22 Aralık 2014 Pazartesi

SARIKAMIS



SARIKAMIS'I BILIR MISINIZ?

Muzaffer Tasyürek

Tarihimiz ihtisamli zaferler kadar facialarla da dolu. Zaferlerimizle övündügümüz kadar, yasadigimiz hezimetlerden de dersler çikarmak zorundayiz. Bunu yapmadigimiz sürece tarih bizim için ne ölçüde anlamli olabilir?

Facialardan söz ederken, Sarikamis’i özellikle dikkate almamiz gerekir. Orada, hiç de uzak olmayan bir zamanda 100.000’e yakin yigidimizi karlara gömdük. Üstelik tek kursun atamadan... Üstelik sadece bir hayalperestin kisisel ihtirasi ugruna...

Ihtiras... Bu kavrami iyi düsünmeliyiz. Kimi kendi ebediyyetini bu atesle yakip kül ederken, kimileri de koca memleketi harabeye döndürebiliyor.

Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadirlar. Kibir ve ihtiras demistik ya! Pasa’nin su ifadelerine bakin: “Beni Napolyon’a benzetmislerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Tarih, 16 Aralik 1914. Soguk bir kis günü. Talebesi ögretmenini azarlamaktadir: “Hatali davrandiniz! Basarili olamadiniz! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Simdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarikamis’ta yok edeceksiniz!”

Cephelerin ve harp okulunun emektar komutani Hasan Izzet Pasa, küstahlasan ögrencisine pervasizca cevap verir: “Olmaz! Havalari görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakis baslamistir. Bu sartlar altinda, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüsebilir. Kis siddetini kaybetsin, yollar açilsin, düsmana haddini bildiririz.”

Her verdigi emrin hemen yerine getirilmesine aliskin padisah damadi ve ordularin baskomutan vekili 34 yasindaki Enver Pasa, asabileserek su tehdidi savurur: “Eger hocam olmasaydiniz, sizi idam ettirirdim!”

Bir facianin esiginde, Hasan Izzet Pasa istifa ederek ordudaki görevinden ayrilir.

Çöl atesinden Köprüköy ayazina


Çok geçmeden, tarihler 21 araligi gösterirken, tarihe “Sarikamis Faciasi” olarak geçen harekât baslatilir. 125 bine yakin iman abidesi insan, kis kiyamette paltosuz, postalsiz, gömlekle, çarikla cehennemî tipinin ortasina sürülürler. O günlere sahit olan bir askerin mektubu, facianin küçük bir boyutunu günümüze söyle tasir:

“Bu yaz, iki alayimizla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamizdan dört ay sonra buraya ulastik ki, Arabistan’in cehennemî sicagi Köprüköy’deki ayaz yaninda nimet-i ilâhi imis. Burada çadirin perdesi buza kesmis oglak kulagi gibi kirilmakta ve kopmakta. Bölük kumandanim, beni sihhiyeye nakletmis ise de, tabip ve ilaç yoklugundan çaresiz kalip tekraren takimima döndüm. Aksam yaklasinca Köprüköy’e civar daglardan tipi bosanir. Kumandanimiz, gelecek cuma Baskumandan Enver Pasa Hazretleri’nin teftis ve hücum için gelecegini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltolarin verilecegini ve Yemen yazliklarini atacagimizi müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Baskumamandan Pasa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacagindan ve kâfirin, karsimizdaki tepelerde geceleri seyrettigimiz ocakli ve mutfakli karargâhlarini ele geçirecegimizden subaylarimiz çok emin. Safak söktügünde 2059 rakimli Kizkulagi Tepesi’nden Moskof obüs yagdirir ama sükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastirdiginda, tepelerdeki Moskof ocaklarinin atesi gözlerimizdeki ayazi tandir közüne tebdil eyler. Baskumandan Pasa Hazretleri acele gelse ki, atese kavussak...”

Igdirli Ali Çavus yazlik giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazip Istanbul’dan gelecek olan kislik giysileri beklerken, Karadeniz’de baska bir facia yasaniyordu. Ruslar Osmanli ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüslerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Pasa, ihtiraslarina maglup olarak bütün birliklere su mesaji çeker:

“Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayaginizda çarik, sirtinizda paltonuz olmadigini gördüm. Lâkin karsinizdaki düsman sizden korkuyor. Yakin zamanda Kafkasya’ya girecegiz. Orada her türlü nimete kavusacaksiniz. Islâm Alemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”

Böylece “Turan Fatihi”, “Sarikamis Fatihi” olma ugruna, binlerce insan dehsetli bir can pazarina sürülür.

‘Üç beyinsizin ugruna üç milyon halk’

Koca bir cihan devleti olan Osmanli, sahsi ihtiraslar ugruna böylesine yanlis kararlarla askeri harekâta girme asamasina nasil gelmisti?

Sultan Abdülhamid Han’in bir entrika sonucunda darbe ile tahtindan uzaklastiran Ittihatçilar, 1914 yazinda Avrupa’da esmeye baslayan savas rüzgarlarinda Almanlarin yaninda yer alirlar. Sultan Abdülhamit Han’in Avrupa’da yillarca emek vererek sagladigi dengeler bir anda alt üst olur ve Ingiltere ve Fransa’nin sömürgecilik yarisindan pay kapmak isteyen Almanya’nin aleti oluruz. Almanlar, Fransiz ve Ingilizlerin yaninda yer alan Ruslara karsi Osmanli askerini kullanarak bati cephesinde rahatlamanin plânlarini yapmaktadirlar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettigi Osmanli neferleri kullanilir. Sömürgecilik yarisinda hiçbir çikari olmayan Osmanli, felaketlerle sonuçlanacak olan bir macereya sürüklenmektedir.

Darbe ile iktidara gelmis, ayak oyunlariyla rütbe almis ittihatçi subaylar, milletin gelecegini, refahini, kalkinmasini degil, gazete sayfalarina kahraman olarak geçmeyi düsünüyorlardi. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasim 1914’te Kafkas Cephesi açilir ve Ruslar Dogu Anadolu’ya girerler.

Ziya Gökalp’in “melekler bu milletin kurtulacagini ona fisildarlar” diye yücelttigi “hürriyet kahramani” Enver Pasa’nin halkin dini duygularini galeyana getiren beyannamesi ile Seyhülislam’in mukaddes cihad fetvasi yayinlanir. Ziya Gökalp’in “turancilik” fikriyle yazdigi siirler üniversite gençliginin slogani olmustur:

“Düsman ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!”

Ama Türkiye büyümek bir yana gün geçtikçe erimekte, küçülmekte ve parça parça koparilmaktadir.

Devlet-i Ebed Müddet’ten Enverland’a

“Turan Fatihi” olmanin hayallerini kuran Baskumandan vekili Enver Pasa (baskumandan pasidahtir), padisah damadi olarak birçok yetkiyi elinde tutmaktadir. Padisahin bir çok seyden haberi bile olmamaktadir. Enver Pasa, verdigi harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Aksabat’i gösterir. Tahran harekat merkezine 1350 km. Askabat ise 2000 km. uzakliktadir.

Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadirlar. Kibir ve ihtiras demistik ya! Pasa’nin su ifadelerine bakin: “Beni Napolyon’a benzetmislerrdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Etrafinda bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmiyorlardi. Çetecilikleriyle meshur Dr. Bahaeddin Sakir ve arkadaslari Erzurum’a gelirlerken, yol kavsaklarina “Turan’a buradan gidilir!” diye isaret levhalari koyuyorlardi. Alman Von der Goltz Pasa bunlar için söyle demisti. “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart oldugunu iddia eden ve cahil yetisen birçok adam vardir. Bunlar, ordularina güçleriyle bagdasmayan görevler vermislerdir ve bu yüzden ordularini büyük zarara ugratmislardir.”

Zararin asil sorumlularindan biri, ihtirasta Enver’den geri kalmayan Hafiz Hakki’ydi. Bu adam hiçbir arazi arastirmasi yapmadan Enver Pasa’nin ihtiraslarini kamçilayacak su telgrafi çekmisti: “Daglar üzerindeki yollari kesfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduguna inandim. Buradaki kolordu ve ordu komutanlari yeterli ölçüde inançli ve kararli olmadiklarindan böyle bir saldiriya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldiri vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu isi yaparim.”

Enver Pasa, Hocasi Hasan Izzet Pasa’yi azlederek görevi sekiz gün önce yarbayliktan albayliga terfi eden Hafiz Hakki Pasa’ya verdi. Hafiz Hakki Pasa artik tümen komutani olmustu ama gözü ordu komutanligindaydi.

Niçin olmasindi? Orduyu politikalarina alet eden bu darbecilerin basi Enver, 18 gün içinde yarbayliktan pasaliga yükselmemis miydi? Bunun yani sira harbiye naziri (savunma bakani) olmamis miydi? Ondan neyi eksikti?

Politika ile rütbe alan bu komutanlar arazi ve yol incelemesini yanlis yapmis ve sonuçta “tekerlekli araçlarin geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya zor geçmislerdi. Tekerlekli araçlar ve kisitli mühimmat karlara saplanip kalmis, tek tek birerli siralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmis, hasta ve mecalsiz olarak Ruslarin karsisina dikilmisler çogu kursun bile atamadan donarak ölüp gitmislerdi.

Kardan heykeller

22 aralikta Enver Pasa’nin emriyle 120-125 bin civarinda Osmanli askeri dondurucu soguga ragmen yollara sürülmüstü. Bölge çogu senenin dört ayi boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheriler diye bilinen en soguk günlerdi. Sifirin altinda kirk dereceye düsen soguk, düsmandan daha düsmandir. Yapilan harekât plânina göre 9. Kolordu Sarikamis Daglari’ni, 10. Kolordu ise Allahuekber Daglari’ni asarak Ruslari Sarikamis’ta kusatip imha edecekti.

Gündüz baslayan yürüyüste çariklari yumusayan askerlerin çariklari gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarini sikmaya baslar. Adim atmak neredeyse imkansizdir. Askerler oldugu yerde ziplar, atlar, kendini karlarin içine vurur ve ayaktan baslayan donma yavas yavas tüm vücuda yayilir. Düseni kaldirmamak için emir vardir. Zaten kimsede de kimseyi kaldiracak güç kalmamistir. Neferler ordunun isaret taslari gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmis, kimi oturmus, kimi yuvarlanmis, kimi bir agacin gövdesine dayanmis kardan heykellere dönüsürler.

90.000 sehit. Tek kursun atmadan...

O yil kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuslar oymustur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karsisinda moralmen yikilmaktadir. Ayrica açlik da son haddine ulasmistir.

Onbes saatlik yürüyüsün sonunda, 16.300 kisilik 30. tümenden geriye 1.400 asker kalir. Ölenler, düsmana karsi tek bir mermi atamamislardir. Diger birliklerin de bunlardan farki yoktur. Kayiplarin sayisi, en iyimser rakamla 70 bin kisidir. Bazi kaynaklarda bu sayi 90 bin kisiye kadar ulasir. Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karlarin üzerine cansiz serpilmisti. Kalanlar ise açlikla, bitlerle, tifüsle, sogukalginligi ve kangrenle ugrasiyorlardi.

Tarih ne böyle bir faciayi yazmis, ne de görmüstü. Oysa Istanbul’a çekilen telgraflarda inanilmaz ifadeler vardir: “Kafkasya daglari ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmistir. Harekâttaki sessizlik bundandir. Kahraman askerlerimizde ilerleme istegi o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklariyla karlari eritip yol açacaklardir. Kari daha az olan kesimlerde kahramanlarimiz basarilar elde ediyorlar. Dün süngü saldirisiyla düsmandan iki mevzi ele geçirilmistir.”

Enver Pasa inadindan dönmedi. Son bir gayretle Sarikamis’a yüklenmek istiyordu. Acimasiz emrini verdi: “Saldiri sirasinda her üst, bir adim geri atani derhal tabancasi ile öldürecektir.” Askerler, bu durum karsisinda dillerinde kelime-i sehadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye basladi. Sonuçta Sarikamis’a ancak bir avuç kahraman ulasabildi. O da geçici bir süre için.

‘Onlari teslim alamadim. Çünkü...’

Rus Kurmay Baskani Pietroroviç, anilarinda Sarikamis’a kavusan o bir avuç kahramani söyle anlatacaktir:

“Ilk sirada diz çökmüs bes kahraman. Omuz çukurlarina yasladiklari mavzerleri ile nisan almislar. Tetige asilmak üzereler. Ama asilamamislar. Kaput yakalari, Allah’in rahmetini o civan delikanlilarin yüreklerine akitabilmek istercesine semaya dikilmis, kaskati... Hele biyiklari, hele hele biyiklari ve sakallari! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmis olmasina ragmen su kahredici tipinin bile örtüp kapatamadigi gözleri!.. Apaçik!.. Tabiata da, baskumandana da, karsisindaki düsmana da isyan eden ama Allah’ina teslimiyetle bakan gözler... Açik, vallahi apaçik!..

Ikinci sirada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltras benzerini yapmayi basaramamistir. O ürkütücü ayaza ragmen, saglarinda fisekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemis iki katirin yaninda baslari semaya dönük, alti masal güzeli Mehmed... Sandiklari bir avuçlamislar ki, hayati biz ancak böyle bir hirsla avuçlayivermisizdir. Öylesine kaskati kesilmisler.

Ve sag basta binbasi Mustafa Nihat. Ayakta... Yarabbi, bu bir ayakta durustur ki, karsisinda düsmani da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’in huzurunda diz çöküs halinde gibi. Endami, düsmani dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fiseklerinin yuvalarini tipi ile kapatmaya bütün gece düsen kar bile razi olmamis. Sol eli boynundaki dürbünü kavramis. Havada donmus, Kale sancagi gibi... Diger eli belli ki, semaya uzanip rahmet dilerken öylesine taslasmis. Hayrettir, basi açik. Gür erkek kömür karasi saçlari beyaza bulanmis...”

Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satirlarin sonu söyle biter: “Allahuekber Daglari’ndaki Türk müfrezesini esir alamadim. Bizden çok evvel Allah’larina teslim olmuslardi. 24.12.1914 Persembe.”

Ve bitisimizin itirafini olayin bas sorumlularindan Hafiz Hakki Pasa, baskumandan vekiline su sözlerle özetler: “Bitti pasam, ordumuzun kism-i küllisi mahvoldu.”

Enver Pasa hiçbir sey olmamis gibi Istanbul’a döner. Arkasinda binlerce kefensiz kar çiçegi birakarak... Basini ele geçirmis bu darbeci güruh siki bir sansür uygulayarak halkin Sarikamis cephesinde olup biteni ögrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler Ruslar vasitasiyla Avrupa ve Dünya’ya yayilir ama hersey için artik çok geçtir. Bir sohbet sirasinda Harbiye Nezareti Ordu Daire Baskani Behiç Bey’e bu facia için Enver Pasa söyle der: “Bunlar nasil olsa birgün ölecek degiller miydi!”

Birinci Cihan Harbi’nin alevleri, Sarikamis’tan Çanakkale’ye, Galiçya’dan Trablusgarp’a kadar binlerce kilometre karede müslüman kaninin ihtiraslar ugruna akmasina sebep olur. Ve Akif gözyaslari içinde söyle inler:

“Gitme ey yolcu beraber oturup aglasalim,

Elemim bir yüregin payi degil, paylasalim.

Karsimda vatan namina bir kabristan yatiyor!”

Ihtiras demistik ya! Bazilarinin ihtirasi sadece kendilerini degil, milyonlarca vatan evladini ve tarihin gördügü en ihtisamli cihan devletlerinin birini yakabiliyor.



Kaynak: Semerkand dergisi, 12/2000

7 Aralık 2014 Pazar

Amaç Gerçekten Osmanlıca Mı Yoksa Arkası Karanlık Bir Gelecekmi?

Amaç Gerçekten Osmanlıca Mı Yoksa Arkası Karanlık Bir Gelecekmi?
Osmanlıca’yı okullarımızda mecburi ders olarak kabullenmek acaba ecdadımızın lisanını öğrenmek amacımı taşır yoksa arap alfabesini eğitimin içine katıp bir Mustafa Kemal Atatürk devrimini daha ortadan kaldırmayımı kabullenmektir.
Osmanlıca dediğimiz lisanın bizim asıl ecdadımızın lisanı olmadığını Farsça Arapça VB dillerden etkilenmiş bir lisanın sadece Mezar taşları lahitler vb tarihi simgelerin rahat okunabilmesi için öğretime katılması isteniyorsa neden seçmeli ders olarak düşünülmüyor.?

En çok Arapça ve Farsçadan etkilenmiş ollan bu dili öğrenmek için ilk önce Arab alfabesini öğrenmek gerekli değilmi?.İşte burada soru işaretleri ve samimiyetsizlik tekrar öne çıkıyor.
Arkadaşım Üniversitelerin Sanat Tarihi , Türk Dili Ve Edebiyatı gibi bir çokj (FEN EDEBİYAT FAK.) Fakültelerinde okuyan çocuklarımız zaten zorunlu ders olarak gördükleri osmanlıca ile istediğiniz mezar taşını ve tarihi eseri sizler için okuyabilirler.. Tabiiki sizin samimi isteğiniz gerçekten buysa.
Onlarca ülkede anadil olarak konuşulan Türkçe’mizin varyasyonlarını incelemeden , Dünya tarihinin en eski dillerinden biri olan İspanyolca dan bir kelime bile anlamazken başta İsrailinde çok iyi bildiği Arap alfabesini yeni nesile ne amaçla zorunlu kılmış olduğunuzu anlamış değilim.Fakat şimdi daha iyi anlıyorumki Mustafa Kemal Kuranı Kerimi Türkçeye meal olarak çevirtmeye çalışırken Sayın Cumhurbaşkanı adayımız Ekmelettin beyin babaları Müderris İhsan ve Mehmet Akif neden ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlar.
Arkadaşlar bu gün bir orjinal kopyası bile kalmamış olan inciliin tüm dünya dillerinde çevrilmiş kopyaları varken ben Allahın ”ikra” (oku) diyerek insanoğluna(sadece müslümanlara değil tüm yaşayan insanoğluna ithafen) hitap etiiği kutsal kitabımı kendi dilimde okuyarak anlama özgürlüğüne sahibim.
Siz iktidar olarak bana kendi dinimi öğrenmek için yeni bir dil öğrenmemi zorunlu koşamazsınız….Bu gün milyonlarca vatandaşımız kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyabilselerdi esasları sizin zihniyetinizdeki kafalardan öğrenmek zorunda kalmayacak dolayısı ile Allah korkusu ile yaşayan çalıp çırpmayan başkarının malına canına ve ırzına tecavüzden Allah korkusu ile uzak durmaya çalışacak bir nesil yetişmiş olacaktı.
Kısacası samimi bulmadığım bu kararı eleştirmek istedim ve bu kararın devamının arap alfabesinin tedrisata sokularak bir devrimin daha gölgelenmek istendiğini hissettiğimdir.
Ercan TEZCAN……07,12,2014

4 Aralık 2014 Perşembe

Yeraltı Karargâhı



 Yeni Dünya Düzeni’nin Yeraltı Karargâhı:
 Denver Uluslararası Havaalanı



Yeni Dünya Düzeni’nin Yeraltı Karargâhı: Denver Uluslararası Havaalanı

9 Eylül saldırılarından beri hava yolunu kullanan herkes, havaalanlarının yolcuların büyükbaş hayvan sürüsü yerine konduğu, Baalzebub’un şeytânî ahırları olduğunu bilir. Bu dev binaları milyonlarca dolar harcayıp sakinleştirici sanat eserleri, etkileyici tasarımlarla süsleyip perakende satış mağazaları ve fast-wood cennetleriyle doldurmaları yetmiyor. Uçak yolculuğu, artık çok keyifsiz, havaalanları da uzak durulması gereken yerler…

Ancak bir havaalanı, burada bir sinsilik gören çok sayıda komplo teorisyeninin ilgisini çekti ve onların ilgisi, şampuan şişeleri, tirbuşonlar ve tırnak makasları yüzünden ayrıntılı aranmaktan bile beter.

Colorado, Denver’in eski Stapleton Havaalanı yetersiz kalınca, şehir ve ilçe yönetimi, büyük bir havaalanı inşaatı için plan yapmaya başladı. Şehrin 25 mil dışında, Manhattan’ın iki katı büyüklüğünde bir tesis inşa ettiler. Geleceği de düşünülerek inşa edilen havaalanı, ABD’nin en büyük, dünyanın üçüncü büyük havaalanıdır. Bu ölçüdeki her yapı gibi terminalin tasarımı ve dekorasyonuna büyük önem verildi. Benzersiz çatısı, Rocky Dağları’nın koni şeklindeki zirvelerini anımsatacak şekilde tasarlandı.

Endişeli kimselerin dikkatini ilk çeken şey, havaalanının içindeki sanat çalışmalarıydı. Arkasından başka suçlamalar yağmaya başladı. Bu iddialardan başlıcaları şöyleydi:
Şeytânî Sözcükler

Bazı komplo teorisyenleri, yerde yazan sözcüklerin satanist, masonik ya da Yeni Dünya Düzeni’nin gizli koduyla bağlantılı olduğunu ileri sürdü. “Cochetopa”, “Sisnaajini” ve şaşırtıcı “Dzit Di Gaii”. Sonradan bu sözcüklerin bazı coğrafi bölgelerin Navajo yerlilerinin dilindeki karşılıkları olduğu anlaşıldı. Kötücül göndermeler oldukları iddia edilen sözcüklerden “Kraaksma” ve “Villarreal”, havaalanının heykelleri ve resimlerini yapan sanatçılar Carolyn Braaksma ve Mark Villarreal’in soyadlarıydı.


Ürkütücü Duvar Resimleri

Sanattan pek anlamıyoruz; fakat bir güvercini süngüleyen gaz maskesi takmış bir askerin resmini kısa süre içinde en uzaktaki uçuş kapısına yetiştirmeye çalışırken, ruhumuzu hafifletecek türden bir resim olmadığını biliyoruz. Diğer tuhaf resimler arasında tabutlar arasında bir Navajo kadını, ölü bir Yahudi kadın ve ölü bir Afrikalı-Amerikalı kadını sayabiliriz. Sanatçı Leo Tanguma, resimlerini yaparken nelerden ilham aldığını anlattı ve bunları barış ve kardeşliğin galip geldiği şiddet ve trajedi sahneleri olarak nitelendirdi.
Masonlar ve Yeni Dünya Düzeni

Havaalanındaki tuhaf plakalarından biri, masonların kare ve pusulalarını taşımasının yanında, Colorado’daki iki büyük mason locasının katlarını anlatır. Bunların hepsi, havaalanının açılışı sırasında mühürlenen bir zaman kapsülündedir. Bazıları, bunun amacı bilinmeyen fütürist bir “tuş takımı” olduğunu söylerken, “Yeni Dünya Havaalanı Komisyonu” adlı bir organizasyonun simgeleri, onlar için daha da ürkütücüdür.

Denver havaalanı yetkililerinin açıklamasına göre Yeni Dünya Havaalanı Komisyonu, tesisin açılış törenlerinin organizasyonunu yapan bir grup yerel şirketin ortak adıydı ve bu adı seçmelerinin nedeni, Denver’de “yeni dünya çapında” bir havaalanı yaratmanın amaçlanmasıydı. Masonlar, havaalanı projesinin son taşının yerleştirilmesi törenine katılmışlardı. Bu, beklenmedik bir şey değildi. Masonlar, neredeyse 200 yıldır kamu binaları için temel ve köşe taşları dikiyor, kamu binalarına nişan taşları bırakıyorlardı. Diğer yandan insanların son zamanlarda her yerde karşılaştığımız yeni Feng Shui yani “mekan temizleme” modası hakkında homurdandığını duymuyoruz.
Masonik Büyük Salon

Bir başka iddia da, terminalin büyük bölümünün “Büyük Salon” adını taşıması ve bunun da mason localarında bulunan bir odanın adı olduğudur. Dünya üzerinde toplantı odaları ya da yemek odalarına “Büyük Salon” denen masonik binalar vardır. Fakat masonik binaların çoğunda bu adı taşıyan bir bina olduğu doğru değildir. Chinon’dan Disneyland’a, şatolarda daha fazla büyük salon var.
Nazi Pistleri

Günümüzde modern havaalanlarının çoğu, pratik iki yönlü paralel uçak pistlerini tercih ediyorlar. Denver’de durum böyle değil. Yukarıdan bakınca, pistlerin terminal binasından diklemesine çıktığını ve gerçekten de bir “Svastika”yı andırdığını söylemek mümkün. Komplo teorisyenleri, bunun, Yeni Dünya Düzeni’nin totaliter gücünü gizlice sergileyen faşist bir mesaj ya da eski Germanik güç ürününün kopyası olduğunu iddia ediyorlar.
Gizli Yeraltı Karargâhı

Denver Havaalanı hakkında en sık yinelenen suçlamalardan biri, devasa ve gizli bir yer altı askeri karargâhının üzerine inşa edilmiş olduğu iddiasıdır. İnşaatın bütçesi 1,7 milyar dolar olacakken en sonunda 5,5 milyar dolara yaklaştı. Düz ve geniş bir alana inşa edildi. Fakat milyonlarca ton hafriyat yüzünden yeraltına devasa bir şey inşa edildiği söylentileri yayıldı.

Komplo teorisyenlerine göre havaalanının altında hükümete ya da Yeni Dünya Düzeni’ne veya her ikisine de ait çok katlı gizli bir karargâh var. Yazar Alex Christopher, havaalanının altındaki tünellerde çalıştığını iddia etti ve yeraltında tutuklular için geniş hapishaneler, mide bulandıran elektromanyetik güçler, içinden kamyon geçebilecek büyüklükte, siyasi tutsaklarla dolu dev açıklıklar olduğunu anlatmıştı…

Kaynak:http://gizliilimler.tr.gg/

3 Aralık 2014 Çarşamba

Hitler'in ardındaki Bektaşi


Hitler'in ardındaki Bektaşi


Yazar Aytunç Altındal'ın 9 yıl araştırarak yazdığı "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabındaki belgeler, tarihteki karanlık ilişkilere ışık tutuyor.

Altındal'a göre Alman diktatör Adolf Hitler'i dünya siyaset sahnesine taşıyan gizli örgütün kurucusu Türk vatandaşı olmuş bir 'Bektaşi'ydi!


Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Alman diktatör Adolf Hitler'i dünya siyasetine sokan gizli örgütün başındaki kişinin bir Türk vatandaşı olduğu, araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın son kitabı "Bilinmeyen Hitler" ile ortaya çıktı. Bu gizli örgütün adı "Thule Gesellschaft"tı (Thule Cemiyeti) ve başındaki kişinin adı Baron Rudolf von Sebottendorff'tu. Bu örgütün ve Baron'un dünya tarihinde önemi ise führerini (başbuğ) arayan Almanya'nın başına özel olarak eğittikleri Adolf Hitler'i getirmeleriydi. Baron ise hem bir Türk vatandaşı hem de bir Bektaşiydi! Hayatı ve gerçek kimliği tamamen sis perdesi içinde olan Sebottendorff'un ölümünün de nasıl, nerede ve ne zaman olduğu bilinmiyor.

KARANLIK BİR KİŞİLİK
Peki kimdi bu Baron? Neden Türkiye'deydi? Burada ne tür faaliyetler yürüttü? Altındal, "Kitabın en can alıcı noktalarının başında bu sorularının cevabı geliyor" diyor ve ekliyor: "Bilinmeyen Hitler kitabı, birçok tarihçinin belirttiğinin aksine Hitler'in 'bir iş kazası' olmadığını, gizli bir örgüt tarafından dünya siyaset sahnesine nasıl sunulduğunu anlatıyor."

Baron Rudolf von Sebottendorff kitapta anlatılanlara göre gazete patronu, tanınmış bir astrolojist ve 'palmist'ti (el falcısı). Ayrıca kadınlara da düşkünlüğüyle biliniyordu. Türkiye'de casusluk faaliyetleri sürdüren Baron, 1917 Bolşevik İhtilali'nden kaçarak Münih ve İstanbul'a sığınan Rus mültecilerle ve soylularla ilişkiye girdi. Bunları Sovyet rejimine karşı örgütledi. Daha sonraki yıllarda ise anti-Bolşevik faaliyetlerini yine Türkiye'de sürdürdü. İstanbul'da kaldığı müddetçe bir Almanca-Türkçe sözlükte yazdı. Ayrıca Meksika'nın İstanbul fahri başkonsolusydu.

Baron'un yaşamı kadar ölümü de esrarengiz. Bir iddiaya göre savaş bittikten sonra 9 Mayıs 1945'te İstanbul Boğazı'na atlayarak (belki de atılarak) intihar etmişti. Diğer bir iddia ise 1934'teki kritik Bamberg toplantısından sonra Hitler tarafından öldürüldüğüydü.
Altındal ise her iki iddianın da gerçekleri yansıtmadığını söylüyor: "1956'da İsrail'in Mısır'ı işgal etmesinden 6 ay sonra Adana'ya üç Alman vatandaşının geldiği tespit edildi. Bu kişilerden birinin adı Rudolf Freiherr von Sebottendorff'tu. Sebottendorff, Türkiye'den ayrıldığında ise 82 yaşındaydı..."

BİZİM EMNİYET BİLİYORDU
Kitapta Baron Rudolf von Sebottendorff'un Türk Dış İşleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'ne dayandırılarak verilen belgeler de yer alıyor. İstanbul Valiliği tarafından 20 Aralık 1968 tarihli yazıda Hitler'i dünya siyasetine sokan örgütün kurucusu Baron Rudolf von Sebottendorff'un asıl adının Adam Alfred Rudolph Glauner olduğu belirtiliyor. 9 Kasım 1875'te Hoyerswerda'da doğan Sebottendorff, 1911'de Osmanlı-Türk vatandaşlığına geçiyor. 'Baron' ünvanını almış bir kişi. 1926-27 yıllarında İstanbul'un Meksika Fahri Başkonsolosluğunu da yapan Sebottendorff, İçişleri Bakanlığı'nın kayıtlarına göre 1945 yılında İstanbul Boğaz'ında muhtemel bir suikaste uğrayarak yaşamını yitiriyor.

ALMANYA'NIN PLANI
Aytunç Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" kitabıyla dünya kamuoyuna açıkladığı bir diğer gizli kalmış gerçek ise Almanlar'ın I. Dünya Savaşı'ndan 3 yıl önce, 1911 yılında planladıkları Osmanlı'yı yutma planı. Kitapta Almanlar'ın bu gizli planını gösteren bir de harita bulunuyor. Altındal bu haritanın önemini şu sözlerle açıklıyor: "Bu harita dünya kamuoyunun önüne ilk defa bu kitapla getiriliyor. Bu haritanın özelliği ise şu: 1911 yılında Alman Genelkurmay Başkanlığı gizli bir plan hazırlıyor. Gizli planda deniyor ki, 'Önümüzdeki 50 yıl içinde barışçı ya da savaşçı yollardan Osmanlı İmparatorluğu ve Fas'ı Alman İmparatorluğu topraklarına katacağız.' Bu plan uyarınca da Alman Genelkurmayı bir harita hazırlıyor. İşte o harita 'Bilinmeyen Hitler' kitabında yer alan haritadır.

Bu haritada, Anadolu dahil tüm Osmanlı toprakları ve Fas; gelecekteki Alman İmparatorluğu'nun toprakları içinde gösteriliyor. Ama çok ilginçtir, bu plandan iki yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu, Almanlarla müttefik olarak I. Dünya Savaşına giriyor!"

Altındal bu kitabın benzeri diğer araştırmalarından ne farkı olduğu sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yayınlanan bu kitapla başta ABD'liler, Almanlar ve İsrailliler kendileriyle ilgili bazı bilgileri ilk kez bu kitaptan öğrenecek. Bu kitapta bazı yeni belgeler, bulgular ve bilgiler var. Fakat bu kitap yeni bir Nazizm tarihi değil. Kitapta Hitler'in 1933'e, yani iktidara getirildiği yıla kadar olan hayatından kesitler var. Ağırlıklı olarak Hitler'in ailesi ve bu ailenin geçmişi var."

ÖZEL EĞİTİM ALMIŞTI
9 yıllık bir araştırmanın ürünü olan kitapta Hitler'in hayatındaki bazı garipliklere de yer veriliyor. İşte onlardan sadece ikisi:

* "Askerlik tarihinde kabul edilen bir gerçek vardır. Süngü savaşına giren erler, en fazla 5 süngü savaşına girip sağ çıkabilir. Hitler ise 35'i süngü olmak üzere 42 savaşa girmiş; ancak bu savaşlardan sağ çıkmasını bilmiştir. Zaten Hitler, bu özelliği ile Alman gizli örgütünün dikkatini çekmiştir."

*"Adolf Hitler'in hayatına giren 6 kadın var. Bu kadınlardan 5'i 7 kez intihara teşebbüs etmiş ve 3'ü de ölmüştür."

A.ALTINDAL KİMDİR?
1944 İstanbul doğumlu. Bugüne kadar 15'i telif, 11'i çeviri 26 kitabı çıktı. Bugüne kadar 400'den fazla makalesi yurt içinde ve dışında yayınlandı. 1977'de Havass, 1980'de Süreç yayınlarını kurup Süreç dergisini çıkardı. Uğur Mumcu'nun 'Sakıncasız Piyade'sini sahneye koydu. "Üç İsa" adlı kitabı tüm dünyada yankılar uyandırdı. 1983'te İsviçre'de Moduls Vivendi yayınevini kurdu ve Isaac Newton'un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını yayınladı. Bu kitapla Newton'un birçok bilinmeyen yönü gün yüzüne çıktı. 1989-90 yılları arasında Sovyetler Birliği'ne kültür danışmanlığı yaptı. Devlet Başkanı Gorbaçov'un isteğiyle ABD'nin en tanınmış ressamlarını Sovyetler Birliği'ne götürdü ve orada bir sergi açılmasını sağladı.

Bülent GÜNAL

Hitler´i yetiştiren gizli örgüt Türkiye´de mi kuruldu?




Hitler´i yetiştiren gizli örgüt Türkiye´de mi kuruldu?


Hitler kitabıyla amazon"da best-seller!







Araştırmacı yazar Aytunç Altındal"ın Haziran ayında İngilizce olarak çıkan “Behind the Mask of the Hitler”(Bilinmeyen Hitler) adlı kitabı kısa sürede "Amazon.fr" sitesinde Hitler konulu kitaplar arasında 1 numaraya yükseldi. Hitler’in maskesinin ardındaki kişiler ve kuruluşların anlatıldığı kitapta, Hitler’i yetiştiren gizli örgüt The Hule"un aslında İstanbul Teşvikiye"de kurulduğu iddiası ileri sürülüyor. Altındal"la olay yaratan kitabını konuştuk...

Aytunç Altındal, daha önce Türkiye"de "Bilinmeyen Hitler" adıyla yayınlanan kitabı "Behind the Mask of the Hitler"i bu kez İngilizce yayınladı. Kitap kısa sürede ilginç iddialarıyla dünyada ses getirdi. Altındal, kitabında "The Hule" adlı gizli örgütle ilgili yeni belgeleri de gün ışığına çıkardı. Buna göre, kuruluş yeri İstanbul Teşvikiye olan gizli örgüt "The Hule"un kurucusu Rudolf Von Sebottendorf, 1933 yılında “Hitler’i biz yetiştirdik” diye bir rapor hazırlamış. Altındal, raporun orijinali ve Nazi arşivindeki kayıt numarasına kitabında yer verdiğine dikkat çekerek, gizli örgütün kurucusunu şöyle tanımlıyor: "Nazi arşivlerindeki kayıtlara göre 1933’te Hitler Şansölye seçilince, Sebottendorf diyor ki, "Hitler denilen adamı aslında biz yetiştirdik." Ayrıca "Şu gün şu tarihte teşkilata geldi, sonra şunları yaptı" diye de listesi var. ‘Listedeki bütün elemanlar bizim örgütün üyeleriydiler’ diyor. Bu isimlerin arasında Rudolf Hess var, Rozenberg var... Hitler"in en önemli adamlarıydı bunlar... Sebottendorf, aslında Türk vatandaşı, aynı zamanda Bektaşi ve mason..."

Gizli Nazi lideri Türkiye’de şeker karaborsasını yönetti

Rudolf Von Sebottendorf, 1911’de Osmanlı Devleti vatandaşlığına geçiyor. Hatta bir dönem adı Kızılay’ın kurucuları arasında bile geçiyor. 1930’dan itibaren ise Hitler’in ve Naziler’in hesabına çalışıyor. Aslında çift taraflı bir ajan... Hem Türkler, hem de Almanlar hesabına çalışıyor. Sebottendorf hakkında "1945’te Almanya yenilince intihar etti" dedikodusu çıkıyor. Ama Altındal, bu iddiaya karşı çıkıyor: "Ben 1945-47 yılları arasında bizim Emniyet Genel Müdürlüğü"nün raporlarında bu adamla ilgili gizli dosyalar bulunduğunu ortaya çıkardım. Bu Alman, o dosyalarda "invisible man"; yani "göze gözükmeyen adam" olarak geçiyor. Kimlerle arkadaşlık ediyor, kimlerle dostluğu var, kimlerle ne işler çeviriyor, bilinmiyor... Hatta 1943 yıllarında Türkiye’deki şeker karaborsasını yönetiyor..."

Türküm diyerek öldürülmekten kılpayı kurtuldu

Sebottendorf tam bir Alman milliyetçisi (pan-Germanist). Bir keresinde Almanya’da komünistler tarafından yakalanıyor. Adamlar tam onu öldürecekken “Durun, ben Türküm” diyor. Masasının üzerinde de bizim Haydar Paşa’nın resmi var. Diyor ki “Bu benim akrabam.” Sonra da komünistler onun hakikaten de Türk olduğuna inanıyor. Yoksa ani bir baskında adamın resminin orada ne işi olsun? Adam bu şekilde “Ben Türküm” diyerek yırtıyor...

Hitler gibi cahil ve milliyetçi bir adama ihtiyaçları vardı

Aytunç Altındal, Hitler hakkında şunları söylüyor: "Hitler gibi cahil bir adama ihtiyaçları vardı. O dönemde 1"inci Dünya Savaşı"nın yenilgisini askerlere ve entelektüellere bağlıyorlar. Hitler de cahil bir adam, herkese küfür ediyor. Aynı zamanda, askeri istihbaratta görevli bir ajan... O tarafı aslında hiç bilinmiyor. Diyorlar ki, "Hitler adında cahil ve milliyetçi bir adam var. Komünistlere hep küfür ediyor, gözü pek bir herif. "Tam aradığımız adam" diyorlar. Makineli tüfekten korkmuyor, entelektüeller ve komünistler gidip bir yeri bassalar da, bütün profesörler kaçtığı halde o kaçmıyor. Cahil cesareti var. Başkalarıyla kavga ve dövüş edebiliyor. Kulaktan dolma 3-5 bilgiyle hayatına devam ediyor.
O dönemdeki üst düzey yöneticiler "Cahil bir adama ihtiyacımız var ki, bütün Almanya’daki cahil adamlar kendilerini onunla özdeşleştirebilsin" diyorlar."

Lozan Üniversitesi’nde diplomatlara konferans verecek

Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, Mart 2011"de İsviçre"nin Lozan Kenti"nde gerçekleştirilecek olan Uluslararası Diplomasi Eğitimi Semineri"ne (International Diplomacy Training for the Civil Services) Türkiye"den tek konuşmacı olarak katılarak genç diplomatlara dersler verecek. Altındal, katılacağı uluslararası toplantıyı şöyle anlatıyor: "Günümüzde AB içinde yapılan bütün temaslarda, diplomatların teori ve pratiğinin çok düşmüş olduğuna karar verildi. Özellikle yeni yetişen genç (45 yaş civarı) diplomatlarda, diplomasi denen konuda bir bilgi ve beceri eksikliği ortaya çıktı. Şimdiki diplomatlar sorumluluk almaktan çekiniyorlar. Çoğu cevap bile veremiyor. Bir de inisiyatif koyamıyorlar. Türkiye"de de aynı durum geçerli. Ama bir de diplomatistler var. Diplomatist, inisiyatif koyabilen diplomat demektir. Yani inisiyatif koyabilecek düzeyde bilgi ve alan araştırmalarından kendisine tecrübe aktarılmış olan diplomatlar... Türkiye"de buna çok örnekler var, Mesela Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Esat Işık, Daniş Tunalıgil... Kıbrıs meselesinde bunun örneği yaşandı. O zaman İngiliz Valisi Foot, İngilizlerin Kıbrıs planı diye bir plan verdi ve Fatin Rüştü Zorlu’ya dedi ki, “Al bunu uygulayacaksın.” Fatin Rüştü Zorlu da bakıp raporu yere attı. Adam biliyor ki, "Hiçbir şey biz İngilizler istedi" diye olmuyor. Yani "Önce bir Başbakan"a veya Cumhurbaşkanı"na danışayım" demeden anında inisiyatif koyabilen diplomat... Benim konuşma konum, "Neo-İrrendetism" adı verilen bir ders. Türkçesi "yeni işgalcilik" anlayışı... Bence ABD’nin Irak’a girmesi bir fetih olayıdır. Emperyalizm kelimesi, 20’nci yüzyılda ortaya çıktı. Ama ondan önceleri "İrredentist hareketler" vardı. Osmanlı da irrendentist’ti. Ama özellikle karşıdaki ülkelerin yapısını hiç değiştirmezdi. Osmanlı eski yapıyı aynen muhafaza ediyordu, sadece kendisine vergi ödenmesini sağlıyordu. Ama bakın ABD Afganistan’a veya Irak’a nasıl giriyor? "Ben size demokrasi getireceğim, sizde demokrasi yok" diye... Bu anlaşılmaz bir şey. Ben de derste bu "yeni işgalcilik" kavramı üzerinde duracağım..."

Kendi öz babasına "Allois Amca" diyordu

Aytunç Altındal, kitabında Hitler ailesinin 1600’lerden itibaren soyağacını yayınlıyor. Altındal, Hitler hakkında bilinmeyen bir iddiayı da gündeme taşıyor: "Hitler’in annesi, babasına, yani kendi kocasına "kocam" diyemiyor. "Uncle Allois" diyor. Yani "amca" diye hitap ediyor. Aslında kocası gerçekten de amcası... Hitler de kendi babasına "baba" yerine "Allois Amca" diyor. Çünkü Hitler’in büyükbabasının kim olduğu belli değil. Ama tahminen iki kardeş var. "Bunlardan biri Hitler’in babası" diyorlar. Öyle ki, Hitler’in babası bir erkek kardeşin oğlu gözüküyor. Annesi de öbür erkek kardeşin torunu gözüküyor. Yani bir erkek kardeşin oğlu ile öbür erkek kardeşin torunu evleniyor. Evlenebilmek için de Katolik kilisesinden "gizli belge" alıyorlar. Bütün bunlar Hitler’in geçmişiyle ilgili hiç dikkate alınmayan konular...”

Yetkisi imparatorlarda bile yoktu

Hitler isminde gökten zembille düşmüş bir adam var, gelmiş Almanya’nın başına geçmiş. Bir onbaşının devlet başkanı olduğu gözükmüş mü? Dünyada Büyük İskender’de ve imparatorlarda bile olmayan yetkileri kullanıyor. Hiç dikkat edilmeyen bir husus var, Almanya’nın anayasası yok o dönemde... Ve Nazi partisinin bir sözü var; “Anayasa Hitler’dir, o ne derse anayasadır.”

KAYNAK:17.10.2010 - Vatan Gazetesi
Tuğrul Tunalıgil

HİTLER'İ İKTİDARA GETİREN ADAM


HİTLER'İ İKTİDARA GETİREN ADAM;
 'BARON RUDOLF VON SEBOTTENDORFF'



''Biz Cermen ırkının tarikatıyız. Bizim Tanrımız, Walwater'dir.
Onun sembolü de kartaldır. Bugünden itibaren kartalı, kızıla boyuyoruz. Bu kızıl kartal, bize varolabilmek için, ölmemiz gerekeceğini bildirecektir.'' (Baron Rudolf von Sebottendorff, 1918)

Bektaşi ve mason olan bu adamın herkes 1945’te intihar ettiğini sanıyordu ama Türkiye’nin istihbarat teşkilatlarında ölümüyle ilgili dosyalar vardı. Aslında 1957’ye kadar yaşamış bir adam ve tam bir Nazi, Nazi partisinin de kurucusu. Hitler’in partisinin esas kurucularından biri. O zaman Hitler yok orada. Baron Rudolf von Sebottendorff diye bir adam! Bu adamın hazırladığı bir program çerçevesinde yürümüş işler, sonra Hitler’le bozuşuyor, sonra da casus oluyor. Gerçekte kendisi baron da değil. Bir elektrik teknisyeniyken İstanbul’daki bir baron Alman aile evlatlık ediniyor, bu şekilde baron oluyor...

İngiltere Dışişleri Bakanlığının, T.C. Devleti Dışişleri Bakanlığina yaptığı 07.08.1968 tarihli başvuru yazısında, Sebottendorff'un açık kimliği belirtildikten sonra aynen şu ibareye yer verilmişti: "(adı geçen kişinin) 1. Dünya Savasini izleyen yıllarda, Münih'te pek çok olaya karıştığı ve Nasyonal Sosyalist Partinin ilk öncüleri arasında yer aldığı..."

Bu yazı, İstanbul Valiliğine intikal ettirilmiş ve Valilik cevabi yazısında aynen şu açıklamayı yapmıştı:

"Almanya'da, Nasyonal Sosyalist Partisi'nin tesisinde, önemli rol oynamış tanınmış yazarlardan, 9.11.1875, Hoyersvverda doğumlu..."

Açıkça bellidir ki, İngiltere'de de, Türkiye'de de, 'Devlet' Baron
Rudolf von Sebottendorff' un Nasyonal Sosyalist Partisi' nin,
'ilk öncülerinden ve bu parti' nin tesisinde önemli rol oynamış'
bir kişi olduğunu bilmektedir. Belki de bu nedenle Sebottendorff, Türkiye' de korunmuş ve gizlenebilmiştir.

Hitler'in iktidara nasıl ve niçin getirildiğini ve onu iktidara taşıyanların gizli amaçlarını ve sırlarını en iyi bilen üç beş kişiden biri, Baron Rudolf von Sebottendorff ise diğeri de Rudolf Hess'di. İkincisi Sebottendorff'un isteğiyle Thule'ye alınmıştı. Özgün Thule Örgütü'nün hayatta kalabilen son üyesi de o oldu. 26.04.1894'de İskenderiye'de doğan Hess, 17.08.1987'de, hayatının son 42 yılını tecrit edilmiş olarak geçirdiği Spandau Hapishanesinde öldü.

Hess, ne hikmetse diğer birçok Nazi için gösterilen hoşgörüden ve aftan yararlandırılmayan tek Nazi'dir. Hiçbir zaman gazetecilerle görüşmesine izin verilmedi. Hess, birçok sırrı beraberinde mezara götürdü. Ancak ilginçtir ki, 1942 yılında, İngilizler'in eline geçince kendi serbest iradesiyle verdiği ifadeler, belgeler ve bilgiler, İngiliz hükümeti tarafından 75 yıl açıklanmaması kaydıyla arşivlerde saklandı Hess'le ilgili bu ilk ve özgün ifadeler çünkü Hess, kendi isteği ile İngiltere'ye gitmişti. İngiltere tarafından 2017 yılında açıklanabilir. Sadece açıklanabilir diyoruz, çünkü bu, hükümetin arzusuna kalmıştır. Gerekli görürse, bir 75 yıl daha açıklamayabilir...

Hess, hiç kuşkusuz Hitler'le ilgili gizli konularda Sebottendorff' dan daha fazlasına bizzat tanık olmuştu. Bu sırlar açıklandığı zaman hem Thule'nin hem Sebottendorff'un hem de Adolf Hitler'in tarihi yeniden yazılacaktır, bundan hiç kuşku yok.

Sebottendorff, gerçekten de tanınmış bir yazar mıydı?

Bu sorunun yanıtı evettir. Ancak Sebottendorff Türkiye'de değil, Almanya'da hem yazar hem de siyasetçi olarak tanınmıştı. Sebottendorff'un tümü Almanya'da basılmış, 14 kitabı vardı. Bunlardan ilki, 1913'te yayınlanan Türkçe-Almanca sözlüktü. Son kitabı ise, 1934'te yayınlanan ''Hitler Gelmeden Önce'' idi.

Sebottendorff'un, 1925'te yayınlanan Der Talisman des Rosenkreuzers adlı kitabı çok ilgi çekmişti. Ayrıca Mevlevi Dervişleri ile ilgili Beyaz Bayrak dergisinde yayınlanan bir incelemesi (1925); Türk masonluğu ile ilgili bir çalışması (1924); astrolojiyle ilgili ilk cildini 1923'te yayınladığı bir araştırması; Kabbalist Horoskop ve yıldız falları ile ilgili 1921-22'de yayınlanmış altı araştırması vardı. Bir de Ervvin Haller takma adıyla yazdığı ve kendisi tarafından satın alınmış olan Münchener Beobachter gazetesinde 31 Ağustos 1918-10 Mayıs 1919 tarihleri arasında tefrika edilmiş olan, ''Türkiye'de Bir Alman Tüccarı'' adlı kitabı vardı. Sebottendorff'un Türkçe yazdığı ve 1915'te İstanbul'da basılmış bir kitabı da vardı. Adı 'Alman Ermişi'ydi. Bir de Farsça kitap yazdığı biliniyor.

(NOT: Sebottendorff'la ilgili... 1988'de Adalet Bakanlığindaki Merkez Arşivi, Keçiören'deki bir binaya nakledilmişti. Nasıl olmuşsa (!) bu binayı su basmış ve tüm evraklar yitirilmişti. 1900-1945 yılları arasında, özellikle yabancılarla ilgili belge ve kayıtları su alıp götürmüştü. )

Sebottendorff ve Thule, 1. Dünya Savaşindan sonra, kaotik boşluk içine sürüklenen Almanya'ya, Okült kurallarına göre oluşturulmuş, yeni bir 'Din' getirmek, dolayısıyla, manen ve madden çökmüş olan Almanları 'gizli ilimler' aracılığıyla yeniden güçlü hale getirmek için, büyüler, sihirler ve muskalar hazırlamışlardı. Alman halkının yarısına yakını, Sosyalist, Sosyal Demokrat, liberal ve Komünist ideolojilere ilgi gösterirken, diğer yarısı geçmişteki Pagan (Putperest) inançlara bağlılık göstermekteydi. Thule ve Okültistler, 'Armanizm' adını verdikleri bu yeni Pagan dini sayesinde, Almanya'nın yeniden güçleneceğini öngörmüşlerdi. Bu öngörüleri gerçekleşti. Bu 'kehanetin' gerçekleştirilmesi için seçtikleri kişi hayatı inanılmayacak kadar karanlık, esrarengiz ve garip olaylar ve rastlantılarla dolu olan, Adolf Hitler'di.
Dünya Savaşinın cesaret madalyalı asosyal ve marjinal Onbaşısı, bu Okültistlerin öngördükleri Führer rolüne en uygun kişiydi. Ve Hitler de, onlardan öğrendiklerini uygulayarak dünyayı ateşe ve kana boğdu.

Sebottendorff, Adolf Hitler'in tarih sahnesine çıkmasında, 'Yol Açıcı' (VVegbereiter) olmuştu. 1919'da, Pan-Cermen hareketinin en önde gelen liderlerinden biri oydu. Almanya'daki, Pan-Cermen hareketi 1900'lü yılların başlarında o denli güçlenmişti ki, Kayzer 2. Wilhelm'in anılarında yazdığına göre, 1907'de, Amerika ve İngiltere, aralarında gizli bir anlaşma yaparak, bu hareketin daha gelişmesi ve yaygınlaşması halinde, bir bahane yaratarak, birlikte Almanya'ya saldırmayı kararlaştırmışlardı. Sebottendorff'un özel hayatı da, en az siyasi hayatı kadar dalgalı geçmişti. Bir kız kardeşi vardı. Adı, Dora Kunze'ydi. Bu kadın, ağabeyi ile birlikte, Voelkischer Beobachter gazetesinde ortak gözüküyordu. Hitler, 1920'de, kendisiyle temas kuran çok garip bir kadının, büyük bir silah deposunu (Arsenal) NSDAP'a vermek istediğini yazmıştı. Hitler, bu randevuya gitmiş ve kısa saçlı, sert bakışlı, insanda tedirginlik duygusu uyandırdığını söylediği bu kadınla, silahların alımı konusunu görüşmüştü. Hitler'le görüşmeyi yapan kadın, Anni Molz'du ve Sebottendorff'un bu kadınla bir ilişkisi olmuştu. Silahlar ise Sebottendorff tarafından, 1918'de, savaş biter bitmez Müttefik Ordularina teslim edilmeden önce toplanmış olan cephaneydi.

Sebottendorff, kadınlara düşkün bir adamdı. İlginçtir ki, Yahudi düşmanı olan Sebottendorff'un, Kathe Bierbaumer adlı Yahudi bir metresi vardı ve bu kadın da, tıpkı Aloys Hitler'in evinde olduğu gibi Sebottendorff'un eşiyle birlikte yaşadığı evde oturuyordu. Sebottendorff, ilk evliliğini Klara Voss ile 1905'te, ikincisini de 15 Temmuz 1915'te Viyana'da, dul bayan Bertha Anna Iffland ile yapmıştı. Iffland Ailesi 1750'den beri masondu ve opera binaları inşa ederek zengin olmuşlardı. Karısının serveti Sebottendorff'a geçti. Sonra mahkemelik oldular ve evlilik çöktü. Sebottendorff'un resmi kayıtlara geçmiş hiçbir çocuğu görülmemektedir. Sebottendorff'un İstanbul'da bazı zengin kadınlarla da gönül ilişkileri olmuştu. Bunlardan biri, Fatma K. adlı çok zengin bir duldu. Bakırköy'de çok güzel ve büyük bir konakta yaşıyordu ve 'Salihat-ı-Nisvan'a mensuptu.

Sebottendorff çoktan öldü. Ama onun kurduğu Thule, bugün binlerce 'mini Flitler' tarafından yaşatılıyor. Almanya'dan Amerika'ya ve Latin Amerika'ya kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada, Sebottendorff ve çevresinin, dünyanın başına musallat ettiği Adolf Hitler'e bağlı Neo-Naziler liderlerinin her doğum yıl dönümünde (20 Nisan) yeni cinayetler işliyorlar ve 4. Reich'ı kuracaklarını ilan ediyorlar.

Acaba, yeni 'Hitler' kim olacak?

Ama bu sorudan daha önemlisi, yeni Sebottendorff'ların kim olduklarıdır. Bu soru, eğer 1920'lerde sorulabilseydi, ne Adolf Hitler, ne 2. Dünya Savaşı, ne Holokost ne de milyonlarca genç insanın ölümü olurdu. Ne yazık ki, bu soru hiç sorulmamıştır. Tıpkı bir Okült özdeyişinde olduğu gibi:

"Doğru soruyu sorabilmek, cevabını bilmekten zordur."
Hazin olan da budur!
KAYNAK:http://t2174a.blogcu.com/