31 Ocak 2015 Cumartesi

KUİTO.........(Zehir tankeri)

KUİTO.........(Zehir tankeri)
Zehir yüklü dev gemi alarmı

Kuito adlı radyoaktif atık yüklü gemi sökülmek üzere İzmir Aliağa'ya geliyor. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, "Türkiye'ye girmesine izin vermeyin, durdurun bu gemiyi" diye çağrı yaptı.

Çevre Mühendisleri, İzmir Aliağa'ya sökülmek için gelmekte olan bir petrol tankeri için harekete geçti. Hürriyet'ten Zeynep Gürcanlı'nın haberine göre Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, içinde radyoaktif atık ve tehlikeli atık olan, günlük 100 bin varil petrol işleme kapasiteli Kuito adlı tankerin İzmir Aliağa'ya yaklaşmakta olduğunu belirterek, yetkililere "Durdurun bu tankeri" çağrısı yaptı.
Bozoğlu, yaptığı açıklamada Kuito adlı tanker hakkında 2013 yılında hazırlanan rapora göre, yüksek miktarda radyoaktif atık ve tehlikeli madde içerdiğini belirtti, " Türkiye 'ye girdiği noktada, bu tankeri tekrar geri döndürme şansımız olmayacak" dedi. Türk hukuk mevzuatına göre, Türkiye'ye radyoaktif madde sokulması yasak. Bu yasağa da vurgu yapan Bozoğlu, Kuito adlı geminin ise, 2013 yılı raporlamalarına göre, yoğun radyoaktif madde ve tehlikeli atık bulundurduğunu söyledi.


"İNCELEME YAPMADAN ALMAYIN..."

Türkiye'ye girmeden, tankerde ölçüm yapılmasını isteyen Bozoğolu, "Radyoaktif etki var mı, tehlikeli atık var mı? Bunlara dair inceleme yapılsın. Geminin Türkiye'ye girişine ilişkin yasal izni olup olmadığına dair bile bilgi yok. Eğer izin verdilerse, neye göre verdiler? Eğer bu izin varsa, yetkililer bu izni kamuoyu ile paylaşsın. Eğer gemiye ilişkin, tehlikeli madde içermediğine ilişkin rapor varsa, bunu da yetkililer kamuoyu ile paylaşsın" diye konuştu.

"İKİNCİ BİR GAZİEMİR FACİASI YAŞAMAYALIM"

Daha önce İzmir Gaziemir'de, sökülen bir gemiden çıkan tehlikeli maddenin toprağa gömüldüğünü, bunun da "Türkiye'nin Çernobil'i" olduğunu vurgulayan Bozoğlu, "Gaziemir'de Türkiye'nin Çernobilini yaşadık. Gaziemir'de toprağa gömülen atıklar 2012 yılında tespit edildi. Hala orayı temizleyemediler. O atıkları getiren geminin ne zaman yanaştığı, tam olarak hangi atıkları Türkiye'ye bıraktığına ilişkin hala bilgi yok."

"TÜRKİYE'DE ATIK ENVANTERİ YOK"

Çevre Mühendisleri Odası olarak , Aliağa'ya yaklaşmakta olan Kuito gemisi için harekete geçtiklerini kaydeden Baran Bozoğlu, "Çevre Mühendisleri Odası olarak biz de kontrol yapmak istiyoruz. Çünkü kontrol yok. Bu yapılacak olan denetimin de kamuoyu ile paylaşılmasını istiyoruz" dedi. Kuito adlı geminin Türkiye'ye geldiği tarihin, Antalya'da Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce'nin de katıldığı "Atık Sempozyumu" ile aynı haftaya denk geldiğine de dikkat çeken Bozoğlu, "Orada Bakan Pazartesi günü bir konuşma yapıp, toz pembe bir tablo çizdi. Oysa Türkiye'nin atıklara ilişkin herhangi bir envanteri yok" diye konuştu.

YÜZEN ZEHİRLİ ALİAĞA'DA SÖKÜLECEK, İÇİNDE ATIKLAR TÜRKİYE'YE KALACAK


7391185 IMO numaralı Kuito FPSO adlı gemi, 1999 yılında modifiye edildi. Günlük 100 bin varil ham petrol işleme ve 1.4 milyon varil depolama kapasitesine sahip gemi, 2000 yılından bu yana Angola açıklarında ham petrol işlemek üzere kullanılıyordu. 2014 yılında geminin sökülmesi için ihale yapılmıştı. İhale, ön temizliği yapılan geminin sökülmesini içeriyordu.
Ancak Çevre Mühendisleri Odası'nın incelemelerine göre, gemi ön temizliği yapılmış bile olsa, işlevi gereği hala yüksek miktarda tehlikeli madde, petrol atığı ve ağır radyoaktif madde içeriyor. Bu durum da, geminin "tank tortu raporlarında" yer alıyor

1000 TON PETROL ATIĞI VAR


Kuito için yapılan tank etüt çalışmalarında, güvenlik ve üretim oryantasyonuna bakıldığında; geçmiş oniki ay içerisinde tank, ekipman, borular içerisinde konsantre olmuş yoğun radyasyon seviyesi yüksek maddeler ve tank dibi karbon külleri ile yaklaşık 1000 ton petrol atığı beyan edilmişti. Texcom firması tarafından 2013 Aralık ayında yapılan radyasyon ölçümlerinde, gemide AREA (Autridade Reguladora da Energia Atomica) standardında belirlenen eşik değer olan 0.23 uSv/saatin üzerinde harici gama dozu değerlerine rastlanmıştı.. Ayrıca 5 tank için arkaplan rasyasyon değerinin 5 katı düzey radyasyon dozu ölçülmüştü.

4 Ocak 2015 Pazar

Fatih ve Kont Drakula Kan Kardeş miydi?


Fatih ve Kont Drakula Kan Kardeş miydi?


‘Bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlatan cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet ile zalimliğiyle korku edebiyatına dahi girmeyi başarmış Vlad Tepeş yani nam – ı diğer Kont Drakula gerçekten kan kardeş miydi?’




Tarihi bir uydurmaca mı, rivayetin ötesine geçemeyen bir efsane mi, yoksa az bilinen bir gerçek mi?

Kont Drakula adını duyduğumuzda biraz da izlediğimiz filmler ya da okuduğumuz kitaplar nedeniyle zihnimizde ilk olarak fantastik bir karakter canlanır. Bunun temel nedeni İrlandalı yazar Bram Stoker’ın günümüzde dahi popülaritesini sürdürmeyi başaran, 1897 yılında yayınladığı “Dracula / Drakula” isimli fantastik korku romanı. Ancak aslında romanın ana karakteri olan Kont Drakula, ülkemizde Kazıklı Voyvoda olarak da bilinen III. Vlad Tepeş’in ta kendisi.

Tarih kitaplarımızda sadece iki azılı düşman olarak gösterilen Vlad’la Fatih Sultan Mehmet’in gerçek ilişkilerini ve kan kardeşi olup olmadıklarını öğrenebilmek için biraz Vlad’ın hayatını incelemek gerek.

1431 yılının Mart ayında Romanya’nın o dönemde Wallachia diye adlandırılan topraklarında Sighişoara kasabasında dünyaya gelen Vlad, Macar Kralı Vlaidslav’ın acımasız şövalyesi Vlad Dracul’un oğluydu. Acımasız babasının soyadı Romence şeytan anlamına gelen Dracul takma adından geliyordu. Ancak Vlad dünyaya geldikten sonra babası, oğluyla ilgilenen yumuşak bir insana dönüştü.

Sultan II. Murat döneminde yapılan akınlar sonrası Eflak ve Boğdan, Osmanlı topraklarına katılır. Bu gelişme üzerine Vlad Dracul, Osmanlı’ya bağlılığını bildirmek zorunda kalır. Osmanlı’da yeni fethedilen toprakları yönetmesi için bölgenin ileri gelen kişilerinden biri seçildiği için Sultan II. Murat, Vlad Dracul’da karar kılar. Bu karara bağlı olarak da kimi kaynaklara göre zorla, kimi kaynaklara göre de Vlad Dracul’un rızasıyla kızı ve oğlu yetiştirilmek üzere Edirne’ye saraya gönderilirler. Küçük Vlad’ın ileride Eflak ve Boğdan’ın Voyvodası yani valisi olması düşünülmektedir. Vlad’ın saraydaki en yakın arkadaşı, Sultan II. Murat’ın kendisinden sadece 1 yaş küçük olan oğlu Şehzade Mehmet olur. Böylece 2 dev ismin yolları ilk kez çocuklukta kesişmiş olur. Geleceğin liderleri olarak yetiştirilen 2 küçük çocuk, birlikte zorlu ve derin bir eğitimden geçerler. Kan kardeşi olarak dostluklarını perçimlerler.

2 kan kardeşin yolları devlet politikası gereği ayrılır. Vlad, 1448 yılında Osmanlı desteğiyle Eflak’ın başına geçmeye çalışsa da, Macar desteğini arkasına alan Eflak Voyvodası Vladislav tarafından 2. Kosova Savaşı’nda yenilgiye uğratılır ve Boğdan’da sürgün edilir. Şehzade Mehmet ise babasının ölümünün ardından 1451 yılında II. Mehmet adıyla tahta oturur ve1453 yılında İstanbul’u fethederek kudretini gösterir. 1456 yılında Osmanlı’nın Belgrad’ı kuşatmasından yararlanan Vlad, ordusuyla Eflak’a yürür. Voyvoda Vladislav’ı öldürüp yeni Eflak Voyvodası olur ve III. Vlad adını alır. Vlad, Fatih Sultan Mehmet’e bağlılığını bildirir. Vlad, Fatih Sultan Mehmet tarafından olağanüstü yetkilerle donatılır. Karşılığında da Osmanlı çıkarlarını gözetir ve düzenli şekilde vergisini öder. Böylece 2 kan kardeş, eğitildikleri sırada gelmeleri planlanan noktalara ulaşmış olurlar.

Zamanla giderek zalimleşen Vlad, düşmanlarını kazığa oturtarak idam etmeye başlayınca Kazıklı Voyvoda diye anılmaya başlandı. Öldürttüğü kişilerin kanlarını fıçılara doldurtup kadeh kadeh içtiği söylentisi ise adının vampire çıkmasına neden oldu. Zalimliğine içkiye olan düşkünlüğü de eklenen Vlad, babasının soyadı Dracul’dan esinlerek Romencede şeytanın oğlu anlamına gelen Draculea soyadını kullanmaya başladı 1459 yılına gelindiğinde Macarların desteğini alıp isyan bayrağını çeken Vlad, Osmanlı’ya vergi ödemeyeceğini açıklar. Fatih Sultan Mehmet’in gönderdiği elçileri kazığa oturtur. Fatih Sultan Mehmet bunun üzerine Vlad’a son uyarı mahiyetinde bir mektup gönderir. Ancak Vlad, bu mektubu da hiçe sayar. Bağımsızlığını ilan ettikten sonra 1460 – 1461 yılları arasında ordusuyla Tuna nehrinin ötesine geçmeyi başarır. Ele geçirdiği tüm Osmanlı askerlerini kazığa oturtarak öldürtür.

1462 yılında Fatih Sultan Mehmet, ordusuyla ana hedefinde Vlad’ın olduğu Balkan seferine çıkar. Sıcak, susuzluk ve rivayet edildiğine göre kazığa oturtulmuş 20.000 kişiyi kilometrelerce seyretmek moralleri bozsa da, Vlad kalesinde (bazı kaynaklarda Targovishte Kalesi, bazı kaynaklarda ise Bran Kalesi diye geçse de genel kanı Poienari / Poenari Kalesi olduğu yönünde) kıstırılır. Ancak Vlad’ın kalesi konum itibariyle dağlık bir alanın tepesinde bulunduğu için uzun süre düşürülemez. Fatih Sultan Mehmet, kuşatma devam ederken Eflak’a yeni bir Voyvoda atar ve birliklerinden bazılarını yanına alıp İstanbul’a geri döner. Kuşatmayı yapan birliklerin sayıca azalmasını fırsat bilen Vlad, Romen köylülerin de yardımıyla Macaristan’ın Erdel bölgesine kaçıp Macar kralı Matthias Corvinus’a sığınır. Vlad, kaçarken de zalimliğini sürdürür. Geçtiği yerleri yakıp yıkar. Tüm kuyulara zehir döktürür. Dönemin ölümcül bulaşıcı salgınları veba ve cüzzam hastalarını Türk bölgelerine gönderir. Kral Matthias Corvinus, Osmanlı’nın yeni Eflak Voyvodasını resmen tanıdığı için Vlad’ı sürgüne gönderir. 1474 yılına kadar sürgün hayatı yaşayan Vlad, 1476 yılında arasını düzeltmeyi başardığı Macar kralı ve Moldove prensi olan kuzeni Stefan Cel Mare (III. Ştefan) nam – ı diğer Büyük Ştefan’ın desteğiyle Eflak’ı tekrar ele geçirmeyi başarır. Vlad, 1476 yılının Aralık ayında Osmanlı’yla son savaşına girişir. 300 askeri kazığa geçirilerek öldürülür. Vlad’ın kesilen başı İstanbul’a gönderilirken, bedeni ise Snagov Gölü yakınındaki Snagov Manastırı’na gömülür. Vlad’ın kazığa geçirilen başı İstanbul sokaklarında dolaştırılır.

Belki yazının başlığını okuduğunuzda hiç olur mu demiştiniz. Peki Vlad’ın Fatih Sultan Mehmet’le can dostluktan can düşmanlığa kadar uzanan ve film senaryolarını aratmayan hikayesini okuduktan sonra da aynı düşüncede misiniz?
kaynak:indigo dergisi
Tarih: 01 Ocak 2015 | Yazar: Çağrı Gırlangıç | Kategori: Araştırma • Sayı: 112

Fatih Sultan Mehmet – Kazıklı Voyvoda Dostluğu


Fatih Sultan Mehmet – Kazıklı Voyvoda Dostluğu




Kanlı bir hikaye anlatalım şimdi de; “Ölümsüz vampir “Kont Drakula”, İrlandalı yazar Bram Stoker’ın kaleminden çıkarak yıllar önce sinemaya uyarlandı, pek çok sinema filmine konu oldu. Yazarın, Kont Dracula karakterini yaratırken bizim kitaplarında “Kazıklı Voyvoda” olarak andığımız ünlü Eflak Prensi Vlad Tepeş’ten esinlendiği biliniyor. Ancak Kazıklı Voyvoda, nam-ı diğer Drakula ile Fatih Sultan Mehmed arasındaki kan kardeşliğine varan sıkı dostluk pek bilinmiyor.

Edirne Sarayı’nın merdivenlerinde iki çocuk yan yana oturmaktadır. Aynı yaşlarda olan Mehmed ve Vlad, oyun çağının tüm masumiyetini birlikte yaşamaktadırlar. Mehmed avucunun içini kestiği bıçağı Vlad’a uzatır, o da aynı şeyi tekrarlar, sonra ellerini birleştirirler. Böylece kanlar birbirine karışır, çocuklar kan kardeşi olmuşlardır. Daha küçük yaşta olan bir çocuk, olanları gizlendiği çınar ağacının arkasından seyretmektedir. Her şeyi tüm çıplaklığıyla gören Radu, dehşete kapılmıştır. Oradan hızla uzaklaşırken Mehmed ve Vlad’ın kahkahaları, saray bahçesinde yankılanmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun fetih politikası II. Murad zamanında da devam eder. Romanya’nın güneyindeki Eflak ve Boğdan onun zamanında imparatorluk sınırlarına katılır. Eflak’ta görevlendirilen yerel vali “voyvoda”nın çocukları ise Osmanlı saraylarına götürülür. Osmanlı İmparatorluğu’na yapılacak en ufak bir ihanet ihtimaline karşı çocuklar hem rehine hem de müstakbel yöneticiler olarak değerlendirilir. İşte Vlad ve Radu, bu plan çerçevesinde saraya getirilirler. Vlad, Mehmed’in oyun arkadaşı olur. Şehzade Mehmed, kendisinden yalnızca bir yaş küçük olan Romen arkadaşıyla yıllar boyunca, omuz omuza sıkı bir eğitimden geçer. Zamanla arkadaşlıkları iyice derinleşecek olan iki çocuk, koşullar ne olursa olsun birbirlerine destek olacaklarına söz verirler. II. Murad ölünce II. Mehmed tahta oturur. Gelecekteki Fatih’in ilk icraatlarından birisi kan kardeşini Eflak voyvodalığına atamak olur. Böylece nam-ı diğer “Kazıklı Voyvoda” efsanesi başlar.

Fatih Sultan Mehmed ile Kazıklı Voyvoda’nın birbirlerine verdikleri büyük destek yıllar boyu sürer. Mehmed İstanbul’u aldığında Eflak’ta şenlikler düzenlenir. Her şey yolunda gitmektedir. Vlad, bölgeyi büyük bir başarıyla yönetmekte ve Osmanlı İmparatorluğu’na olan bağlılığını sürdürmektedir. Osmanlı sarayı da ona hizmetleri karşılığı hiçbir yöneticiye tanınmayan ölçüde özerklik sunar. Ancak Karpatlar’da esen sert bağımsızlık rüzgarları her şeyin değişmesine sebep olur. Bölge bağımsızlık hareketleriyle kaynamakta ve pek çok kişi Vlad’dan bu harekete önderlik yapmasını, babasına ait ejderha figürleriyle süslü kılıcı bir an önce beline takmasını beklemektedir. Büyük bir çelişki içine düşen Vlad, çözümü içki kadehlerinde aramaya başlar. İyice köşeye sıkışmıştır; bir yandan doğduğu toprakların akıbetine kafa yorarken öte yandan Mehmed’e verdiği sözü düşünmektedir. Ancak çok geçmeden, pek çok şeyi doğrudan değiştirecek bir karar verecektir. Böylece babasından kalan ve eski Romence’de “Şeytanın Oğlu” anlamına gelen Dracul adını alır. Artık kanlı Drakula efsanesi başlamıştır. İçtikçe kendisinden geçen Vlad, çevresindeki en ufak itaatsizliği bile affetmez. Emirlerine uymayanlara kendi elleriyle akıl almaz işkenceler yapar. Bölgedeki huzur yerini büyük bir kaosa bırakmaya başlar. Kendisine çok zalim bir eğlence bulan, emirlerine uymayanları kazığa oturtup bazen günlerce süren ölümlerini keyifle izleyen “Vlad Dracul” yeni bir isim almaya hazırlanmaktadır. Korku içinde, sokağa çıkmaya cesaret edemeyen yerel halk tarafından kendisine “Kazıklı Voyvoda” unvanı layık görülür. Şatosunun etrafını binlerce kazıkla çeviren voyvodanın, kurbanlarının kanını içtiği bile söylenmektedir.

Bu söylentiler İstanbul’a ulaşır. Fatih, kan kardeşinin sapkın davranışlarına inanmak istemese de olanları araştırması için Eflak’a bir heyet gönderir. Fakat voyvoda, Fatih’in elçilerini bile kazığa oturtur. Fatih aldığı yeni haberler nedeniyle öfkeden deliye dönmüştür. Vlad’a eski günlerin hatırına bir mektup yazar. Ona vahşet gösterilerine son vermesini emreder ve Osmanlı sarayına olan bağlılığını yinelemesini ister. Fakat Vlad, mektubu elinin tersiyle bir kenara iterek bağımsızlığını ilan ettiğini ve Osmanlı iradesini tanımadığını bildirir. Bunun üzerine Fatih ipleri koparır ve 1462 yılının baharında hazırladığı büyük bir orduyla Balkanlar’a doğru yola koyulur. Fatih, Vlad ve isyana destek olan tüm yerel yöneticileri ortadan kaldırmaya and içmiştir. Kılıç sesleriyle Eflak ve Boğdan içlerine kadar yürünür. Voyvoda, 900 metre yüksekliğe erişen sarp bir dağın zirvesinde kurulu Poeinari Kalesi’ne çekilmiştir. Birbirlerini çok iyi tanıyan kan kardeşler arasında büyük bir sinir harbi başlar ve kuşatma çok uzun sürer. Bu psikolojik savaşa dayanamayan Vlad’ın biricik karısı Elizabetha, kendini kalenin surlarından aşağıya bırakıverir.

Fatih ise, İstanbul’un güvenliğini tehlikeye atacak kadar uzun süre Balkanlar’da kalmıştır. Çok geçmeden, askerlerinin büyük bir bölümünü yanına alıp Romanya’dan ayrılır. Ancak ayrılırken çok güvendiği birini burada vali olarak bırakır. Kazıklı Voyvoda, Fatih’in yokluğundan yararlanıp büyük ölçüde gevşeyen kuşatmayı yarmayı başarır. Rumen köylülerin de yardımıyla Poeinari Kalesi’nden süzülen devrik voyvoda, atının nallarını ters çaktırarak düşmanlarını yanlış tarafa yönlendirir. Böylece Macaristan’ın Budin eyaletine ulaşır ve komşu ülkelerden sığınma talep eder. Vlad tam 14 yıl boyunca Macaristan’da sürgün hayatı yaşar, ancak aklı hâlâ Eflak’tadır.1476’da Macar Kralı ve Moldova Prensinin yardımıyla güçlenen voyvoda, Eflak’a döner ve mücadelesine kaldığı yerden devam ederek bir kez daha bağımsızlığını ilan eder.

Diğer tarafta II. Mehmed, Vlad’ın ihanetini hiçbir zaman aklından çıkarmamıştır. Son derece tehlikeli bu isyankarın attığı en ufak adım bile imparatorluk tarafından izlenmektedir. Eflak’taki yeni vali -Fatih’ten aldığı emir doğrultusunda- Vlad’ı yanındaki az sayıda destekçisiyle birlikte Transilvanya ormanlarında sıkıştırıp öldürür. Eski prensin başı sarayın isteği üzerine İstanbul’a getirilir ve kurbanlarına yaptığı gibi bir kazığa oturtularak İstanbul sokaklarında teşhir edilir.

Fatih, iki kez kazık yediği kan kardeşi Kazıklı Voyvoda’dan sonsuza dek intikamını almıştır. Vlad’ın başsız bedeni, Bükreş’teki Snagov Manastırı’na gömülür. Böylece kapanır.

Hikayenin başlangıcına dönecek olursak, hani Mehmed ve Vlad’ın kan kardeşi olma ritüeline gizlendiği yerden şahit olan küçük bir çocuk vardı; Vlad’ın kendisinden beş yaş küçük kardeşi Radu. O da tıpkı ağabeyi gibi Edirne Sarayı’nda iyi bir eğitim alarak büyüdü. Olağanüstü yakışıklı bir delikanlı olan Radu, Mehmed’in tahta geçmesiyle birlikte onun gözdelerinden biri oldu. Fatih Sultan Mehmed’in, Poeinari Kalesi’nden ayrılırken geride vali olarak bıraktığı da, Vlad’ı Transilvanya ormanlarında yakalayarak öldüren ve kesik başını Fatih’e yollayan da devrik voyvodanın kardeşi Radu’dan başkası değildi…”

“Kafasının bir kazık üzerinde İstanbul sokaklarında gezdirilişinden 477 yıl sonra, Drakula’nın görüntüsü İstanbul’da beyaz perdeye yansıyacaktır. 1953 yapımı “Drakula İstanbul’da” ilk Türk korku filmi. Yönetmeni Mehmet Muhtar. Beyaz perdenin ilk Kont Drakula’sı da oyuncu Atıf Kaptan.” (% Yüz İstanbul, % 100 İstanbul & Tarih Mekan Ve Sırlar – Erk Acarer – İnkılap Yayınevi, 2009, sf.207
Ayşegül Kaya tarafındanNisan 17th, 2012 tarihinde yazıldı.