1994

beyin dua mekanizması

http://vimeo.com/24219071

ALLÂH ESMÂ'SINDAKİ MUAZZAM, MUHTEŞEM ve MÜKEMMEL ÖZELLİKLER (ESMÂ ÜL HÜSNÂ)

 
ALLÂH hakkında
ALLÂH ESMÂ'SINDAKİ MUAZZAM, MUHTEŞEM ve MÜKEMMEL ÖZELLİKLER
(ESMÂ ÜL HÜSNÂ)
B'ismi-llah-ir Rahman-ir Rahıym... Esmâ'sıyla (muazzam, muhteşem, mükemmel özellikleriyle) varlığımı yaratan, ismi Allâh olan Rahman Rahıym'dir!
Bilelim ki, "isim" yalnızca, dikkati o isimlenene veya o isimle isimlenmişteki bir özelliğe işaret için kullanılır!
İsim, asla isimle işaret edileni bütünüyle anlatmaz ve açıklamaz! Yalnızca kimliğe veya bir özelliğe işaret eder!
Belki isim, çok özellikler taşıyana sadece dikkati yöneltmek için kullanılır.
Öncelikle şu gerçeği çok iyi fark edelim... "Allâh isimleri" olarak bildirilen özellikler, ötelerde bir tanrının çeşitli cici - güzel isimleri midir? Yoksa bir "varlık - vücud sahibi" kabul edilenlerin tüm özelliklerini, asılları itibarıyla "yok"ken; "zıll = gölge" varlığına verilen isimden ve açığa çıkan özelliğinden dolayı, duyu ve şartlanmanın ayrı bir varlık verdiği; gerçekte ise "Allâh" ismiyle işaret edilenin yaratış özelliklerine dikkat çekmek için midir?
Bu realite fark edilip kavranıldıktan sonra, konunun "Allâh isimleri" diye bilinen yanına gelelim.
"Zikir = insana hakikatini hatırlatıcı" olarak bildirilen Kur'ân-ı Kerîm, gerçekte, tümüyle "Ulûhiyet"i anlatan "El Esmâ ül Hüsnâ"nın açılımıdır! İnsanın "hatırlaması" istenilen, kendisine talim edilmiş olan "esmâe külleha"dır! Yani, "var"lığını meydana getiren, "bildirilen isimlerin özelliklerinin tamamı"! Bunların bir kısmı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiş, bir kısmı da Rasûlullah tarafından açıklanmıştır. Bu yüzdendir ki, asla, her şey bu doksan dokuz isimden ibarettir, denemez! Misal verelim... Rab, Mevlâ, Karîb, Hallak gibi bazı isimler Kurân'da mevcut olmasına rağmen doksan dokuz isim arasında sayılmamıştır. "Yefalu ma yurîd" âyetinde bildirilen İrade sıfatının (dilediğini oluşturma) adı olan "Mürîd" ismi de gene bu isimler arasında bildirilmemiştir. Buna karşın Celiyl, Vacid, Macid gibi bazı isimler ise doksan dokuz isim içinde var olmasına karşın, Kur'ân-ı Kerîm'de geçmez. İşte bu yüzdendir ki, Allâh ismiyle işaret edilenin, ilminde seyrini oluşturan "Esmâ mertebesi" olarak tanımlanan isimlerini (özelliklerini - Kuantum Potansiyel) doksan dokuz ile sınırlamak çok yanlış olur. Belki, insana hakikatini hatırlaması için bu kadar isim özelliği bildirilmiştir; hakikatini hatırlayıp yaşayan ise hadsiz hesapsız bilinmeyen başka isimlerin özellikleriyle yaşar; diyebiliriz. Ayrıca, cennet diye tanımlanan yaşam boyutunun dahi buna işaret ettiği söylenebilir. Evren içre evrenler gerçeğini var kılan sayısız özelliklere işaret eden isimlerden ise hiç haberimiz yoktur belki de!
Derin düşünce (Ulül Elbab = öze ermişler) indînde kullanılan "zıll vücud = gölge varlık" tanımlaması, o varlığın bizâtihi "var" olmayıp; algılayana GÖRE "Allâh isimlerinin bileşimi olarak" açığa çıkışına işaret eder.
Hatta gerçeği hakkıyla dillendirmek gerekirse, "Esmâ bileşimi" tanımlaması dahi bir mecazdır; çoklu algılayan anlayışları, Tek'il realiteye adapte içindir. Zira mutlak hakikat, her an yeni bir şe'nde olan "çok boyutlu tek kare resim" seyridir! "Esmâ bileşimi" denilen ise resimdeki bir fırça darbesi! Algılanan her "şey", ismi nedeniyle, sanki Allâh'ın Esmâ'sı itibarıyla O'nun gayrı olarak sanılsa dahi, -O ötede tanrı olmadığı için-, hakikatte, o isimle isimlenmiş varlık, Allâh Esmâ'sı nedeniyle "var"lık olarak algılanandır! Bununla beraber, Esmâ ile işaret edilen ise, bölünmez, cüzlere ayrılmaz, cüzlerden oluşmamış mutlak Tek, sınırsızlık ve sonsuzluk kavramından dahi beridir; "Ahad-üs Samed"dir ve Kur'ân-ı Kerîm'de bir kere vurgulanır bu şekliyle! "Allâh HÛ, lâ gayrıhu!" Ki bunu beşer aklı havsalası kavrayamaz! Ancak, vahiy veya ilham ilmi - bilgisi olarak şuura yansır ve "seyri" oluşur! Akıl, mantık, muhakeme adım atamaz burada! Fikir yürütenin yolu dalâlet olur! Bu konunun tartışılması mümkün değildir! Tartışan ise, yalnızca cehli dillendirmek için var olandır! Cebrail'in, "bir adım atarsam yanarım" diye dillendirdiği gerçekliktir bu husus! Fark edilmelidir ki, "Allâh Esmâ'sında İlim" özelliğine işaret eden isim vardır; Allâh'ın aklına işaret eden bir isim yoktur; çünkü bu muhaldir! Akıl, çokluk algılamasının oluşması için yaratılmış olan beyin işleyiş düzenine verilen isimdir! Esasen "Akl-ı küll" veya "Akl-ı evvel" tanımlamaları dahi mecazî ve izafeten kullanılır; gerçekte "İlim" vasfının açığa çıkması sisteminin aldığı isimden başka bir şey değildir. Birimin derûnundaki, hakikatindeki "ilim" boyutunun tanımlaması "Akl-ı küll"dür ki, "vahiy"in kökeni dahi budur. "Akl-ı evvel" ise tamamıyla yakıştırma bir tâbir olup, ehli olmayana Esmâ mertebesinin "şe'n"deki "ilim" boyutunu tarif için kullanılmıştır. "AN" içre geçerli "ilim"e işaret yollu olarak.
Esasen, Efâl mertebesi olarak algılanması dilenilmiş boyut, gerçekte, "her an yeni bir şe'nde" olan "Esmâ Mertebesi"nden başka bir şey değildir! "Madde" adıyla işaret edilen boyut aynıyla kuantsal boyuttur; algılama farkı farklı boyut zannını oluşturmaktadır. Seyreden, seyredilen, seyir; aynı TEK'tir! "Şarabı la yezâli" diye işaret edilen bu seyirdir; "cennet şarabı" tanımlaması dahi, bu seyre işaret eder! Çokluk algılaması içinde olanın ise bunun yalnızca bilgisini gevelemekten başka şansı yoktur!
Efâl - fiiller - kesret - çokluk - algılaması yaşanan âleme gelince... Vücud, varlık yalnızca "Esmâ mertebesi" tanımlamasıyla işaret edilene aittir! İlmiyle ilmini ilminde seyretmektedir, ifadesi dahi "şe'n"i itibarıyla aynıyla "Esmâ" olan bu mertebedeki seyrine işaret etmektedir. Bu mertebede, ilimde yaratılmış sûretlerle, seyir ve tedbirât yürümekte olup; "âlemler vücudun kokusunu bile almamışlardır" uyarısı bu yüzden yapılmıştır. Zerre, bu mertebedeki seyreden, "küll" seyredilendir! İsimlerle işaret edilen kuvveler ise "melek" ismiyle tanımlanmıştır ki; "insan"ın dahi hakikati budur; farkındalığını yaşamak süreci ise "Rabbinin likâsına kavuşmak" diye anlatılmıştır! Bunu keşfettikten sonra, devamının gelmemesi ise feci cehennem yanışı olarak anlatılmıştır! Burası "Kudret" yurdudur, "kün" hükmü buradan çıkar; İlim mertebesidir; aklın burada geçerliliği yoktur! "Hikmet" yurdunun bâtınıdır! Hikmet yurdunda olup biten her şey ise akılla seyredilegelir; burada bilinçler konuşur! Efâl âlemi ise, bu boyuta (kudret yurduna) göre, tümüyle hologramik (zıll - gölge) vücud - varlık ve yapıdır! Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan paralel veya çoklu evrenler, içindekiler ile maden, nebat, hayvanat (insansı) ve cin âlemlerine ait tüm tedbirât ve tasarruf "mele-i âlâ" hükmü ile buradan açığa çıkar! Rasûller ve vârisleri velîler, "mele-i âlâ"nın yani Esmâ kuvvelerinin yeryüzündeki dilleridir! Bütün bunlar dahi, hep Esmâ mertebesinde ilimde olup biten seyirlerdir! "İnsan"ın hakikati dahi bu anlamda "melek"tir ve melek oluşunu hatırlamaya ve gereğini yaşamaya davet edilmektedir gerçekte! Bu konu çok daha derin ve detaylı bir konudur... Anlattığımız ilimden nasibi olmayan ise, farklı boyut ve mertebelerden seyri dillendiren anlatımı, çelişkili bulabilir. Ne var ki, biz, 21 yaşında 1966 yılında kaleme aldığımız "Tecelliyât" isimli kitabımızda dillendirdiğimiz şaşmaz doğrultudaki müşahedemizi, kırk beş yıllık süreçte, tahkike dayalı olarak, insanlıkla paylaştık kulluğumuzun sonucu olarak; kimseden maddi veya manevî bir karşılık beklemeden. Açıkladıklarımız, "el malı" değil, "Allâh hibesidir"! Şükrünü edâ etmem ise mümkün değildir! Bu nedenledir ki anlattıklarımızda hiçbir çelişki yoktur. Var sanılıyorsa bu, aradaki bağlantıları kurmaya yeterli veritabanı olmamasındandır!
Evet, müşahedemiz bu realite ise...
"Allâh isimleri" konusunu nasıl anlamamız gerekir?
Bilelim ki...
"Allâh isimleri", bilinç devrede olmaksızın şuurda açığa çıkıp (vahiy), daha sonra bilinç tarafından değerlendirilmeye çalışılan evrensel -kâinat anlamında değil, âlemler işareti doğrultusunda- özelliklerdir.
"Esmâ ül Hüsnâ" Allâh'ındır; o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK ve SAMED olarak bildirilen, Allâh adıyla işaret edilenin, Esmâ mertebesine, (Kuantum Potansiyele) zamansızlık - mekansızlık boyutuna, "nokta"ya işaret eder... Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O'nundur; beşer anlayışıyla kayıtlanamaz! Nitekim 23. Mu'minûn: 91'de: SubhanAllahi amma yesıfun = Onların vasıflamalarından Allâh münezzehtir; buyurulur! "O'na isimlerin mânâlarıyla yönelin... O'nun Esmâ'sında ilhada sapanları (Esmâ'yı beşerî değer yargılarıyla sınırlayanları; El Esmâ ve El Hüsnâ'nın ne olduğunu fark edemeyenleri ve "Ekberiyet"iyle Allâh'ı bilmeyenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir." (7. A'raf: 180)
"El Hüsnâ'yı tasdik ederse, böylece ona en kolayı kolaylaştırırız!" (92. Leyl: 6-7)
Hatta ihsan hâli (muhsin oluşun cezası) bile "El Hüsnâ"ya bağlanıyor...
"İhsan ehline, daha güzeli (El Hüsnâ) ve fazlası (Rıdvan) vardır... Onların vechlerini (yüzlerini - şuurlarını) ne kara toz zerresi (bencillik), ne de (hakikatlerinden ayrı düşmenin getirisi olan) zillet kaplar... Onlar sonsuza dek cennet ehlidirler!" (10. Yûnus: 26)
"Zâtı" itibarıyla "benzeri" olmayan; Esmâ'sının işaret ettiği özellikleriyle yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî olan; "Ekberiyeti" ile sayısız "nokta"lardan bir nokta olan "çok boyutlu holografik tek kare resim" diye açıklamaya çalıştığımız "Esmâ mertebesi"nin "kesret - çokluk boyutu" olarak algılanışı olan -gerçekte tekil tümel- "fiiller" âlemini, "ilminde" var kıldığı özellikler ile yaratmıştır.
Daha derine gitmeden toparlayalım...
Allâh isimleri olarak vahiy yollu bildirilen özellikler, Dünya üstünde yaşayan "yeryüzü halifeliği"nin farkındalığına ermeye çalışan "zâlim ve cahil insan"ın algıladığının çok çok ötesinde, evrensel boyutların tümünü "yok"tan, "zıll - gölge" vücud olarak (hologramik) "var" kılan özellikler tekilliğidir!
MUAZZAM, MUHTEŞEM, MÜKEMMEL özelliklerdir "Esmâ mertebesi", tüm boyutsallığı ve içre varlıklarıyla evrenselliğin hakikati olarak!
Şimdi bir an, insanın algıladığı dünyasını düşünün!
Sonra da dar çerçeveli bakış açısı anlamındaki köylü bakışından arınmış olarak, en son bilgilerinizin oluşturduğu evrensellik anlayışıyla "başınızı (bakışınızı) kaldırıp semâya bir bakın" Kur'ân-ı Kerîm ifadesiyle!
Duyularınızla algıladıklarınız, evrensel azamet, ihtişam ve mükemmeliyet yanında nedir ki?
İşte bu gerçeklik dolayısıyla...
Umarım...
Allâh isimleri hakkında bugüne kadar düşünülüp konuşulup yazılmışların, yalnızca vahiy kaynaklı gelen BİLGİ'nin (Kitap'ın), arındığı kadarıyla bilinçlerimiz tarafından değerlendirilişi olduğunu aklımızdan çıkarmayarak; bu isimlerin işaret ettiği özelliklerin, tüm evrensellikte geçerli olduğunu; tüm yapıda her an yepyeni anlamları, açılımları meydana getirdiğini göz önünde tutarak konuya eğilebiliriz. Bu arada şunu vurgulayayım ki, "Ekberiyet" başlıklı yazımda açıklamaya çalıştıklarım pek "oku"nmamış! Bahsettiğimiz Esmâ mertebesinin özelliklerinin, "Allâh" adıyla işaret edilen indîndeki, sayısız "nokta"lardan bir "nokta" ve dahi "Hakikat-i Muhammedî" veya "Ruh adlı melek" isimlerine bürünerek açığa çıkan "Kuantum Potansiyel", sonsuz-sınırsız; ezeli ve ebedi olmayan Esmâ mertebesi özellikleri olduğu gibi; ayrıca, bu mertebenin ilminin, tüm evren içre evrenler olan "çok boyutlu tek kare resim" diye söz ettiğimiz olduğu da fark edilmemiş! Bu yüzdendir ki, hâlâ, Allâh, âlemlerdeki tek bir tanrı olarak algılanmakta devam ediyor! Oysa, tüm seyir ve dillendirilenler yalnızca "nokta"mızla ilgilidir ki; Allâh yalnızca "Allâh"tır; "Ekber"dir! Subhanehu min tenzihiy!
Şunu da asla hatırdan çıkarmayalım ki, yazdıklarım kesinlikle olayın son noktası olmayıp, bu konuda yazılabileceklerin yalnızca mukaddimesi (giriş yazısı) mahiyetindedir. Bundan daha derininin açıkça yazılıp yayınlanması tarafımızdan mümkün değildir. Ayrıca ehlinin fark edeceği üzere, bu kadarı dahi bugüne kadar bu açıklık, netlik ve detayla yazılmamıştır. Konu ustura sırtı gibi ince ve keskindir, çünkü okuyan kişi hiç farkında olmadan ya ötede bir tanrı kavramına kayabilir; ya da çok daha kötüsü firavun misali, benliğiyle - bilinciyle ve dahi hayvani yapı olan bedeniyle hakikati sınırlama derekesine düşebilir!
Buraya kadar "El Esmâ" işaretinin neye olduğuna dikkat çekmeye çalıştık.
Şimdi gelelim "el Hüsnâ" olarak bildirilen muazzam, muhteşem ve mükemmel anlam ve özellik ihtiva eden isimlerin işaret ettiği özelliklere... Elbette "esfeli sâfîliyn" olan kelimelerin elverdiğince!
Burada öncelikle şu hususa dikkat gerekir kanımca.
TETİKLEME SİSTEMİ
Bu isimlerin işaret ettiği özellikler her noktada tümüyle mevcuttur eksiksiz! Ne var ki, açığa çıkması dilenen özelliğe göre, kimileri kimilerine baskın hâle gelerek, tıpkı ekolayzırda yükselen kanalların öne geçmesi gibi, diğerlerinin önüne geçerek oluşumu meydana getirmektedir. Ayrıca belli isimlerin işaret ettiği belli özellikler, doğal olarak, otomatik olarak ilgili diğer isimlerin oluşumlarını tetikleyerek, akışı - oluşumu, "yeni şe'n"i meydana getirmektedirler. İşte bu olay, "Sünnetullah" diye tanımlanan, evrensel Allâh kanunlarının -ya da basîreti kısıtlı olanların deyişiyle doğa kanunlarının- işleyiş mekanizmasını anlatmaktadır. Bu husus tahmin ve hayal edilemeyecek kadar azametli bir olaydır; ezelden ebede, tüm boyutlarıyla ve algılanan tüm birimleriyle her şey bu sistem içinde varlığını sürdürür! Evrensel boyutta veya insanın dünyasında, bilincinden açığa çıkan düşünceler dâhil, tüm fiiller bu sisteme göre oluşur. Buna kısaca "İsimlerin özelliklerinin ilgili ismin özelliğini tetiklemesi mekanizması" diyebiliriz. Yukarıda uyardığım üzere, bu isimlerin özelliklerinin açığa çıkış ortamı olarak -gerçekte TEK'il- bilebildiğiniz tüm evrenselliği düşünün. O evrensellik içinde algılayanın algıladığı her ortama ya da boyuta veya açığa çıkan birime göre, söz ettiğim "tetikleme" olayı geçerlidir! Bu sisteme göre de -neyin neyi meydana getireceği bilinmesi nedeniyle- ezelden ebede ne olup bitecekse "Allâh ilminde" mevcuttur! Bakara Sûresi sonundaki (2. Bakara: 284) "...Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de, Allâh varlığınızdaki Hasiyb ismi özelliğiyle size onun sonuçlarını yaşatır..." uyarısı; Zelzele Sûresi'ndeki (99. Zilzâl: 7) "Kim zerre kadar hayır yaparsa, sonucuna erişir" ve de "Hasiyb" isminin işaret ettiği özellik, hep bu "tetikleme" mekanizmasını bize anlatmak içindir ki, açığa çıkan bir fiil veya düşüncenin sonucunun yaşanmaması mümkün değildir. İşte bu yüzdendir ki, geçmişimizde düşündüğümüz ya da ortaya koyduğumuz şükür ya da nankörlük bâbında her fiil mutlaka sonucunu yaşatmıştır veya yaşatacaktır! Bu konu üzerinde derin düşünülürse çok kapı açar ve çok sırlar fark edilir. "Kader sırrı" olarak bahsedilen konu dahi bu mekanizma ile ilgilidir!
Şimdi gelelim birer işaret-yön levhası hükmündeki özel "isim"lerin bize gösterdiklerine:
ALLÂH... Öyle bir isimdir ki... "Ulûhiyet"e işaret eder! "Ulûhiyet" hem "HÛ" ismi ile işaret edilen "Mutlak Zât" anlamını içerir; hem de "Zatî" İlim mertebesinde, ilmiyle ilmini seyir anlamında oluşmuş "nokta"lar âlemlerini, her bir "nokta"yı oluşturan kendine özgü "Esmâ" mertebelerine işaret eder! "Zât"ı itibarıyla, "şey"in ayrı, "Esmâ"sı itibarıyla "şey"in aynı olan Allâh ismiyle işaret edilen; âlemlerden Ganî ve benzeri olmayandır! Bu yüzdendir ki, "şey"i ve fiillerini Esmâ'sıyla yaratan Allâh ismiyle işaret edilen, Kur'ân-ı Kerîm'de "BİZ" işaretini kullanmaktadır. "Şey"de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: "Şey"den söz ettiğimizde "şey"in zâtı derken onun varlığını oluşturan "Esmâ mertebesinden" söz ederiz. "Şey"in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur. Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır! Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, "vahiy" yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz! İşte bunu anlatmak sadedinde yolun sonu "hiç"likte biter, denmiştir!
... "HÛ'vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ"! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her "şey"in hakikatinin derûnu... Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce "haşyeti", sonucu olarak da "hiç"liği yaşatır ve bu yüzden de O'nun hakikatine erişilemez! "Basîretler ona ulaşmaz!" Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim "ALLÂH" dâhil tüm isimler "HÛ"ya bağlı geçer Kurân'da! "HU ALLAHu EHAD", "HU'ver Rahmanur Rahıym", "Hu'vel'Evvelu vel'Ahıru vez'Zahiru vel'Batın", "HU'vel Aliyyül Aziym", "HU'ves Semiy'ul Basıyr" ve Haşr Sûresi'nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki "HÛ" ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.
ER RAHMAN... "Allâh" ismiyle işaret edilenin, "zerre"lerin zâtını "Esmâ"sıyla ilminde "var" kılma özelliğine işaret eder. Bugünkü anlayışa göre "Kuantum Potansiyel"e işaret eder. Tüm yaratılmışların kaynağı olan potansiyeldir. "Esmâ mertebesi"nin adıdır! Her şey, "var"lığını "ilim ve irade" mertebesinde bu ismin işaret ettiği özellikle elde eder! "Er Rahmanu alel Arşisteva" (20. Tâhâ: 5) ve "Er Rahman; Allemel Kur'ân; Halekal İnsan; Allemehül beyan" (55. Rahman: 1-4) işaretleri gereği "ŞUUR"da açığa çıkan "Esmâ"nın hakikatidir! Rahmeti, o "şey"i ilminde "var"lığa getirmesidir! "Allâh Adem'i Rahman sûretinde halk etti" işareti "İnsan"ın, ilmî sûretinin Rahmaniyet özelliği yansıması üzere meydana getirildiğine işaret eder. Yani Esmâ mertebesinde bulunan özellikler ile! İnsan'ın, Zâtı itibarıyla kendini tanıyışı da Rahmaniyet'le ilgilidir... Bu nedenle "RAHMAN"a secdeyi müşrikler algılayamamıştır (25. Furkan: 60) ve "...Muhakkak ki şeytan Rahman'a âsi oldu." (19. Meryem: 44) âyetleri "İnsan"ın Zât'ının "Esmâ" hakikatinden meydana getirildiğine işaret eder! "İnsan"daki "Zâtî tecelli" de budur!
ER RAHIYM... "Rahman"daki sayısız özellikleri yoktan var kılan Rahıym özelliğidir! Potansiyeldeki özelliklerin seyrini oluşturma özelliğidir! Âlem sûretleri ile kendini seyir edendir! Bilinçli varlıkları, hakikatlerine erdirmek suretiyle; seyretmekte ve Esmâ'sı özellikleriyle yaşatmakta olanın, kendisi olduğu farkındalığıyla yaşatandır. "Ve kâne bil mu'miniyne Rahıyma = Hakikatine iman etmişlere Rahıym'dir" (33. Ahzâb: 43). Cennet diye işaret edilen yaşamın kaynağıdır. Melekî boyutun "var"lığını oluşturandır.
EL MELİK... Mülkü hükmünde olan Esmâ mertebesinde dilediğince şe'n alarak fiiller âlemi sûretlerinde tedbir edendir! "Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebeden açığa çıktığına işaret) Subhan'dır... O'na rücu ettirileceksiniz" (36. Yâsiyn: 83). Tek Melik'tir! Ortağı olmaz. Bunun farkındalığını yaşattığının kesin ve mutlak teslimiyet dışında bir hâli olmaz! İtiraz ve isyan hiç kalmaz! "Arşı istiva" diye anlatılan olayda önde gelen özelliktir diğer birkaç özellikle birlikte... "Semâlarda ve arzda her ne varsa; Melik, Kuddûs, Aziyz ve Hakiym olan (dilediği mânâları açığa çıkarması için onları yaratan) Allâh'ı (işlevleriyle) tespih etmedeler!" (62. Cumu'a: 1).
EL KUDDÛS... Yaratılmışlarda açığa çıkan özellik ve kavramlarla tanımlanmaktan, kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî! Tüm âlemleri Esmâ'sıyla yoktan "var" kılarken; onlarda açığa çıkan özelliklerle tanımlanıp sınırlanmaktan dahi berîdir.
ES SELÂM... Yaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere "İSLÂM"ın hazmını veren; Dar'üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahıym isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim - özelliktir! "Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahıym Rab'den "Selâm" sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!" (36. Yâsiyn: 58).
EL MU'MİN... Algılananın ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır, Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda "iman" olarak açığa çıkar. İman edenler şuurlarındaki bu farkındalıkla iman ederler; dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil! Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar. Vehim, kıyası kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken, iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır. Mu'min isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır; dolayısıyla da vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.
EL MÜHEYMİN... "Esmâ" mertebesinden açığa çıkanları kendi sistemi içinde koruyup sürdürendir (El hafizu ver Rakiybu ala külli şey)! Ayrıca, (emaneti) gözetip himaye eden, koruyan, emin, anlamlarına da gelir. "MÜHEYMİN"in türediği kök olan "el Emanet"in Kurân'daki fonksiyonel kullanılışı, semâların - arzın - dağların yüklenmekten imtina ettiği ve el Kurân'ın ikizi olan el İnsan'ın yüklendiği şeydir. Esas itibarıyla Esmâ mertebesi ilminin RUH adlı melek olarak şuuruna işaret eder. Ondan da yeryüzünde açığa çıkan insana yansır bu emanet! Yani, Hakikatinin, Esmâ özellikleri olduğu şuurunu yaşamak! Bu da Mu'min ismiyle ortak çalışır. RUH adlı melek (kuvve) dahi, Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız özelliklerine imanın kemâliyle Hayy ve Kayyum'dur! Çünkü o dahi "şe'n" olarak vücud sahibidir!
EL AZİYZ... Karşı konulmaz güç sahibi olarak, dilediğini uygulayan! Tüm âlemlerde dilediğini karşı çıkacak güç olmaksızın yerine getiren. Bu isim Rab ismiyle paralel çalışan bir isimdir. Rab özelliği Aziyz özelliğiyle hükmünü icra eder!
EL CEBBAR... Hükmü zorunlu olarak uygulamada olandır. Âlemler Cebbar'ın hükmü altında, dilenileni uygulamak zorundadır! Uygulamama gibi bir seçenekleri yoktur! Cebr, onların varoluş sistem ve özlerinden gelen bir şekilde açığa çıkar ve hükmünü yaşatır!
EL MÜTEKEBBİR... Mutlak BEN'lik O'na aittir! "Ben" diyen yalnızca kendisidir! Kim ben sözüyle kendisine varlık verirse; var oluşunun hakikatine ait "Ben"liği örtüp, göreceli benliğini ileri çıkarırsa, bunun sonucunu, yanmak suretiyle yaşar! Kibriyâ, O'nun vasfıdır.
EL HALİK... Mutlak TEK yaratan! Esmâ özellikleriyle birimleri "yok"ken "var" kılan! Halik'in "halk"ettiği her bir şeyin bir "hulk"u, yani yaratılış amacına göre bir huyu, ahlâkı (doğasına göre davranışı) vardır... Bu nedenle "tehalleku BiAhlakıllah = Allâh ahlâkı ile (Allâhça) ahlâklanın!" buyurulmuştur ki bunun anlamı; "Allâh Esmâ'sının özellikleriyle var olmuş olduğunuzun farkındalığıyla ve bunun gereğince yaşayın" demektir.
EL BARİ... Mikrodan makroya doğru her yarattığını kendine özgü program ve özellikle yaratırken, bütünsellikle de uyumlu olarak onu işlevlendiren. Bedendeki tüm organların birbiriyle ahenkli düzeni misali!
EL MUSAVVİR... Mânâları sûretler hâlinde açığa çıkarıp, algılayanda o sûretlerin algılanma mekanizmasını oluşturan.
EL ĞAFFAR... Kudret veya hikmetin gereği olarak oluşmuş noksanlıklarını fark edip, bunların sonuçlarından kurtulmayı irade edenlere, örtüleyiciliğini yaşatan. Bağışlayan.
EL KAHHAR... "Vahid" oluşunun sonucunu yaşatarak "izafî - göresel" benliklerin asla "var" olmadığını seyrettiren!
EL VEHHAB... Dilediğine karşılıksız ve "hak etme" kavramı devrede olmaksızın veren.
ER REZZAK... Hangi boyutta veya ortamda olursa olsun açığa çıkan birimin yaşamının devamı için gereken her türlü gıdayı veren.
EL FETTAH... Birimde açılım oluşturan. Hakikati fark ettirip seyrettiren; bunun sonucunda âlemlerde eksik, noksan, yanlış olmadığını müşahede ettiren. Görüş veya kullanım alanını açıp değerlendirme olanağını meydana getiren. Fark edilemeyeni fark ettirip değerlendirten!
EL ALİYM... "İlim" özelliği sebebiyle sınırsız sonsuz her şeyi ve her boyutu, her yönüyle Bilen!
EL KABIDZ... Tüm birimleri, onları oluşturan "Esmâ"sıyla hakikatleri yönünden kudret eliyle tutup hükmünü icra eden! İçe dönüklüğü yaşatan.
EL BASIT... Açıp yayan. Boyutsallıkları ve derin görüşü oluşturan.
EL HAFİDZ... Alçaltıcı. Hakikatinden uzak yaşamı oluşturucu! Evrensel boyuttaki "Esfeli sâfîliyn"i yaratıcı. "Kesret" müşahedesini oluşturan perdeliliği meydana getiren!
ER RAFİ'... Yükselten. Bilinçli birimi yatay veya dikey anlamda yükselterek hakikatini kavrama veya seyir anlamında yükselten.
EL MUİZZ... Dilediği birimde, izzeti oluşturan özelliği açığa çıkartarak, onu diğerlerine göre değerli kılan!
EL MÜZİLL... Dilediğinde zilleti zahir kılan! Zelil eden... İzzeti meydana getiren yakınlık özelliklerini yaşatmayarak, benlikle perdelenmenin yetersizlikleri içinde aşağılanmayı aşikâr kılan!
ES SEMİ'... Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerini her an algılamakta olan. Farkındalığı ve kavramayı yaşatan. Bunun sonucu olarak Basıyr ismi özelliğini tetikleyen!
EL BASIYR... Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir ile onlardan çıkanları değerlendirip, sonuçlarını oluşturan.
EL HAKEM... Hükmeden ve hükmü kesinlikle yerine gelen!
EL ADL... Ulûhiyetinin sonucu olarak açığa çıkardığı her Esmâ özelliğinin yaratış amacına göre hakkını veren. Haksızlık etmekten, zulüm etmekten münezzeh olan!
EL LATİYF... Yarattığının derûnunda ve varlığında gizli olan. Lütfu çok olan!
EL HABİYR... Açığa çıkan Esmâ özelliğinin "var"lığını, "Esmâ"sıyla meydana getiren olarak, onun durumundan haberi olan. Birime, kendisinden açığa çıkanla, ne mertebede anlayışa sahip olduğunu fark ettiren!
EL HALİYM... Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendirmeye alan.
EL AZİYM... Açığa çıkmış Esmâ özelliği olan hiçbir birimin, azametini kavrayamayacağı muhteşem büyüklük.
EL ĞAFÛR... Allâh Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahıymiyetin nimetlerine erdiren. Rahıym ismini tetikleyen!
EŞ ŞEKÛR... Verdiği nimeti çoğaltmak için o nimeti değerlendirten. Birimde verilen nimeti hakkıyla değerlendirerek "daha"sına açılmayı oluşturan. "Keriym" isminin özelliğini tetikler. Bu ismin özelliğinin kapalı kalması ise, birimi kendisine ulaşana karşı kapanmayı; o nimeti değerlendirmek yerine başka yönlere dönerek o nimetten perdelenmeyi yaşatır. Bu da "nankörlük" yani verileni değerlendirmemek olarak tanımlanır. Verilenin gerisinden mahrum kalma sonucunu doğurur. Nimetin ardı kesilir!
EL ALÎY... Yüce. Varlıkları Hakikat noktasından seyreden!
EL KEBİYR... Esmâ'sıyla yarattığı âlemlerinin büyüklüğü kavranamaz olan.
EL HAFİYZ... Âlemler içindekilerin varlığının korunması için onların gerekenlerini oluşturan.
EL MUKİYT... Hafiyz isminin özelliğinin oluşması için gerekli olan maddi veya manevî olarak nitelendirilen alt yapıyı oluşturup meydana getiren.
EL HASİYB... Birimselliğin devamı için yeterli olduğu gibi, birimden açığa çıkanların sonucunu yaşatan. Böylece sonsuza dek oluşumun akışını yaratmış olan!
EL CELİYL... Muhteşem kapsam ve mükemmeliyetiyle Efâl âleminde sultan!
EL KERİYM... Öylesine cömert ki, kendisini inkâr ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetlerini bağışlamakta. "OKU"mak yani "İKRA" ancak O'nun keremiyle bir birimde açığa çıkabilir. Her birimin hakikatinde yer almakta.
ER RAKIYB... Her birimi Esmâ'sıyla yarattığı için her an onunla olarak kontrol altında tutan.
EL MUCİYB... Kendisine olan yönelişlere mutlaka icabet ederek gereğini oluşturan!
EL VASİ'... Esmâ özellikleriyle tüm âlemleri kapsamış olan.
EL HAKİYM... İlminin kudretiyle açığa çıkmasını sebepler zincirine bağlayarak, nedenselliği oluşturan ve böylece kesret algılamasını oluşturan.
EL VEDUD... Cazibeyi, çekim gücünü yaratan. Salt karşılıksız, çıkar beklenmeyen sevgiyi var eden. Her sevenin, sevdiğinde sevdiği gerçekliktir!
EL MECİYD... Açığa çıkardığı muhteşem yaratış dolayısıyla şanının yüceliğini ortaya koyan!
EL BAİS... Sürekli yeni yaşam boyutlarına dönüştüren! "Her an yeni bir şe'nde" oluşun mekanizması olarak sürekli yeni bir hâl yaşatan.
Bu özelliğin insanda açığa çıkışı itibarıyla... "AMENTU"da da yerini alan "Ba'sü ba'delMevt = ölüm akabindeki diriliş" anlamındadır... "Mutlaka siz, boyutlar değiştirerek o boyutların uygun bedenlerine dönüşeceksiniz!" (84. İnşikak: 19) âyetindeki işlev de bunu anlatır...
Ölümü TATMAK ve bunun devamı yeni bir yaşam hâline başlamak. Şu dünya (beden) yaşamımızda iken de bu bâ'slar mümkündür... Velâyet - Nübüvvet - Risâlet bâ'sları gibi! Ki, bunlarda dahi yeni bir yaşam mertebesi söz konusudur!
Tohumun kabuğunu çatlatıp mahsulünü açığa çıkarması gibi, ölü (bilkuvve - işlevsiz - nesnel) olanı bâ's edip dirilten, demektir. Açığa çıkana, yeni yaşam ortam veya boyutuna kavuşana göre, bir önceki ortama uygun yaşam bedeni "kabir" hükmündedir... "O Saat (vefat) muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur. Kesinlikle Allâh, kabirlerde (bedenleri içinde) olan nefsleri (bilinçleri) bâ's edecektir (yeni bir beden oluşturarak yaşamlarına devam ettirecektir)!" (22. Hac: 7)
EŞ ŞEHİYD... Varlığıyla varlığının şahidi olan. Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerinden varlığını seyredip açığa çıkanlara şehâdet eden! Şehâdet edilenin kendisinden gayrı olmadığını yaşatan.
EL HAKK... Apaçık ortada olan Mutlak Hakikat! Açığa çıkan tüm işlevlerin hakikati ve kaynağı!
EL VEKİYL... Açığa çıkan her birimin işlevinin gereğini yerine getirmek için gerekeni yapan. Bunun idrakıyla kendisine tevekkül edene sahip çıkarak, onun için en hayırlı sonucu oluşturan. Hakikatindeki el Vekiyl isminin özelliğine iman eden, Allâh'ın tüm isimlerine (tüm kuvvelerine) de iman etmiş olur! Halifelik sırrının kaynağı bir isimdir!
EL KAVİYY... Kudreti kuvveye dönüştürerek varlığın oluşmasını sağlayan ve onlardaki kuvveleri oluşturan. Melekî boyutu meydana getiren.
EL METİYN... Tüm Efâl âlemini ayakta tutan. Metîn... Sağlamlığı oluşturan. Metanet, direnç veren!
EL VELİYY... Birimde kendi hakikatini tanıma ve gereğini yaşama özelliğini açığa çıkaran. Velâyetin ve onun kapsamındaki üst düzey yaşam özellikleri olan Risâlet ve Nübüvvetin kaynağı. Velâyetin en üst mertebesi olan Risâlet ve bir altı olan Nübüvvet kemâlâtını irsâl eden. Risâlet kemâlâtının zuhuru sonsuza dek geçerli ve işlevli iken, Nübüvet kemâlâtının işlevi yalnızca dünya yaşamında geçerlidir. Nebi, âhiret yaşamında da o kemâlâtla yaşar, ancak işlevi bitmiştir dışa dönük olarak! Risâlet işlevi ise velâyet getirisi üzere devam eder sonsuza dek, velîlerdeki gibi.
EL HAMİYD... Açığa çıkardığı evrensel kemâlâtı "Veliyy" ismi kapsamında açığa çıkardığı âlem sûretlerince seyredip değerlendirendir! Hamd yalnızca kendisine aittir!
EL MUHSIY... TEK'likteki çokluk sûretlerini makrodan mikroya tek tek tüm özellikleriyle yaratan.
EL MUBDİ'... Yaratılmışları, eşi benzeri olmayan kendine özgü özellikler bütünü olarak âlemlerde açığa çıkaran.
EL MUIYD... Aslına rücu edenleri yeni bir yaşam boyutunda hayata döndüren.
EL MUHYİ... İHYA eden. Hayata kavuşturan. İlim yaşantısıyla hakikati müşahede ederek yaşamını sürdürmeyi oluşturan.
EL MUMİT... Ölümü tattıran... Bir yaşam boyutundan diğer yaşam boyutuna geçirten!
EL HAYY... Esmâ âleminin kaynağı! Tüm isim özelliklerinin hayatını veren, varlığını oluşturan. Evrensel enerjinin kaynağı; enerjinin hakikati!
EL KAYYUM... Hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın kendi vasıflarıyla varlığını kaîm kılan. Var olan her şey kendisiyle kaîm olan.
EL VACİD... Özellikleri âdeta taşan... Her dilediğini var eden. Tüm yaratışına rağmen hiçbir şeyi eksilmeyen!
EL MACİD... Kerem ve ihsanının sınırsızlığının getirdiği şan ve yücelik sahibi!
EL VAHİD... Vahid ül AHAD... Sayısal çokluk kabul etmez TEK! Cüzlere bölünmemiş ve cüzlerden oluşmamış; panteizm anlamına gelmeyen Bir! Çokluk kavramının düştüğü, "yok"luğa kavuştuğu, hiçbir fikir ve düşüncenin ayak basamadığı TEK!
ES SAMED... Som, salt TEK! Çokluk kavramından münezzeh! Çok özelliğin birleşmesinden oluşmamış! Ve dahi sınır kavramından berî olan TEK'lik sahibi. Hiçbir şeye muhtaciyeti söz konusu olmayan TEK'illik. Hadîs-î şerîf'te şöyle tanımlanmıştır: "Es Samedülleziy la cevfe fiyhi = Samed odur ki, onda boşluk yoktur (SOM, SALT)!"
EL KAADİR... İlmindekileri kudretiyle bir nedenselliğe dayanmaksızın yaratıp seyreden! Bu hususta asla sınırlanmayan!
EL MUKTEDİR... Kudretiyle izhar ettiği tüm varlıkta iktidarı, tedbir ve tasarrufu geçerli olan mutlak - işlevsel kudret sahibi.
EL MUKADDİM... Yaratış amacına göre açığa çıkaracağı Esmâ özelliğine öncelik veren.
EL MUAHHİR... Yarattığında açığa çıkacak olanı Hakiym isminin gereğince erteleyen.
EL EVVEL... Yaratılmış olanın başı, ilk Hâli olan Esmâ Hakikati.
EL ÂHİR... Yaratılmış olanın sonsuza dek bir sonrası.
EZ ZÂHİR... Apaçık ortada olan, Esmâ özelliğiyle algılanmakta olan!
EL BÂTIN... Apaçık ortada olanın algılanamayanı ve Gaybın hakikati. (Evvel Âhir Zâhir Bâtın, HÛ'dur!)
EL VALİY... Hükmüne göre yöneten.
EL MÜTEALİY... Sonsuz sınırsız yüce; yüceliği her şeye yaygın! Âlemlerdeki hiçbir akıl ve idrakın kapsamıyla, hiçbir fıtratın mahiyet ve yansıtıcılığıyla sınırlanmayan yücelik sahibi.
EL BERR... Fıtratların gereğini kolaylaştırarak oluşmasını sağlayan! Bu konuda vaatlerini yerine getiren.
ET TEVVAB... Hak ve hakikati algılatıp kavratarak, o birimin kendi hakikatine dönüşünü oluşturan. Tövbeyi yaşatır. Yani, birime yaptığı yanlışlardan dönmeyi ve verdiği zararları gidermeyi nasip eder. Bu isim özelliği açığa çıktığında Rahıym isminin özelliğini tetikler. Sonuçta kişinin hakikatinin getirisi olan güzellikleri ve müşahedeyi yaşatır.
EL MÜNTEKIM... Birimdeki, hakikatini yaşamasına engel olan davranışlarının sonuçlarını yaşatan! "Züntikam", açığa çıkanın sonucunu, hak ettiğini yaşatmaktır. Allâh, intikam almak gibi duygularla vasıflanmaktan münezzehtir! "Şediyd ül 'Ikab" ile birlikte kullanıldığında, "Hakikatinin gereğini yaşamaya ters düşen düşünce ve davranışların sonucunu en sert ve keskin bir biçimde yaşatan" anlamına gelir.
EL AFÜVV... Şirk dışında işlenmiş bütün suçların tövbesini kabul edip, affedendir. Şirk hâli yaşamında bu ismin özelliği açığa çıkmaz. Burada fark edilmesi önemli konu şudur. Suçun affı demek, o kişinin af öncesi yaşantısındaki kayıplarının geri kazanılması demek değildir. Geçmişin telâfisi ve kazası yoktur Sünnetullah'ta!
ER RAUF... Çok şefkatli, acıyan; kendisine yönelenleri, onlara zarar verip sıkıntıya sokacak davranışlardan koruyan, uzaklaştıran.
EL MALİK'ÜL MÜLK... Mülkünde dilediğini tedbir edip, hiçbir birime hesap verme kavramı olmadan dilediğini uygulayan.
"De ki: 'Mülkün Mâlik'i olan Allâh'ım... Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziyz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Kesinlikle Sen her şeye Kaadir'sin.'" (3. Âl-u İmrân: 26)
ZÜL'CELALİ VEL'İKRAM... Celal'iyle açığa çıkardığına "yok"tan var olmuşluğunu kavratarak "yokluğunu" yaşatıp; İkram'ıyla, Esmâ kuvvelerinin kendisinde açığa çıkışını seyrettirerek Bekâ'yı yaşatır.
EL MUKSIT... Ulûhiyeti gereği olarak, her yaratılmışa yaratılış amacına göre hak ettiğini vermek suretiyle adaletini uygular.
EL CAMİ'... Tüm varlığı "çok boyutlu tek kare resim" olarak ilminde topluca seyreden. Yaratılmışları, yaratılış amaç ve işlevleri doğrultusunda toplayan!
EL ĞANİYY... Esmâ'sının işaret ettiği özelliklerle sınırlanıp kayıtlanmayan ve o vasıflarla etiketlenmekten dahi münezzeh olan; "Ekberiyeti" dolayısıyla! Esmâ'sıyla sayısız sınırsız zengin olan!
EL MUĞNİY... Dilediğini, başkalarından mustağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. "Fakr"ın sonucu olan Bekâ'nın güzelliklerini hibe eden... "Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr - "yok"lukta) bulup da zenginliğe ("gına"ya - Bekâ'ya) kavuşturmadık mı (El Ganî kulu yapmadık mı, Âlemlerden Ganî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)?" (93. Duha: 8)... "Muhakkak ki 'HÛ'dur ganî eden de fakir kılan da." (53. Necm: 48)
EL MANİ'... Hak etmeyene, hak etmediğine erişmesine engel yaratan!
ED DARR... Birimlerin sıkılıp bunalarak kendine dönmesi için çeşitli azap veren hâlleri (hastalık, çile, belâ) yaşatan!
EN NAFİ'... Hayra erişmeye vesile olacak yararlı düşünce ve fiilleri hatıra getirip gereğini uygulatan.
EN NUR... Her şeyin hakikati olan İlim! Her şeyin aslı Nur'dur, demek; her şey ilimden ibarettir, İlmullah'ta demektir. Hayat, ilimle vardır. İlim sahipleri Hayy'dır; diridir! İlmi olmayan ise, yaşayan ölüdür.
EL HADİY... Hakikate erdiren... Hakikatin gereğini yaşatan! Hakk'ı dillendirten! Hakikate yönlendiren!
EL BEDİY'... Eşi benzeri olmayan güzellikte olup, güzellikleri yaratan! Türleri ve varlıkları herhangi bir örneğe dayanmayan şekilde kendilerine özgü özelliklerle yaratan.
EL BAKIY... Zaman kavramsız, yalnızca var olan.
EL VARİS... Sahibi olduklarını geride bırakarak dönüşenlerin, arkada bıraktıklarının sahibi olarak çeşitli isimlerle açığa çıkan! Bir tükenişin ardından yeni bir yapıyla devam eden.
ER REŞİYD... Rüşde erdiren! Birimin hakikatini fark etmesinin sonucu olarak olgunlaşmasını yaratan ve yaşatan!
ES SABUR... "Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı; (arz) üzerinde hiçbir DABBE (insan değil insan bedeni) bırakmazdı! Fakat onları hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor... Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler" (16. Nahl: 61) Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan. Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabur özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!
SON HATIRLATMA
Elbette ki "Allâh" ismiyle işaret edilen "EKBER"in "Esmâ ül Hüsnâ"sının anlamları bu kadar dar kapsamlı değildir! Bu yüzdendir ki, uzun yıllardır bu konuya hiç girmemiştim. Çünkü bu konunun hakkının verilmesi muhaldir - olanaksızdır! "Yansımalar" dolayısıyla bu konuya girmek zorunda kaldım. Rabbimden bağışlanma dilerim. Bu konuda nice eserler yazılmıştır. Biz bugünkü bakış açımız yönünden kısa ve akılda kalabilecek şekilde konuyu ele aldık. Belki deryadan bir damla sudur bu konudaki anlattıklarımız!
"SubhanAllâhi amma yasıfun!"
Bu çalışmamıza nokta koymadan, şu mutlak gerçeği bir kere daha vurgulayalım. Bütün bu açıkladıklarımız ve yazdıklarımız, kişinin kendisini, bedensellikten ve "ben"likten arındırdıktan sonra, "şuurda seyir" boyutunda yaşanacak olan şeylerdir. Bu arınma - tezkiye olmadan, kişinin, bilgileri edinip tekrarlaması bir bilgisayarın tekrarlamasından farklı bir sonucu asla yaşatmaz! Tasavvuf, dedi-kodu olmayıp bir yaşantıdır! Gıybet veya dedikoduyla ömür tüketen, şeytanın süslü gösterdiği amelle kendini avutandır. Kişinin bu bilgileri yaşamasının açık teyidi ise, onun için "yanma"nın kesinlikle bitmiş olup; hiçbir şeyin veya olayın onu üzüp kapsamamasıdır! Kişide şartlanmaların getirdiği değer yargılarına dayalı duygusallık yaşamı ve buna dayalı davranışlar olduğu sürece, o beşeriyetinin kemâlini yaşayan bir birim olarak ve yaptıklarının sonucunu yaşamaya devam ederek ölümsüzlük boyutuna geçer.
Bilgi uygulamak içindir. Uygulanmayan ilim, insanın sırtındaki yüktür, farkındalığıyla işe kendimizden başlayalım.
Gecenin sonucunda kendimize şu soruyu soralım:
Bilgimize göre, gece uykuda geri dönüşü olmayan yolculuğa hazır mıyız? Dünyada bizi "yakan" olaylar bitti mi? Huzurlu, mutlu "kulluğu" yaşıyor muyuz? Cevap evetse ne mutlu! Değilse, yarına çok iş var demektir. Bu durumda sabah kalktığımızda, bu gece yatarken mutlu ve hazır olarak yatmak için neler yapmalıyım; diye düşünmemiz gerekmez mi?
Sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi geride bırakarak gideceğimizin idrakı içinde günü değerlendirebiliyorsak şükürler olsun.
Ves Selâm.
"Allâh ilminden yansımalarla KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ" isimli çalışmamda emeği geçen, ilminden yararlandığım değerli âlim ve hâl ehli İstanbul CERRAH MEHMET PAŞA Camii İmamı muhterem Hasan GÜLER Hocamıza huzurlarınızda teşekkürlerimi sunarım.
AHMED HULÛSİ
03 Şubat 2009
North Carolina, USA
KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ
İndirmek için tıklayınız
EL ESMÂ ÜL HÜSNÂ - SES   EL ESMÂ ÜL HÜSNÂ - EBOOK   EL ESMÂ ÜL HÜSNÂ - PDF
Yazdırmak için tıklayınız

NİÇİN "DATA"?

 
ALLÂH hakkında
NİÇİN "DATA"?
Seyre girdik... Seyredebildiğimizce...
Paylaşmaya çalıştık, dilimiz döndüğünce...
Ama yazdıklarım için "çok ağır ve derin konular, bu kadarına ne gerek var" dendi!.. Oysa, ben derin konulara henüz girmemiştim!.. Belki, derin konulara geçiş için hazırlık aşamasındaki bazı temel ön bilgileri oturtmaya çalışmaktaydım. Önce işin "hakikati" kavranmalıydı ki, sonra işin "marifeti"ne sıra gelsin; "Esmâ mertebesinin" hangi kanunlara veya sisteme göre "çok boyutlu tek kare resim olarak" seyri oluşuyor bilinsin... Demek ki bu konulara ve de KİTABIMIZ yani "Muhteşem BİLGİ KAYNAĞI" Kur’ân-ı Kerîm’in işaretlerinin açılımına bu anlayışlar doğrultusunda daha hiç gerek yok!.. Çünkü onlar, gerçekten çok derin! Size bu derinlik hakkında sadece bir örnek vermek istiyorum.
Önce âlim anlayışıyla bir âyet meâli:
"Vechini hanîf olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allâh’a şirk koşmaksızın, doğru iman işlevselliğiyle) o tek Din’e doğrult! O Allâh fıtratı’na ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Allâh yaratışına tebdil (bedel) yoktur (fıtrat değişmez; açığa çıkarmayı dilediği özelliktir, özel bir ismi ve kemâlâtı vardır)... İşte bu (hanîflik tabanlı fıtrat dini), Din-i Kayyim’dir (hep payidar, daim geçerli Sistem’dir)... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler." (30.Rûm: 30)
Şimdi de bu âyetin bizim seyrimize göre anlamı:
"Vechini" (holografik gerçeklik temelinde, hakikatindeki Esmâ mertebesi noktanı, ki varlığın o noktadan projekte olmaktadır) Hanîf olarak (varlıkta ikinci bir yaratıcı düşünmeksizin) O TEK DİN’e (TEK bir yaratış sistemine –Esmâ mertebesinin "çok boyutlu tek kare resim" seyrine– yönelt!.. O Allâh fıtratına (Allâh’ın Esmâ’sının işaret ettiği özelliklerle tüm varlığı holografik gerçeklik sistemiyle programlı olarak var edişine) ki insanları da bu sistem üzerine (varlıklarında hakikat noktası mevcut olarak ve o noktanın projeksiyonu olarak) yaratmıştır.
İşte bu (her birimin kendi hakikat noktasından –Rubûbiyet mertebesinden– projekte olarak var oluşu) DİN-İ KAYYİM’dir (her an ve ebeden geçerli sistemdir). Fakat insanların çoğunluğu bilmezler!"
"Vech", varlığın algılanan sûretinin derûnundaki hakikat noktasıdır ki "ne yana dönersen Vechullâhı görürsün" uyarısı buna işaret eder. "Hanîflik" TEK bir dışında ikinci bir varlık kabul etmemektir. "Fıtrat", varlığın oluşturulma programıdır; seyrimizdeki tespite göre. Allâhu âlem!
Bu tür açılımlar çok derin nitelendiğine göre, artık bundan sonrası için, Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi, "Bilenler bilmeyenlere anlatsın" deyip, yazıları kesmek en doğrusu... Ya da konuları hafifletmek lazım... Öyle yapalım öyleyse...
Daha düne kadar, insanlar Güneş’in, Dünya’nın etrafında döndüğünü; Dünya’nın, evrenin merkezi olduğunu; bir madde âlem, bir de madde olmayan âlemler olduğunu kabulleniyorlardı. Şekilcilik, maddecilik, gardıropçuluk tüm toplumları her yönden teslim almıştı!
İnsan; yiyen, içen, seks yapan ve bu arada bu tür anlayışa göre şekillenen inançlar doğrultusunda gökteki tanrıya da tapınırsa, onun gözüne girip cennetine sokulacak bir varlık olarak kabulleniliyordu.
Bugün sanki çok mu farklı diyeceksiniz belki... Maalesef, ekseriyet bundan pek farklı görünmüyor bugün de! Bu sebeple, diğer eserlerimizi değerlendirerek belirli bir düzeyde birikim edinemeyenlerin, son yazılarımızı kavrayabilmeleri hayli güçleşmiş görünmektedir...
Rasûlullâh aleyhisselâm yanlış anlaşıldı çoğunluk tarafından; asansörle, kanatlı atla yanına gidilen bir tanrıya inanmamızı istediği kabul ediliyor... Günde beş defa gökte bir yerden bizi seyreden tanrının huzuruna çıkılıyor! Günde beş defa huzuruna çıkıp tapınan ve tapınmayanların hesabını tutuyor gökte bir yerden bizi seyrederken... Ya da yılda bir ay açlık ve susuzlukla sınıyor kendisine inananları...
Neyse; gerisini çok iyi biliyor, çevrenizde seyrediyorsunuz...
Kesin bir gerçek var ki... Mecazlardan hakikate uzanabilmek için, beynin mutlaka yeni açılımlar kazanması ve bilmediklerini fark etmesi gerekir. Bunu da eskiyi tekrarlayarak elde edemezsiniz!
Bildiğiniz kelimelerle bilmediklerinizi anlamaya çalışırsanız bunu çok ama çok zor başarırsınız!
Yeni bir anlayış için yeni bir kelime gerekir beyin çalışmasında. Böylece de beyindeki eski bazı girdiler, o kelime çevresinde yeni gelen verilerle birlikte yeni bir bütünlük sağlayarak yeni bir kavrayış getirir.
Aksi takdirde, beynin çalışma yapısı gereği, kelime ve isimlere karşılık, hep, ilk algılandıkları anki kavramlar değerlendirilir, onlara uygun imajlar oluşturulur!
Mesela, daha okula yeni başladığınız yıllarda, "nokta" kelimesi bir imlâ işareti olarak " . " şeklinde kayda girmiştir beyninizde... Şimdi ne kadar tasavvufî anlayıştaki "NOKTA"dan söz edilerek işaret yollu bir şey anlatılmaya çalışılırsa çalışılsın, bu kelimenin geçtiği her yerde, ister istemez " . " tasavvuru beyninizde canlanacaktır. Ama küçük, ama çok büyük bir " . " !
Eğer bu misalle bir şeyler anlatabildiysem, buna göre, bildiğiniz pek çok tasavvufî tâbire karşılık içinde bulunduğunuz durumu genişletebilirsiniz.
Beynin bu çalışma sistemini bildiğimizden dolayı biz, ilk olarak "ALLÂH ismiyle işaret edilen" tanımlamasıyla "ezberleri bozma" çalışmasına başlamıştık...
O, hiçbir insan veya yaratılmışın hayal veya tasavvurunun, havsalasının alamayacağı, "ALLÂH" ismiyle işaret edilen!..
O öyle bir "Allâh" ismiyle işaret edilen ki, "İLMİ"indeki "DATA"larından bir "DATA"da "Esmâ"sıyla, "Hakikat-i Muhammedî"yi irsâl eylemiş, O’nunla "Esmâ"sını seyreylemiş!
"ESMÂ" kısaca "isimler" demektir. Yani, "Esmâ" kelimesiyle "ALLÂH" adıyla işaret edilene ait olarak bildirilmiş çeşitli "ÖZELLİKLER"e işaret edilir...
Bu "özellikler", ayrı ayrı şeyler olmayıp; TEK BİR varlıkta bulunan, değişik işlevlerin açığa çıkmasına kaynak olan özelliklerdir.
İşte "Esmâ mertebesi" denildiğinde, sayısız özellikler sahibi TEK’ten söz edilir. "Es Samed, el Vâhid"gibi tanımlamalar bu "TEK"liğe işaret ederler.
TEK’in kendisinden her "AN" açığa çıkan (irsâl olan) sayısız özelliklerinden "münezzeh" oluşuna işaret etmek muradıyla, bu konuları işlerken yeni bir ezber bozucu olarak da "veri" veya "henüz işlenmemiş salt bilgi" anlamına gelen "DATA" tâbirini kullandık... Birçoklarına yabancı gelse de, aslında "data" tâbiri, günümüzde batılı pek çok araştırmacı bilim adamının yayınladığı eserlerinde, evrenin özündeki, onu meydana getiren "bilgi" anlamına yaygın biçimde kullanılmaktadır.
Bize göre, bazı yanlış anlamaları en kısa yoldan ortadan kaldıracak bir çözümdür bu... Zira, "Ulûhiyet"i dolayısıyla "ALLÂH" adıyla işaret edilmesi ve her mertebede Kendisinin gayrı olmayışı, pek çok kişinin zannında, "Esmâ mertebesinin" bir tür "tanrı-ilâh" şeklinde anlaşılmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, hem şartlanmışlıklar ötesinde beyinlerde yeni açılımlar sağlaması bakımından hem de din bilgisinin modern bilimsel veriler ışığında hayalden uzak, güncel verilerle gerçekçi biçimde değerlendirilmesi ve doğru anlaşılabilmesi bakımından önemlidir bu yeni açılım!
Ne var ki geçmişte ve günümüzde bu konuda belirli bir temele sahip olmayan pek çok kişi hayrete düşmüş; "Esmâ" mertebesini "Allâh’ın Zâtı" sanmıştır. Ve dahi sanılmıştır ki, varlığını "Esmâ" mertebesinden Rubûbiyet hakikatine dayalı bir şekilde alması hasebiyle, nefs-birim, "ALLÂH" adıyla işaret edilendir; her şey "ALLÂH"tır!!!
Heyhât!.. Bu tür zanlar hep o "tanrı" varsayımlarının ürünleridir...
Oysa... "ALLÂH", "ALLÂH"tır... Evren içre evrenler ve bilinen bilinmeyen her şey yalnızca bir "AN" içre "var" olup, sonrasında "yok" olan tek bir tecelli içinde yer alan bir figürden başka bir şey değildir!
"Kaldır başını göğe bak; sonra bir daha kaldır başını göğe bak..." diye uyarır Kur’ân.
Kaldıramıyorsan başını göğün sonsuzluğuna, önündeki TV ekranından, bilgisayarının monitöründen bak; galaksilerin, evrenin sonsuzluğunu hissetmeye çalış!
Bu muhteşem sonsuzluk ifade eden yaratış mucizesi içinde, Dünya’nın da, Berzahın da, cehennemin de, cennetin de bir hiç mesabesinde kaldığını düşünebilen; "her şey Allâh’tır!" diyebilir mi hiç?
Evet, "DATA" ismiyle işaret ettiğimiz, öyle bir "GERÇEKLİK"tir ki, İlmi, "ZÂT"ın ilminden gelir; "Esmâ"sı, yani sayısız isimlerle işaret edilen varlığındaki özelliklerin sonucu, dilemesiyle açığa çıkar her "AN" yeni bir "şan" şeklinde "çok boyutlu tek kare resim" olarak...
"DATA"yı biraz daha açıklamaya çalışırsak, diyebiliriz ki, açığa çıkmamış hâliyle "Esmâ mertebesi"!
Şu anlatımla biraz daha açmaya çalışayım:
Bir an "var" olup, bir an sonra "yok" olan "çok boyutlu tek kare resim" dediğimiz Esmâ tecellisini düşünüp hissetmeye çalışın... Bir an "var", sonra "yok"!.. İşte tam bu noktada durun! O "yok" oluş anında, hiçbir Esmâ özelliği açığa çıkmamış "mutlak yokluk" hâli... Ama, "var" oluş anında ortaya çıkan tüm Esmâ’yı da kendi varlığında barındıran bir yokluk hâli! "DATA" kelimesiyle işaret etmeye çalıştığımız bu... (Araştırmacı bilim adamlarının bir kısmı buna "hâl", "durum" anlamlarına gelen "state" tâbirini de kullanmaktadırlar batıda...)
"Âmâ" mertebesi denerek "DATA"nın işte bu hâli kastediliyor gerçekte müşahedemize göre. Yani, "Esmâ mertebesi" diye işaret edilen özelliklerin açığa çıkmamış, görünmez, karanlıkta olduğu "AN"! (Hâlbuki şartlanmamıza göre "âmâ" denince "kör, göremeyen" diye bir kavram düşünürüz...)
"Rabbimiz biz yaratılmazdan önce neredeydi?" sorusuna, "Altında ve üstünde hava olmayan âmâda idi!" açıklamasını hatırlayın!
İşte "NOKTA" ismiyle işaret edilmiş olanı "DATA" diye adlandırdığımızda; "Hakikat-i Muhammedî" veya "İNSAN" veya "El İnsan-ı Kâmil" isimleriyle "Esmâ" mertebesi anlatılmak istenmiştir.
Ne var ki burada dikkat edilmesi gereken çok ince ve hassas bir nokta söz konusudur!
DİKKAT!
Bu konuda beyin, verilerini değerlendirirken, kelimeler esfeli sâfîliyni şartları yüzünden kayma yapıp, yanlış fikirler de üretebilir. Şöyle ki, beyin, çalışma sistemi gereği, her fikri, tasavvur dediğimiz "imgeleme" işlevi sonucunda, bilinçte açığa çıkartmaktadır. Bu yüzden de kafanızda düşündüğünüz her fikir bir şekille sûretlenir. Oysa, "Hakikat" sûretsizdir! Sûret, "hakikat"in değil, sizin algı biçiminizin bir ürünüdür.
İşte bu hassas nokta yüzündendir ki bu konu, yanlış bir değerlendirmeyle şu şekilde anlaşılmamalıdır:
"DATA vardır "Esmâ mertebesi" olan... Ama bu "DATA"gibi sayısız "DATA"lar vardır "İLMULLÂH"ta... Bu "DATA" da o "İLMULLÂH"taki sayısız "DATA"lar okyanusunda yüzmekteolan "DATA"lardan bir "DATA"dır!"
Hayır, anlatılmak istenen gerçek asla bu değil!
"ULÛHİYET"iyle "İLMİ"ndeki "DATA"ları kapsayan; "El VASİ"den hareketle düşünebildiğimiz; "ALLÂH" ismiyle işaret      edilen,   "DATA"nın "AHADİYET"inden     açılan   kapının bâtınıdır, derûnudur. O’ndan "ayrı" bir şey değil! Ne var ki, bu "DATA"ya "aynı"lık yani "tümüyle O’dur"luk vermez. Belki hem "aynı"dır, hem "ayrı"!
"Aynı"dır, çünkü ayrı bir varlık değildir!.. "Ayrı"dır,"ALLÂH" adıyla işaret edilen, "DATA"da "İLMİ"ne GÖRE zâhir kıldığıyla tanımlanmaktan münezzehtir!
(Bir işaret: Zâhir kılmak ne demek? "Zâhir Bâtındır" ve dahi aynı şeydir ise "Ruhlarınız bedenlerinizdir..." uyarısı nasıl kavranır?)
"İlmiyle" işareti, "DATA" veya "NOKTA"nın "ZÂT"ına işaret ederken; "ilmini" diyerek "Esmâ"sının özellikleri; "ilminde" derken de bu "seyir"in "vehim nûrundan" meydana gelmişliği anlatılmak istenir düşünsel seyrimize göre.
Algılanan ya da algılanamayan, bildirilen veya bildirilmemiş olan her şey, varlığını "Allâh" ismiyle işaret edilenin "ULÛHİYET"inden aldığı içindir ki; "ULÛHİYET" kapsamı dışında hiçbir şey olmadığı içindir ki; "Esmâ" mertebesine "ALLÂH" denmiş; "Sen atmadın atan ALLÂH’tı" buyrulmuştur! "Teşbih" tâbiri, gerçeklerin işte bu tür anlatımına işaret sadedinde kullanılmıştır.
Öte yandan, "ALLÂH İLMİ"nde bir "NOKTA" olan "DATA" gibi sayısız "DATA"ların varlığı, "Zâtî ilim" tecellisine mazhar olanlarca bildirilmektedir! Ki bu da, olayın "tenzih" yanına işaret eder.
ALLÂHU EKBER!
"Allâh’ı hakkıyla takdir edemediler..." (6.En’âm:91)
Bu hakikatleri seyre girdik... Seyredebildiğimizce... Paylaşmaya çalıştık karşılıksız olarak sizlerle, dilimiz
döndüğünce...
Ne var ki ardından sorular yağmurlar gibi yağdı, biz yazdıkça...
"Allâh ‘DATA’ mı?" diyenden; "Allâh sıfatlarını inkâr mı ediyorsun?" diyene kadar! Kimi diyor, "DİN’i somutlaştırdın"; kimi diyor "Herkesin gördüğü varlığı yok sayıyorsun, sen yoksan bunları yazan kim?"
Ortada gerçekte TEK bir realite var!..
Bu hakikat, geçmişte mecaz ve işaretlerle anlatılmaya çalışılmış... Bugün ise aynı realiteye, bilimsel veya bilimsellikten yola çıkan teorik yaklaşımlar söz konusu...
Biz yazılarımızda, geçmişin deyimleriyle konuya açıklık getirmek istediğimizde, çağın bilimlerini esas alanlar, "Ne diyorsun anlamıyoruz, şunu anlayacağımız gibi anlat" diyorlar... Çağın bilimselliğinin verilerinden yola çıkarak anlatmaya başladığımızda da, bu defa tasavvufun geçmişteki mecazlarını esas alanlar, "Ne uyduruyorsun, biz geçmişte kimseden duymadık bunları" diyorlar. Sanki geçmişte, bugün açıkladığımız veriler, çağdaş bilimsel tespitler vardı da, onlar bunu önemsemediler ve açıklamadılar!!!
Yazılarda her iki bakış ve deyimleri meczettiğimizde ise, bu kez iki tarafta yaygarayı basıyor, "Ne diyorsun, şunu anlayacağımız dille anlatsana" diyorlar...
İşte bu yüzdendir ki...
EZBER BOZMAK, beyinleri sorgulamaya, düşünmeye mecbur bırakmak için "DATA" dedim...
Evet... Gelelim günün sorusuna... Her an yeni bir "şan" sonucu "var" olup, akabinde "yok" olan; "DATA" indînde "çok boyutlu tek kare resim" olan yapı, hangi özellik dolayısıyladır ki, hep birbirini takip eder şekilde sanki senaryonun gereği çekilmiş filmin kareleri gibi birbirini takip etmektedir? Yani, "Allâh her an yeni bir şandadır" hükmü, nasıl olup da birbirini izler olaylar şeklinde tezahür etmektedir?
Bu tür bütün soruların cevapları hep "Esmâ" mertebesinde aranmalıdır! Çünkü tek kaynak orası...
Ama, şartlanma yollu edindiğiniz isimlerin anlamlarını bir yana koyarak. Yani, beşerî değer yargılarınıza göre o isimlere verdiğiniz anlamları bir yana koyarak! Zira o size ezberletilen, şartlanma yollu edindiğiniz anlamlar burada geçer akçe olmaz! O anlamlar, beşerin et-kemikli madde dünyasına göre, insan gibi düşünen ötedeki bir tanrı varsayımına göre anlatımlardır! Oysa, "Esmâ" dediğimiz "isimler", insan gibi düşünen, insan gibi özellikleri olan ötedeki bir tanrının değil, ismi "Allâh" olanın özelliklerine işaret eden isimlerdir...
İşte size bir örnek: "Esmâ ül Hüsnâ"dan "El HASİYB" ismini hatırlayın...
İşte "Esmâ mertebesi"nde var olan bu ismin işaret ettiği özellik, tüm "çok boyutlu tek kare"lerin, birbirinin sonucu olarak oluşmasını ve dolayısıyla birbirini izleyen bir seyir takip etmesini sağlayan, yani "sebep-sonuç" dediğimiz ilişkiyi doğuran temel özelliktir. Mikrodan makroya her birim ve yapı bir sonraki anda, bir önceki anda kendisinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşar!.. Bugünün,dünün sonucudur! İster beğen, ister beğenme, istersen de pişman ol!
Bu durum da, her an yeni bir "şan"da oluş olarak anlatılır ki aslında "küll" denen "tümel"in, TEKİL bir varoluş dönüşümünden başka bir şey değildir. (Bunu hissedebilmek için, seyredebilmek için eskilerin tâbiriyle "kalp gözüyle", önce mekânsız ve şekilsiz görme özelliği açığa çıkmalıdır...)
Bu isimlerin işaret ettiği TEK’teki özellikleri, beşerin dünyasındaki olay ve ölçülerle değerlendirmek çok büyük bir gaflet olup; sonuçta bilinci bir "tanrı-ilâh" anlayışına hapseder! "Seriy’ul Hisab" (hesabı anında gören) mecazı, toplumların şartlandırıldığı beşerî mânâda karşılıklı bir "hesaba çekme" olayına değil, TEK’in Evrensel Sistemi’nin işleyiş mekanizmasındaki bir özelliğe işaret eder; tıpkı Esmâ’dan her bir isim gibi!
"Esmâ" mertebesini ve "her an yeni bir şan alış" sonuçlarını, kendini maddeden ibaret sanan beşerin dünyasına GÖRE yapılmış olan tarif veya tanımlamalar düzeyinde değerlendirmeye kalkışmak, ancak perdelilik yaşamı için yaratılmış olmanın bir sonucudur...
Burada fark edilmesi ve kavranılması zorunlu çok önemli bir konu var:
Beynin çalışma sistemi!
Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde kabulünü oluşturuyor insanlarda... Oysa "beyin" kelimesiyle tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibarıyla "ruhlar âlemine" ait bir yapıdır! ("Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir" hadisi ve "Zâhir Bâtındır" uyarısı)... Bu yüzden de, ister kendi "ikizi"ni deyin, ister "ruh"unu deyin, ister "back-up"ını deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratan’ın muradınca; varlığını oluşturan "Esmâ" özellikleriyle, yani derûnundaki "Rubûbiyet hakikatiyle"!
Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek birimlerin oluşturduğu çokluk itibarıyla "Efâl" âlemi diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullâh indînde (seyrinde) böyle bir boyut "yok"tur! Çünkü bu boyutun aslı "hayal"dir! Varlığı yalnızca "ilim"de mevcuttur!
Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden dalgalardan ibaret olması gibi!
"Esmâ" mertebesine sanki ayna olan "beyin" adını verdiğimiz, "kalp" diye "şuuru" itibarıyla tanıtılmış yapı, eğer "fuad" denilen "holografik gerçeklik"ten kaynaklanan ve varlığındaki "Esmâ" hakikatinden projekte olan "ilmin şuuru" ile "iman nûru" olarak işlev görürse, açığa çıkar!..
Ancak bu açılımın sonucunda, "kalp" gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören "Basıyr", işiten "Semi", konuşan "Keliym" olur... Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!
Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama yapmak istiyorum:
Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde "Tecelli-i Esmâ" diye tanımlanmış olan yaşamın açığa çıkışıdır. "Tecelli-i Zât" ve "Tecelli-i Sıfat" bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise "Tecelli-i Esmâ"nın, "Tecelli-i efâl"idir...
"Tevhid-i Efâl" ile başlayan yaşam açığa çıkışların urûc yollu gerçekleşmesine mukabil, "Tecelli-i Zât"tan başlayıp "Tecelli-i Efâl"e uzanan seyir tenezzül yolludur. Bunların tümü de "Esmâ mertebesi" kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle taklit yollu "Zât" boyutunda yaşadıklarını sananların aksine!
AHMED HULÛSİ
17 Eylül 2007