24 Ocak 2014 Cuma
22 Ocak 2014 Çarşamba
GCM Forex Emtia Yatırımı
Emtia yılı içinde bulunduğumuz bu günlerde yatırım araçları arasında ön plana çıkan bir çok emtia ürünü ile karşılaşmak mümkün. Geçtiğimiz yıllara baktığımızda da Altın, Gümüş, Petrol gibi emtiaların ne denli karlı yatırım araçları olduğunu hepimiz bizzat tecrübe ettiğimiz için sokaktaki vatandaşa kadar hemen hemen herkes emtialara yatırım yapmayı planlıyor ancak nasıl ve nerede olacağı konusunda yaşadıkları tereddütler sebebiyle yatırım planlarını ertelemekle yetiniyorlar.
GCM Forex Emtia Yatırımı
Emtia ticareti olarak da tabir edilen emtia yatırımı basit alım satım işlemleri ile gerçekleştirilen , her yatırım aracı gibi riskleri , avantajları, dezavantajları bulunan finansal bir üründür. Borsa, GCM Forex, VOB ve çeşitli Bankaların yatırım hesapları ile yatırım yapılabilen emtialar için en uygun piyasayı belirlemek, direk yatırımın geleceğini etkileyeceği için en önemli adım olacaktır.
İşlem kolaylığı, zaruri sermaye miktarı, trading özgürlüğü, yatırım için harcanması gereken vakit, kazanç miktarı, risk düzeyi, ekstralar, işlem ücretleri, komisyonlar, işlem vadeleri gibi kategorilerde değerlendirilerek bireysel ihtiyaç ve beklentilerimiz açısından en uygun olanını belirleyebiliriz.
Mesela Borsa’da yapılan her işlem için işlem bedeli alınırken, VOB’da risk düzeyi Forex’e göre daha yüksektir. Bankaların yatırım hesaplarının açılmaları dahi ortalama 10 gün sürdüğü için vakit kaybı üst düzeydedir. Ancak GCM Forex’i tek başına ele aldığımızda; likitide miktarı sebebiyle en büyük finansal piyasadır ve son derece güvenlidir. 100$ gibi bir sermaye işlem yapmaya başlamak için yeterlidir. Minimum depozit miktarını hesabınıza yatırdığınız anda işlem yapmaya başlayabilirsiniz.
Komisyon, işlem ücreti, danışmanlık hizmeti bedeli gibi ekstra ücretler ödemeniz gerekmemektedir. Kaldıraçlı işlemler yaparak sermayenizin 100 katıyla işlem yapabilir ve daha ilk pozisyonda sermayeniz kadar kazanç elde edebilirsiniz. Online işlem platformları aracılığıyla 5 gün 24 saat istenilen vakit piyasa ekranına bağlanarak alım satım yapabilirsiniz. Bu şartlar altında en uygun emtia ticaretinin Forex Piyasalarında gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Üstelik ücretsiz demo hesap ile piyasaları ve aracı kurumu test edebilir, sanal para ile dilediğiniz kadar emtia alım satımı yapabilirsiniz. Ücretsiz Demo Hesap avantajından faydalanmak istiyorsanız GCM Forex’i ziyaret ederek GCM Forex Demo Hesap edinebilir, kendi gözlemleriniz doğrultusunda emtia yatırımını, piyasaları, işlem platformunu ve GCM Forex’in hizmet anlayışını tecrübe edebilirsiniz. Demo Hesap ile gelen ücretsiz Forex Eğitim Seminerlerine katılma fırsatı, ücretsiz elektronik kitap hediyesi ve demo hesaptan sonra gerçek hesap açan yatırımcılara avantajlar gibi yatırımcı dostu fırsatları da incelemeyi unutmayın.
20 Ocak 2014 Pazartesi
GCM Forex’te İşlem Gören Dövizler
GCM Forex’te İşlem Gören Dövizler
Forex piyasasında para birimleri döviz kurları/ döviz çiftleri/ pariteler halinde işlem görürler. baz döviz ve karşıt dövizden oluşan bu pariteler X/Y şeklinde gösterilirler. Bunun anlamı ise X’ dövizinin piyasa değerinin Y dövizinin piyasa değerine oranı anlamına gelmektedir.
GCMForex şirketinde işlem gören dövizler majör ve minör olarak , işlem hacimlerine göre gruplandırılmışlardır.
Majör Para Birimleri; Dolar/USD, Euro/EUR, Türk Lirası/TRY, İngiliz Frangı/GBP, Japon Yeni/JPY, Avustralya Doları/AUD,Kanada Doları/CAD,İsviçre Frangı/CHF
Minör Para Birimleri; Yeni Zelanda Dolar/NZD, Singapur Doları/SGD, Güney Afrika Randı/ZAR,Brezilya Reali/BRL, Macar Forinti/HUF, Meksika Pezosu/MXN, Çek Korunası/CZK, Polonya Zlotisi/PLN, Rus Rublesi/RUB.. vs. şeklinde sıralanabilir.
GCM Forex’te pariteler halinde işlem gören para birimlerinin oluşturduğu temel pariteler en sık işlem gören ve kazandıran paritelerdir. GCMForex’te en aktif ve en likit paritelerini oluşturan para birimleri ise USD, GBP, EURO, AUD, CAD, JPY ‘dir.
Genellikle değer kaybeden para birimine alış işlemi ile yatırım yapılarak, değeri yükseldiğinde satış işlemi ile elden çıkarılır. Böylelikle aradaki pozitif fark kazanç olarak bakiyeye yansımaktadır. Para birimleri çeşitli faktörler4den etkilenerek değer kazanıp değer yitirebilirler. Bu hareketleri önceden tahmin edebilmek Forex Piyasasında ciddi avantaj sağlamaktadır. Dolayısı ile tahmin yürütebilmek için piyasa gözlemi yapmalı, dünya gündemini yakından takip etmeli, söz konusu para biriminin geçmiş dönemlerdeki zaman,fiyat grafiklerini indikatörleri de göz önünde bulundurarak , temel ve teknik analiz yöntemlerinden uygun olanları doğrultusunda analiz etmek gerekir. Başarılı analizler doğru tahminleri , doğru tahminle ise kazançlı işlemleri getirecektir.
Hatalı analizler sonucu hatalı tahminler ile yapılan işlemlerin zarar etmesi çok normaldir. Bu gibi durumlarda hedge işlemleri ile aynı oranda ters yönde pozisyon açılarak zararın dengelenmesi beklenebilir veya risk kontrol araçları olan emirlerden faydalanarak zarar durdurulabilir, kar muhafaza edilebilir hatta zarar eden pozisyon tek bir emir ile kapatılarak kar edecek şekilde tekrar açılabilir. Önemli olan trading esnasında paniklemeden ve acele etmeden fakat hızlı ve mantıklı kararlar alabilmektir.
GCM Forex’te işlem gören tüm bu para birimlerinin hangisinin değer kazanıp hangisinin değer yitireceği az çok gündemde gizlidir. Eğer bir ülke belirsiz bir siyasi politika izliyorsa yatırımcıların ilgisini kaybedecek dolayısıyla para birimi değer yitirecektir. Çünkü yatırımcılar sadece güvendikleri para birimlerine yatırım yaparlar.
Minor para birimleri ise genellikle tercih edilmemekle birlikte gelişmekte olan ülkelerin para birimleri oldukları için tercih edilseler dahi çok fazla bir getiri sağlamadıkları için tercih edilmemektedirler.
15 Ocak 2014 Çarşamba
12 Ocak 2014 Pazar
10 Ocak 2014 Cuma
Geldiler
Geldiler
Emre TEZCANBeni neden öldürmüyorlar?
Vazgeçip kayboldukları boşluğa çıkıyorum
Geri dönüp gördüğüm düzlükten iniyorum
Hani neredeler,göremiyorum?
Tutuyorum,bırakmıyor sanıyorum
Gidiyorum,ama ileriyi göremiyorum
Derken bitiyor düzlük gözümde
Aynı şeyleri bir bir kendime oynuyorum
Gökyüzünün mavisini bırakmışlar odana
Hani o buz gibi ayaklarının ısındığı yorganın altına
Baharı getirmiş kuşlar ta ekvatordan sıcağı
Aynan kırılmış yüzlerin kirlenmiş,çatlak çatlak gözlerin
Hafif bulutlu Kadıköy’ün bu gece üstü
Elleri sessiz yağmurlu bir akşam gibi uzanmış sokağa
Sanki biri geçip alacakmış gibi onu yanına
Dünden kalma şişelerin sığınmış arasına
Tırnaklarını mı yiyorsun artık yoksa etlerini mi?
Canavar mı olacaksın bu gece başıma yoksa
Her gecen mi böyledir usulsuz sağnakta
Gidelim demek zordur bu şehrin sokağında
Bir çatlak ses alıyor gönlümü bu sabah
Sesinin inceldiği noktada kırılışım gibi
Bir damla düşerken sormuyor mudur yere
Kaç kişi basacak diye üstüme
Haydi bir gün daha yaşa demek öldürmekle eşdeğermiş anladım
Ay bu gece çilli bir kız turuncusunda
yazar:Emre TEZCAN
Neredeyse Ölüyorum..
Neredeyse Ölüyorum...
Emre TEZCAN

Sokağa çıktım bugün,ansızın oldu
Çocuklar koşuştururken geçtim aralarından yavaşça
Rüzgarı dahi değdirmeden tenime sıyrıldım
Beraber kapısını çaldığımız eve
Dar geliyor sana buralar diyorlar,doğrudur
İçimdeki kelimeler harflere dökülüyor,korkuyorum
Sesim iyice kısıldı,gözlerim bakıp da görmüyor
Ellerim daha titrer oldu,iyi gelmedi boşluk
Hangi şehir bu tadı çıkarıyor bilmiyorum ama
Ayaklarım basmıyor artık taşa toprağa
Hangi nefes daha içinde bu gece söyle hadi bana
Aynı gök mü gördüğümüz bu sabah anlat bana
Gölgemi dikmişsin kefenime güneş batarken
Ve ay gözüktüğünde sökmüşsün beyaz ellerini bedenimden
Sarı tahtalar iyice karardı biliyor musun?
Sen gittiğinden beri böyleymiş buralar,öyle anlatıyorlar
Hangi köşe burası?
Seviştiğimiz mi?
Kavga ettiğimiz mi?
Gidemediğimiz mi yoksa..
Ne uyku ne uykuyu satın alabilecek bir cüzdanım kaldı
Sendeydi ya en son hepsi
Son model olmasa da hurda olmayanın depo parası
Ara sıra sigara sıra sıra şişe için bazen
Işıklarımı da aldılar bu gece benden
Küçük bir abajurum vardı karargahta
Resimlerin vardı üstünde ay gibi
Çillerin gözlerine kaçık bakmışken
Bir yastığım vardı,çocukluktan beri o yastıktır gider
Yatak desen reklamlardaki gibi ucuz ama sırta batanlardan
İçinde kaybolmama yer bırakmayacak kadar dar
Ve uyutmayacak kadar sen kokuyor her gece
Ciğerlerimi aldırdım
Taşıyamadım
Nefes almaya çalıştım
Rüzgarda sen çıktın ansızın
Sindi sindi;biliyorum
Koklayıp geri vermediğim nefesler şimdi
Hapsoluyor zarında göğsümün
Çatılara çöp nasıl atılır?
Çatıyla çöp uzak değiller midir
Gökyüzüne bakabilirim ama
Dokunamam asla sağnak yağmura
Biri geliyor köşeden
Daha hızlı koşuyorum
Şaşaklarımdan kan akıyor ama
Durdurmanı dilemiyorum artık
Korkuyorsun ama ben dönüşüyorum
Geliyorlar ama ben gidiyorum
Seviyorlar ama ben öldürüyorum
Ezilseler de devam ediyorum
Dur,dursana biraz
Bi kaç kelime söz
Burda bir yerde değil mi?
Doğru söyle,biliyorum
Sokmamış olsan da değişir mi mevsimler
Yakmamış olsan da geçer mi bunun izi
Dar sokakları kapattılar üstüme,ellerime bilezik niyetine kelepçe
Hak mıdır eşitlik midir alnımda yazan sizce
Hayırdır
Hayır,dır
Gözüne doğru tam
Ateşpare
Kitaplar ve kurtları göğsümde
Tütünsüz sigara alkolsüz bira bu gece
Güneşsiz sabaha aysız geceye çoktur bile
Bu kalpsiz em-re
Bir doktor getirin acilden olmasın
Babamın amcasına bakanlardan da olmasın
Babamın babasını gömdükleri yer olur
Tam yanına,arayı çok uzatma
Ne alıp veremediğim vardı ulan
Güneşsiz sabah oldu mu da uyandırmadılar
Ben gördüm siyahın simini
Sen seyrekleşirken gözümde
Gittiğin son noktadayım hala
Bastığın son toprak
Yaşamının son izleri
Yaşamamı iteleyen illeri
Şehirler yok
Ülkeler parça parça
Feodalite doğdu baştan başa
Yeni dünya düzenim piramitte kayıp şimdi
Dokunduğun yerdeki son hücrelerim de astı kendini
Özerklik istiyor ruhum
Gözlerim ellerimde
Ellerim toprağı kokluyor bu gece
Gitmek bir kaybediştir ya hani
Orada kaybetmişim,habersizim
Yaşarken çıkardım ruhumu bedenimden
Öldürmeden koydurdum kefene o son duyduğun sesimi
YAZAR:Emre TEZCAN
Emre TEZCAN

Sokağa çıktım bugün,ansızın oldu
Çocuklar koşuştururken geçtim aralarından yavaşça
Rüzgarı dahi değdirmeden tenime sıyrıldım
Beraber kapısını çaldığımız eve
Dar geliyor sana buralar diyorlar,doğrudur
İçimdeki kelimeler harflere dökülüyor,korkuyorum
Sesim iyice kısıldı,gözlerim bakıp da görmüyor
Ellerim daha titrer oldu,iyi gelmedi boşluk
Hangi şehir bu tadı çıkarıyor bilmiyorum ama
Ayaklarım basmıyor artık taşa toprağa
Hangi nefes daha içinde bu gece söyle hadi bana
Aynı gök mü gördüğümüz bu sabah anlat bana
Gölgemi dikmişsin kefenime güneş batarken
Ve ay gözüktüğünde sökmüşsün beyaz ellerini bedenimden
Sarı tahtalar iyice karardı biliyor musun?
Sen gittiğinden beri böyleymiş buralar,öyle anlatıyorlar
Hangi köşe burası?
Seviştiğimiz mi?
Kavga ettiğimiz mi?
Gidemediğimiz mi yoksa..
Ne uyku ne uykuyu satın alabilecek bir cüzdanım kaldı
Sendeydi ya en son hepsi
Son model olmasa da hurda olmayanın depo parası
Ara sıra sigara sıra sıra şişe için bazen
Işıklarımı da aldılar bu gece benden
Küçük bir abajurum vardı karargahta
Resimlerin vardı üstünde ay gibi
Çillerin gözlerine kaçık bakmışken
Bir yastığım vardı,çocukluktan beri o yastıktır gider
Yatak desen reklamlardaki gibi ucuz ama sırta batanlardan
İçinde kaybolmama yer bırakmayacak kadar dar
Ve uyutmayacak kadar sen kokuyor her gece
Ciğerlerimi aldırdım
Taşıyamadım
Nefes almaya çalıştım
Rüzgarda sen çıktın ansızın
Sindi sindi;biliyorum
Koklayıp geri vermediğim nefesler şimdi
Hapsoluyor zarında göğsümün
Çatılara çöp nasıl atılır?
Çatıyla çöp uzak değiller midir
Gökyüzüne bakabilirim ama
Dokunamam asla sağnak yağmura
Biri geliyor köşeden
Daha hızlı koşuyorum
Şaşaklarımdan kan akıyor ama
Durdurmanı dilemiyorum artık
Korkuyorsun ama ben dönüşüyorum
Geliyorlar ama ben gidiyorum
Seviyorlar ama ben öldürüyorum
Ezilseler de devam ediyorum
Dur,dursana biraz
Bi kaç kelime söz
Burda bir yerde değil mi?
Doğru söyle,biliyorum
Sokmamış olsan da değişir mi mevsimler
Yakmamış olsan da geçer mi bunun izi
Dar sokakları kapattılar üstüme,ellerime bilezik niyetine kelepçe
Hak mıdır eşitlik midir alnımda yazan sizce
Hayırdır
Hayır,dır
Gözüne doğru tam
Ateşpare
Kitaplar ve kurtları göğsümde
Tütünsüz sigara alkolsüz bira bu gece
Güneşsiz sabaha aysız geceye çoktur bile
Bu kalpsiz em-re
Bir doktor getirin acilden olmasın
Babamın amcasına bakanlardan da olmasın
Babamın babasını gömdükleri yer olur
Tam yanına,arayı çok uzatma
Ne alıp veremediğim vardı ulan
Güneşsiz sabah oldu mu da uyandırmadılar
Ben gördüm siyahın simini
Sen seyrekleşirken gözümde
Gittiğin son noktadayım hala
Bastığın son toprak
Yaşamının son izleri
Yaşamamı iteleyen illeri
Şehirler yok
Ülkeler parça parça
Feodalite doğdu baştan başa
Yeni dünya düzenim piramitte kayıp şimdi
Dokunduğun yerdeki son hücrelerim de astı kendini
Özerklik istiyor ruhum
Gözlerim ellerimde
Ellerim toprağı kokluyor bu gece
Gitmek bir kaybediştir ya hani
Orada kaybetmişim,habersizim
Yaşarken çıkardım ruhumu bedenimden
Öldürmeden koydurdum kefene o son duyduğun sesimi
YAZAR:Emre TEZCAN
Özur Dilerim
Özur Dilerim
Emre TEZCAN
Özür dilerim bu gece için
Tüm gecelerini bir gecede sildigim için
Özür dilerim bu gece için
Tüm hayallerini yırtık cebinden akıttığım için
Özür dilerim bu gece için
Gökyüzünü karanlığa boyadığım için
Özür dilerim bu gece için
Tüm sevdiklerini saçlarının arasına sıkıştırdığım için
Özür dilerim bu gece için
Gülüşüne leke bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Sessizliğine sessizlik kattığım için
Özür dilerim bu gece için
Sesini hiç durmadan titrettiğim için
Özür dilerim bu gece için
Çiçeklerini susuz bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Kafandaki tüm birikintileri yalnız bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Vakitsizce gönlüne düşürdüğüm yağmur damlası için
Özür dilerim bu gece için
O koca kapkaranlik sokağın pençesine ellerini bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Gökkuşağının renklerini sana unutturduğum için
Özür dilerim bu gece için
Hayatın boyunca o güzel yağmurdan nefret edeceğin için
Özür dilerim bu gece için
Aynı şehiri içine döktüğüm için
Özür dilerim bu gece için
Oturduğum yere hiç basmadan yürüyeceğin için
Özür dilerim bu gece için
Hayatında ilk defa birinin ölmesini isteyeceğin için
Özür dilerim bu gece için
Yarın koştuğun yanım, ayrılan tarafım olduğu için
Ve şimdi
Özür dile benden
Her şeye rağmen
Ölümüme
Yaşamama
Hatta gözlerine rağmen
Seni affedemememe
Ve özür dile benden
Sevisecegim her kadının yüzünün aslında senin yüzün olacağından
Ve özür dile benden
Her dakikamı saklamadığın için altında yastığının
Ve şimdi özür dile benden
Beni bir hasta yaptığın için
Ve şimdi özür dile benden
Kendini bu kadar sevdirdiğin için
Şimdi sustur beni
O seni en son gördüğümdeki gibi
Aynı kokuya sahip ellerini
Değdir kırışıklıklarına alnımın
İndirdiğin yıllarımın tek şeridine
Çiçek dik bu akşam
Gece olana dek
Son kez bak yüzüme
Bir izin gelse içime
Bir hafta okul tatil gibi
Sevinci üç günü alsa da haftanın
Her gunu tatil ederdi bayramım
İçim içimde değil ki bu gece
Sorduğun soruya baktığımda
Ayna kırık gibi
Bir elim bu yanda diğeri şu
Bu evi yakın rica ediyorum
Bu şehri yakın size yalvarıyorum
Annem, babam
Artık yok en yakınlarım
İçimde bir tüfek şakaklarıma dayalı
Sıktıkça dolduran anıları
Ve her şeye rağmen
Kanımı yerden alıp
Dolaplara saklayan anam
Gördüğü halde
Yaşadığı halde
Gülmeye çalışan; babam
Şimdi özür dile benden
Bir canın alıcısı
Bir kalbin duruşunu seyreden katilin bebeğini doğurdun
Henüz bebek
Ama o salladığın beşikteki bebek
Bir gün büyüyecek
İşte o zaman
Aynaya bak
Çatlakları kapat ve
Özür dile kendinden
Hayallerini avucuna koy
Sonra kalbine
Kalbimden alıp
Attığın yere
Emre TEZCAN
Özür dilerim bu gece için
Tüm gecelerini bir gecede sildigim için
Özür dilerim bu gece için
Tüm hayallerini yırtık cebinden akıttığım için
Özür dilerim bu gece için
Gökyüzünü karanlığa boyadığım için
Özür dilerim bu gece için
Tüm sevdiklerini saçlarının arasına sıkıştırdığım için
Özür dilerim bu gece için
Gülüşüne leke bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Sessizliğine sessizlik kattığım için
Özür dilerim bu gece için
Sesini hiç durmadan titrettiğim için
Özür dilerim bu gece için
Çiçeklerini susuz bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Kafandaki tüm birikintileri yalnız bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Vakitsizce gönlüne düşürdüğüm yağmur damlası için
Özür dilerim bu gece için
O koca kapkaranlik sokağın pençesine ellerini bıraktığım için
Özür dilerim bu gece için
Gökkuşağının renklerini sana unutturduğum için
Özür dilerim bu gece için
Hayatın boyunca o güzel yağmurdan nefret edeceğin için
Özür dilerim bu gece için
Aynı şehiri içine döktüğüm için
Özür dilerim bu gece için
Oturduğum yere hiç basmadan yürüyeceğin için
Özür dilerim bu gece için
Hayatında ilk defa birinin ölmesini isteyeceğin için
Özür dilerim bu gece için
Yarın koştuğun yanım, ayrılan tarafım olduğu için
Ve şimdi
Özür dile benden
Her şeye rağmen
Ölümüme
Yaşamama
Hatta gözlerine rağmen
Seni affedemememe
Ve özür dile benden
Sevisecegim her kadının yüzünün aslında senin yüzün olacağından
Ve özür dile benden
Her dakikamı saklamadığın için altında yastığının
Ve şimdi özür dile benden
Beni bir hasta yaptığın için
Ve şimdi özür dile benden
Kendini bu kadar sevdirdiğin için
Şimdi sustur beni
O seni en son gördüğümdeki gibi
Aynı kokuya sahip ellerini
Değdir kırışıklıklarına alnımın
İndirdiğin yıllarımın tek şeridine
Çiçek dik bu akşam
Gece olana dek
Son kez bak yüzüme
Bir izin gelse içime
Bir hafta okul tatil gibi
Sevinci üç günü alsa da haftanın
Her gunu tatil ederdi bayramım
İçim içimde değil ki bu gece
Sorduğun soruya baktığımda
Ayna kırık gibi
Bir elim bu yanda diğeri şu
Bu evi yakın rica ediyorum
Bu şehri yakın size yalvarıyorum
Annem, babam
Artık yok en yakınlarım
İçimde bir tüfek şakaklarıma dayalı
Sıktıkça dolduran anıları
Ve her şeye rağmen
Kanımı yerden alıp
Dolaplara saklayan anam
Gördüğü halde
Yaşadığı halde
Gülmeye çalışan; babam
Şimdi özür dile benden
Bir canın alıcısı
Bir kalbin duruşunu seyreden katilin bebeğini doğurdun
Henüz bebek
Ama o salladığın beşikteki bebek
Bir gün büyüyecek
İşte o zaman
Aynaya bak
Çatlakları kapat ve
Özür dile kendinden
Hayallerini avucuna koy
Sonra kalbine
Kalbimden alıp
Attığın yere
YAZAR:Emre TEZCAN
Isyan ediyor gençliğim
Isyan ediyor gençliğim
Emre TEZCAN
Küçük sayfaları vardı çantasında
Ellerinde ince kemikleri
Akşamüstü serin bir bankta
Kaybettiği hisleri.Sevdiği şarkıları kulağımda
Ellerimde leke leke izleri
Sessizliği serin bir bankta
Yeni evi,bilmediği bir şehrin içi
Uzakta hep gözleri
Elleri,bir tohum kalbime
Dudakları yağmur gibi
Yeni hasat verecek meyvelere…
Istan ediyor gençliğim. Kanım damarlarımda akmıyor sanki. Sanki bir vücudun içine sıkışmış bir ruh gibiyim bu aralar. Ne yazdıklarım,ne yaşadıklarım ne de hissettiklerim bir duygu veriyor. Her şey çok boş geliyor bu aralar. Sanki her şey sende biten sessizliğin bir yansıması gibi. Anla artık; isyan ediyor gençliğim.
Bir sonum yok kabul. Olmadığı gibi bir başlangıcımın. Sensizliği hisseden benim şehrime kar yağdırma bu gece.
Neler oldu anlat haydi. Bunu derken bile boğazım düğümleniyor. Sen neydin? Ne yaptın? Nasıl oldu böylesi bilemiyorum. Ama iyi değilim. Hele bu aralar; hiç ama hiç iyi değilim. Ama ne var ki inandıramazsın beni kötü olduğuma. Bende inanmam. Ama her şeyi görüyorum artık. Artık her şey biraz daha net. Daha çok çarpıyor bazı şeyler suratıma. Korkmuyorum. Ama düşünmüyor değilim. Nereye gidiyorum, nerede kalıyorum, gördüklerim ne?
Sen tek bir varlıktın dünya üzerinde bana. Tek bir isimdin gecelerimde. Suskunluğumun yutkunluğu idin. Görmediğim gecelerin karanlığı. İçemediğim sigaraların saatli dumanlarıydın. Sen bir gençliktin kendine isyan eden.
Çok kızıyorum sana biliyor musun? Çok hemde,çok. Bazen anlayamıyorum, bazense anlamak istemiyorum. Gözlerim daldıkça dalıyor boşluğa. Bir an bakıyorum. Sonra duruyorum. Boşlukta sen oluyorsun ansızın gözlerimde. Biliyorum,biraz daha iyi anlıyorum varlığını da yokluğunu da. Neler neler geçiyor içimden. Kimler kimler gidiyor penceremin pervazından. Susmak geliyor biraz daha. Biraz daha diyorum sabahın beşinde. Sen kokan bir şehre ayak basıyorum tam sekizde. Dört gibi dönmüş oluyorum senle nefes alan denize. Kimseler bilmiyor. Kimseler konuşamıyor o anlarda.
Biliyorum;isyan ediyor gençliğim.
Nerdesin? Kimle?
Bu gece de içiyorum sevgilim. Sen yoksun ya daha da batıyor iğneleri yatağımın. Anlayamıyorum. Neler oldu,nasıl oldu? Ama bir cevap aramaktan vazgeçiyorum çoğu zaman. Bir şeyleri kurcalamanın mantıklı bir karar olmayacağını anlıyorum. Sonra dönüyorum hemen o en yakın kız kardeşime:
-Haydi! Getir biraz daha içmeliyim diyorum bu gece.
Kimse anlamıyor söylediklerimi. Tipim bile anlaşılmıyor ki artık. Git gide kayboluyorum. Daha da daralıyorum. Daha da anlamsızlaşıyor. Ve bir an da gidiyor benliğim. Anlar başlıyor beynimin içinde zonk zonk. Sonra arkama dönüp bakıyorum. Bir de olmayan önüme. Sonra anlıyorum. Anlıyorum ki; isyan ediyor gençliğim.
Înan öleceğim pisliğimden. Bazen görmez oluyor gözlerim, o senin sevdiğin kalbi yaralayan illetten ötürü. Ama gücenmiyor gençliğim. Hiç kollamıyor kendini. Anlamsızlaştığı yerde kopmaya başlıyor ipim. Olduğu yerde sayıyor yaşlarım. Ne ilerisi kaldı ne gerisi.
Sende korkma bir günün gecesinden. Gecelerin yıldızları gibi çillerin. Bulutları gibi beyazlığın. Yalnızlığı gibi yağmurların. Ve isyanı gibi ruhunun. Ama inan yaşıyorum ruhumun en derinliklerinde sevgimi. Ve inan hep susacak sana. Ama asla ve asla dili tutulmayacak artık ağzımın başkalarına. Başkalarına yok artık bir itina. Ne bir gün olur ölür ne bir gün olur yeniden doğar. O bir kez vardı. Ne biri öldürebilir ne ben doğurabilirim.
Bu bir isyan sevgilim, ölüme başkaldırış bu. Çünkü ölüyordum,görmüyordun;önünde.
Yalan söylüyorum baba
Yalanlar söylüyorum ben
Bir sabah ansızın
Gidiyorum baba
Ah,alıyorlar kalbimi
Ruhumu anne,ruhumu
Bir sabah ansızın
Vuruyorlar baba
Uzak bir yol baba
Gözçukurlarım darda
Bir sabah ansızın
Boşalıyor baba…
Yalanlar söylüyorum baba. Kendime,hayatıma,cesaretime. Kusmak istedikçe kusuyor ciğerlerim. Ölümsüzlüğü bulmuşken çekip gitmek var içimde. Tam oldu derken kalkıp gitmek. Son kadehi yarım bırakıp sevmek var içimde baba. Biliyorum;isyan ediyor gençliğim.
Sabah saat on bir. Tabakadan çıkardığım iki dal sigara günaydın diyor yüzüme tebessüm edercesine. Hava soğuk ama camlarım açık sonuna kadar. Gökyüzü iyice seyrekleşiyor sanki gözümde. İçinde dikeldiğim yatak,olduğundan daha farklı bir konuma girmişken uzatıyorum diğer sigarayı o an ki sevgilime. Yakıyorum hevesini henüz alamadığım yeni çakmağımla. Bir kaç fırt sonra bir titreme geliyor komidinin üzerinden. “Babam” yazıyor ekranda. Açıyor,konuşuyorum. Bir şey söylemeden anlıyor zaten her şeyi. “Yapma” diyor kısık ve bozulmuş bir ses tonu ile. “Yapma.” “Bozuk para gibi harcıyorsun kendini.” Diyor içten bir hırıltı ile. Biliyorum baba inan biliyorum. Isyan,isyan ediyor gençliğim.
Neler hissettiğimi anlamıyorum artık ya da hiçbir şey hissetmiyorum uzun zamandır. Uzun zamandır kayıp böyle ruhum. Gülüşlerim içimde değil ama anlamıyor kimse,farkındayım. Boşveriyorum inanın. Boşveriyorum. Bir şey hissetmiyorum artık. Hiçbir şey…
Göremiyorum. Göremiyorum anne. Gözlerimi aldılar bir gece yarısı ellerimden. Avuçlarıma gözçukularımın içinden akıttığım kahverengiyi söktüler bu gece. Bilmediğim bir yerdeyim. Ergen bir çocuğun ilk deneyimi kadar heyecanlı ama bir o kadar da çabuk biten,çabuk kaçan zevki gibiyim. Tükürüğümün yoğun asiti gibiyim. Sigaranın siyaha kaçan zifiri gibiyim. Güneşin leke yapan ışınları,gecenin sessizliği gibi karanlığım. Göremiyorum anne. Göremiyorum. Sol tarafından başlayıp tüm benliğini,nefesini yok eden oğlunu gizliyorum anne. Dolaplara saklıyorum. Ihtilal varmışcasına siyaha boyuyorum pencerelerimi. Evlerden kaçıyorum sokaklara. Sokaklardan mekanlara dalıyorum kalabalık kalabalık. Kapatıyorlar hepsini gece yarısı. İçime kaçıyorum gece yarıları. İçimdeki saklı kente alıyorum tek yönlü biletlerimi. Yalnızlığım duyulmasın diye hepsi baba. Tek tabanca yaşıyorum yine yoksa.
Nedenini bilmediğim ama içimi yakan kayıplarımı döküyorum bir deniz kıyısında. Küçük motorlusuyla babam geçiyor sahile hafif uzaklıkta. Ta oradan geçiyor üstünden döktüklerimin. Gözleri doluyor ta oradan. Günleri eziyorum ayaklarımın altıyla. Aylarımı dolduruyorum bira gibi bardaklara. Şehirleri yaşanmaz hale getiriyorum her gece yarısında. Ve biliyorum;isyan ediyor gençliğim.

YAZAR:EMRE TEZCAN
Küçük sayfaları vardı çantasında
Ellerinde ince kemikleri
Akşamüstü serin bir bankta
Kaybettiği hisleri.Sevdiği şarkıları kulağımda
Ellerimde leke leke izleri
Sessizliği serin bir bankta
Yeni evi,bilmediği bir şehrin içi
Uzakta hep gözleri
Elleri,bir tohum kalbime
Dudakları yağmur gibi
Yeni hasat verecek meyvelere…
Istan ediyor gençliğim. Kanım damarlarımda akmıyor sanki. Sanki bir vücudun içine sıkışmış bir ruh gibiyim bu aralar. Ne yazdıklarım,ne yaşadıklarım ne de hissettiklerim bir duygu veriyor. Her şey çok boş geliyor bu aralar. Sanki her şey sende biten sessizliğin bir yansıması gibi. Anla artık; isyan ediyor gençliğim.
Bir sonum yok kabul. Olmadığı gibi bir başlangıcımın. Sensizliği hisseden benim şehrime kar yağdırma bu gece.
Neler oldu anlat haydi. Bunu derken bile boğazım düğümleniyor. Sen neydin? Ne yaptın? Nasıl oldu böylesi bilemiyorum. Ama iyi değilim. Hele bu aralar; hiç ama hiç iyi değilim. Ama ne var ki inandıramazsın beni kötü olduğuma. Bende inanmam. Ama her şeyi görüyorum artık. Artık her şey biraz daha net. Daha çok çarpıyor bazı şeyler suratıma. Korkmuyorum. Ama düşünmüyor değilim. Nereye gidiyorum, nerede kalıyorum, gördüklerim ne?
Sen tek bir varlıktın dünya üzerinde bana. Tek bir isimdin gecelerimde. Suskunluğumun yutkunluğu idin. Görmediğim gecelerin karanlığı. İçemediğim sigaraların saatli dumanlarıydın. Sen bir gençliktin kendine isyan eden.
Çok kızıyorum sana biliyor musun? Çok hemde,çok. Bazen anlayamıyorum, bazense anlamak istemiyorum. Gözlerim daldıkça dalıyor boşluğa. Bir an bakıyorum. Sonra duruyorum. Boşlukta sen oluyorsun ansızın gözlerimde. Biliyorum,biraz daha iyi anlıyorum varlığını da yokluğunu da. Neler neler geçiyor içimden. Kimler kimler gidiyor penceremin pervazından. Susmak geliyor biraz daha. Biraz daha diyorum sabahın beşinde. Sen kokan bir şehre ayak basıyorum tam sekizde. Dört gibi dönmüş oluyorum senle nefes alan denize. Kimseler bilmiyor. Kimseler konuşamıyor o anlarda.
Biliyorum;isyan ediyor gençliğim.
Nerdesin? Kimle?
Bu gece de içiyorum sevgilim. Sen yoksun ya daha da batıyor iğneleri yatağımın. Anlayamıyorum. Neler oldu,nasıl oldu? Ama bir cevap aramaktan vazgeçiyorum çoğu zaman. Bir şeyleri kurcalamanın mantıklı bir karar olmayacağını anlıyorum. Sonra dönüyorum hemen o en yakın kız kardeşime:
-Haydi! Getir biraz daha içmeliyim diyorum bu gece.
Kimse anlamıyor söylediklerimi. Tipim bile anlaşılmıyor ki artık. Git gide kayboluyorum. Daha da daralıyorum. Daha da anlamsızlaşıyor. Ve bir an da gidiyor benliğim. Anlar başlıyor beynimin içinde zonk zonk. Sonra arkama dönüp bakıyorum. Bir de olmayan önüme. Sonra anlıyorum. Anlıyorum ki; isyan ediyor gençliğim.
Înan öleceğim pisliğimden. Bazen görmez oluyor gözlerim, o senin sevdiğin kalbi yaralayan illetten ötürü. Ama gücenmiyor gençliğim. Hiç kollamıyor kendini. Anlamsızlaştığı yerde kopmaya başlıyor ipim. Olduğu yerde sayıyor yaşlarım. Ne ilerisi kaldı ne gerisi.
Sende korkma bir günün gecesinden. Gecelerin yıldızları gibi çillerin. Bulutları gibi beyazlığın. Yalnızlığı gibi yağmurların. Ve isyanı gibi ruhunun. Ama inan yaşıyorum ruhumun en derinliklerinde sevgimi. Ve inan hep susacak sana. Ama asla ve asla dili tutulmayacak artık ağzımın başkalarına. Başkalarına yok artık bir itina. Ne bir gün olur ölür ne bir gün olur yeniden doğar. O bir kez vardı. Ne biri öldürebilir ne ben doğurabilirim.
Bu bir isyan sevgilim, ölüme başkaldırış bu. Çünkü ölüyordum,görmüyordun;önünde.
Yalan söylüyorum baba
Yalanlar söylüyorum ben
Bir sabah ansızın
Gidiyorum baba
Ah,alıyorlar kalbimi
Ruhumu anne,ruhumu
Bir sabah ansızın
Vuruyorlar baba
Uzak bir yol baba
Gözçukurlarım darda
Bir sabah ansızın
Boşalıyor baba…
Yalanlar söylüyorum baba. Kendime,hayatıma,cesaretime. Kusmak istedikçe kusuyor ciğerlerim. Ölümsüzlüğü bulmuşken çekip gitmek var içimde. Tam oldu derken kalkıp gitmek. Son kadehi yarım bırakıp sevmek var içimde baba. Biliyorum;isyan ediyor gençliğim.
Sabah saat on bir. Tabakadan çıkardığım iki dal sigara günaydın diyor yüzüme tebessüm edercesine. Hava soğuk ama camlarım açık sonuna kadar. Gökyüzü iyice seyrekleşiyor sanki gözümde. İçinde dikeldiğim yatak,olduğundan daha farklı bir konuma girmişken uzatıyorum diğer sigarayı o an ki sevgilime. Yakıyorum hevesini henüz alamadığım yeni çakmağımla. Bir kaç fırt sonra bir titreme geliyor komidinin üzerinden. “Babam” yazıyor ekranda. Açıyor,konuşuyorum. Bir şey söylemeden anlıyor zaten her şeyi. “Yapma” diyor kısık ve bozulmuş bir ses tonu ile. “Yapma.” “Bozuk para gibi harcıyorsun kendini.” Diyor içten bir hırıltı ile. Biliyorum baba inan biliyorum. Isyan,isyan ediyor gençliğim.
Neler hissettiğimi anlamıyorum artık ya da hiçbir şey hissetmiyorum uzun zamandır. Uzun zamandır kayıp böyle ruhum. Gülüşlerim içimde değil ama anlamıyor kimse,farkındayım. Boşveriyorum inanın. Boşveriyorum. Bir şey hissetmiyorum artık. Hiçbir şey…
Göremiyorum. Göremiyorum anne. Gözlerimi aldılar bir gece yarısı ellerimden. Avuçlarıma gözçukularımın içinden akıttığım kahverengiyi söktüler bu gece. Bilmediğim bir yerdeyim. Ergen bir çocuğun ilk deneyimi kadar heyecanlı ama bir o kadar da çabuk biten,çabuk kaçan zevki gibiyim. Tükürüğümün yoğun asiti gibiyim. Sigaranın siyaha kaçan zifiri gibiyim. Güneşin leke yapan ışınları,gecenin sessizliği gibi karanlığım. Göremiyorum anne. Göremiyorum. Sol tarafından başlayıp tüm benliğini,nefesini yok eden oğlunu gizliyorum anne. Dolaplara saklıyorum. Ihtilal varmışcasına siyaha boyuyorum pencerelerimi. Evlerden kaçıyorum sokaklara. Sokaklardan mekanlara dalıyorum kalabalık kalabalık. Kapatıyorlar hepsini gece yarısı. İçime kaçıyorum gece yarıları. İçimdeki saklı kente alıyorum tek yönlü biletlerimi. Yalnızlığım duyulmasın diye hepsi baba. Tek tabanca yaşıyorum yine yoksa.
Nedenini bilmediğim ama içimi yakan kayıplarımı döküyorum bir deniz kıyısında. Küçük motorlusuyla babam geçiyor sahile hafif uzaklıkta. Ta oradan geçiyor üstünden döktüklerimin. Gözleri doluyor ta oradan. Günleri eziyorum ayaklarımın altıyla. Aylarımı dolduruyorum bira gibi bardaklara. Şehirleri yaşanmaz hale getiriyorum her gece yarısında. Ve biliyorum;isyan ediyor gençliğim.

YAZAR:EMRE TEZCAN
5 Ocak 2014 Pazar
QUINOA-Kinoa.......Yeni Çağın Besini
Yeni Çağın Besini ; QUINOA-Kinoa
Quinoa;Türkçedeki bilinen adı ile Kinoa; Buğday cinsinden fakat çiçek açan ve sindirimi kolay, hafif, lezzetli bir tahıl türü. 120 çeşidi olmasına rağmen, bilinen üç çeşidi kullanılmaktadır. Beyaz, kızıl veya grimsi.
Ülkemizde daha yeni tanınan bir besin. Dünyada ise artık biliniyor ve hatta 2013 yılı Birleşmiş Milletler tarafından ‘Kinoa Yılı’ ilan edilmiş.

Ülkemizde henüz üretimi yok ve ithal ediliyor. Güney Amerika’nın Batı Kıyısı’ndaki And Dağları bölgesinde yetişiyor. Peru ve Bolivya’dan ithal edilen Kinoa Avrupa ve Amerika’da birkaç yıldır büyük ilgi görüyor.

İlk kimler kullanmış ?
Kinoa Latin Amerika’da 7 bin yıl önce İnkalar tarafından yetiştirilmiş bir tahıl türü. Bir dönem Güney Amerika halkı İnkalarının en önemli besin kaynağıymış. Mayalar ile ilgili araştırmalar sürecinde yeni yeni keşfedilmeye başlanmış ve Kinoanın sırrı da böylece ortaya çıkmış.
Birçok hastalığı önlediği söyleniyor , özellikleri nedir ?
Modern tıp kinoayı uzun ve sağlıklı yaşayanları inceleyince daha da yakından tanıdı. Buğdaydan iki misli, pirinçten de çok daha fazla tahıl içeriyor. Susam ailesinden gelen Kinoa aynı zamanda bir magnezyum kaynağı. Tam tahıllarda genelde hayvanlarda bulunan amino asitler yok ya da yok denecek kadar az olup adeta hayvansal gıda kaynakları kadar değerli tek tahıl. Süt, yoğurt, tavuk, et gibi hayvansal ürünlerde bulunan amino asitler, ayrıca ete yakın hatta filizlendirilmişse etten bile daha kıymetli protein emilim gücü var. İçerdiği kalsiyum ise bir bardak sütteki kalsiyumdan daha fazla.
Besin değerleri ne? 100 gram Kinoada 372 kalori var. 5.80 gram yağ, 69 gram karbonhidrat, 6 gram lif içeriyor. Bu nedenle de yağ bakımından fakir. A, B, C, D ve K gibi neredeyse tüm vitaminleri içeren kinoada kolesterol yok. 100 gram Kinoanın bazı türlerinin yüzde 20’si protein ihtiva ediyor. Eğer filizlendirerek kullanılırsa besin değeri daha da artıyor. Filizlendirilmiş kinoanın gücü etten daha yüksek.

Bedenimizdeki etkileri nedir ?
Kinoanın en önemli özelliği süper oksit dismutaz enzimi içermesi. Bu enzim yaşlanmayı geciktiriyor, cildi yıpranmaya karşı koruyor. Doku yenilenmesini sağlarken, serbest radikallerin verdiği zarardan modern yaşamın hücreleri hırpalamasına kadar koruyor. Böylece son zamanlarda sıklıkla görülen kanser hastalığının da önlenmesine yardımcı oluyor. Kinoa içeriğindeki lignin hormonunun sebep olduğu kanser türlerine karşı da koruyor. Meme kanserini önleyici özelliğe sahip; kalbi de kuvvetlendiriyor. Kuersetin adlı madde de kinoayı vazgeçilmez kılıyor. Kuersetin anti oksidan olmasının yanısıra, bahar alerjilerine karşı da iyi bir destek.
Gluten içermiyor
Gluten tahıllarda bulunan ve un yoğurulduğunda hamura yapışkan formu veren proteindir. Bu sayede hamur maya tutar. Çölyak hastaları glutene karşı alerjiktir. Unlu mamüller tükettiklerinde sorunlar yaşayabilirler. Kinoa gluten içermediği için alerjisi olanların protein ve karbonhidrat ihtiyaçlarını karşılıyor. Gluten içermediği için, gluten alerjisi olanlar için de mükemmel bir besin Gluten rahatsızlığı olanların her şekilde kullanmadan evvel doktorlarına danışmalarını tavsiye ederiz.
Kimler tüketiyor ve nasıl tüketilmeli ?

Kinoa bulgur kıvamında bir tahıl cinsi. Baskın bir tadı ya da kokusu yok. Kendine özgün bir aroması var. Haşlandıktan sonra salatalara eklenerek soğuk da yenilebiliyor. Aynı zamanda sebze, et, balık, tavuk gibi yemeklere hoş bir tat veriyor. Kinoa pilavdan salataya kadar birçok yemeğe yakışıyor. Çorbaların içerisine konulabiliyor. Kavurup iri iri dövüldüğünde müslilere katılabiliyor. Un haline getirilirse, kurabiye, kek, hamur işlerinde, ekmek yapımında kullanılabiliyor. Garnitür olarak ise yemeklere lezzet veriyor. Taze soğan, nar ekşisi, maydanoz, domates ile kısır gibi yapılırsa çok lezzetli oluyor. Kuskus gibi pişirilip hafif sade yağ ile döndürülüp pembeleşene kadar çevirilirse de yemek gibi yenilebiliyor.

Kinoa zengin protein kaynağı olduğu için vegan beslenenler için ideal. Yüksek demir içerdiği için de demir eksikliği nedeniyle kansızlık problemi yaşayanlar kinoayı sıklıkla tüketebiliyor. Kinoa kabızlık çekenlere de tavsiye ediliyor.
NASA tarafından uzun uzay uçuşlarında, mürettebatın beslenmesi amacıyla uzay aracında yetiştirilicek tahıl olarak seçilmiş bilgiside vardır.
KAYNAK:İNDİGO DERGİSİ
YAZAR:RÜYA YÜKSEL.
Maya Şamanizmi ve Kutsal Maya İnancı
Nilgün Arıt ile Maya Şamanizmi ve Kutsal Maya İnancı
Mayalar kadim bir uygarlık oldukları kadar bir o kadar da bize yabancılar… Bir çok uygarlığı araştırmama rağmen, Mayalar anlaşılmaz geldiği için onların kadim geleneklerine girmeye pek cesaret edememiştim ta ki Nilgün Arıt’ın kitabı ve facebook grubuyla tanışana kadar…

Nilgün Arıt, Mayaların kadim bilgeliğini, yalın ve bizim anlayabileceğimiz bir şekilde bizlere sunuyor. Ve bu bilgileri sadece kitaplar üzerinde değil, Meksika’nın ve Güney Amerika’nın mistik topraklarında doğrudan şamanlar ve ritüeller içerisindeki deneyimleriyle harmanlayarak sunuyor. Evet, her ne kadar bu konuda çok tevazu sahibi olsa da, kendisi bir “maya şamanı” ve şamanizmin, kutsal maya inancının bilgeliklerine yolculuk etmiş bir öğretmen olarak, bize maya inancının sırlarını sunuyor.
Onlar en doğru sözlerle konuştular; Ancak yine de, mesajın önemini çoğu kimse anlamadı. Sonra en uygun biçimde her şey kağıda döküldü; artık anlaşılabilmeli, denildi… Yine de içerik hala tam kavranabilmiş değil; hala gözler doğru okuyamıyor. Her şeyi bilenler, sadece bilge Maya halkından gelenler. Ancak bir gün gelecek, bugün anlatmaya çalıştıklarımız herkesçe öğrenilecek, bu satırlar okunacak, denilenlere tanık olunacak ve işte o zaman anlaşılacak…” –Chumayel’in Chilam- Balam (Maya kehanet kitabı)’ndan.
Röportaj: Efe Elmas
Öncelikle hiç bilmeyenler için Mayaların kimler olduğunu açıklayabilir misiniz? Nerden geldiler, hala gelenekleri devam ediyor mu?
Mayalar, ABD’nin güney sınırından El Salvador’a kadar uzanan topraklarda 10,000 yılı aşkın bir süre değişik devletler kurarak yaşamış bir Orta Amerika halkıdır. Mezopotamya ve Anadolu topraklarında Hititler, Sümerler, Frigler, Roma, Bizans imparatorlukları, Anadolu Selçukluları, Osmanlı İmparatorluğu vs. nasıl sırayla tarihe geçtiyse, Orta Amerika topraklarında da Olmek,Mixtec, Zapotek, Maya devletleri tarihsel bir sıralamayla binlerce yıl var olmuştur. Fark şuradadır: Anadolu topraklarında kurulmuş devletler farklı din ve inançları, farklı devlet ve toplum sistemlerine sahip olmuşken, Maya halkı en başından en sonuna (İspanyol işgaline) kadar benzer sosyal ve siyasi yapıları sürdürmüş, aynı inanç sistemi, aynı dini devam ettirmiştir. Geliştirmiş ya da tanımlamaları farklı kelimelerle dile getirmiş olsalar da…
Bir diğer fark da şudur: Bugün Mezopotamya topraklarında yaşayanların Babilliler, Sümerlerle hiçbir ilintisi kalmamıştır, bugün Mısır topraklarında yaşayanların Antik Mısır Medeniyetiyle hiçbir ilintisi kalmamıştır… Oysa Maya halkı bugün binlerce yıl önceki aynı inanç sistemine, aynı toplumsal ilişkilere, aynı dile sahiptir… Yok edilmekten kurtulan ve inanç ve törelerini gizlilik içerisinde de olsa sürdüren yerli Maya halkını kastediyorum. Çünkü Kişe Maya halkından olan, tüm ailesi ABD güdümlü Guatemala devletinin ölüm tugayları tarafından öldürülen, ve hayatını dünyaya Maya halkının sesini duyurmaya adayan Rigoberta Menchu’nun 1992’de Nobel Barış Ödülünü almasına kadar yerli Maya halkı inançlarını gizleyerek, dillerini kamuya açık yerlerde konuşmayarak, hayatlarını korumuşlardı.
Peki bu kadar kadim bir medeniyetten neden insanlık geç haberdar oldu?
Maya medeniyeti, antik Hint, antik Çin, antik Mısır, antik Sümer medeniyetlerinden daha farklı öneme sahip değildir bilimsel tarih, antropoloji ve benzeri bilim dalları açısından. Ancak keşifleri çok yenidir. Amerika’nın keşfi çok yenidir zaten. Varlıkları Hint, Çin, Mısır, Mezopotamya medeniyetlerinden çok önce başlamış olan Maya medeniyetinden dünyanın yüzyıllarca habersiz olmasının nedeni Amerika kıtasının keşfinin ancak çok yakın bir tarihte, 1500’lerde, yapılabilmiş olmasındandır. Keşfi takiben Orta Amerika’dan itibaren kıtayı istilaya başlayan İspanyollar, “Hristiyanlık inancını yayma misyonu” adı altında 20 milyon yerli halkı katlettiler. Medeniyetlerine dair her şeyi, incecik ağaç kabuklarına yazılmış binlerce eserlerini yaktılar, heykellerini un ufak ettiler, tapınaklarını yakıp yıkıp bir daha bulunmasın umuduyla üzerlerine kiliseler inşa ettiler. Bunu sadece İspanyol Kralı bildi; altınlar, gümüşler, değerli taşlar, kakao ve benzeri toprak ürünleri İspanyaya gitti ama yok ettikleri medeniyete dair dünyaya sadece bu kıtada vahşi yerliler yaşadığı, kahraman misyonerlerce haklarından gelindiği duyuruldu. 1840 başlarında Amerikalı iki gezgin Orta Amerika’da ormanda tesadüfen ağızlarını açık bırakan bir tapınakla burun buruna gelene kadar… Yani yüzlerce yıl kadar da Katolik misyonerlerin yazdıkları dışında dünya haberdar olmamıştır bu medeniyetten. Arkeolojik çalışmalar 1950’lerde başlamış, yazılarının biraz biraz çözümlenmesi 20 yıl sürmüş, hala da tam çözülebilmiş değildir. Çözümlemelerin çoğu da Maya dini inançları bilinemediğinden yanlış yorumlamalarla doludur. Çözümleme sorunlarının sebebi Diego de Landa Calderón’dır. Kendisi Fransisken keşişi olarak İspanya’da yaşamını sürdürürken ilk misyonerler arasında Yukatan’a gönderildi. Yukatan Yarımadasındaki Roma Katolik Klisesi Başpiskoposu olarak yaşadı ve Kolomb-öncesi Maya medeniyetinin tarihini, edebiyatını, gelenek ve inançlarının neredeyse tamamının yakılma ve yok edilme emrini o vermiştir. 1562’de tarihe geçen utanç verici karalıktaki adıyla, “auto-da-fé” uygulaması ona aittir.

Solda: Mayaları, eserlerini yaktıran rahip Diego de Landa
Sağda: Auto De Fe’nin temsili resmi
Auto da fe nedir?
Maya medeniyetine ait yazılı belgelerin çok az ve sadece birkaç adet müzede olma sebebi, gerek Maya dini kitaplarının, gerekse Şaman Rahiplerin kaleme aldığı Chilam Balam kitaplarının hazin hikâyesi çok trajik bir tarihsel olaya dayanıyor ve olay tarihe “MANI AUTO DA Fé”si olarak geçmiş.
İspanyol Diego de Landa Calderón, Fransisken tarikatından bir keşişti. Amerika’nın keşfi üzerine Meksika’nın doğu ucundaki Yukatan yarımadasına gönderilen ilk misyonerlerdendi. Burada Roma Katolik Kilisesi Başpiskoposu olarak yaşadı ve Maya medeniyeti hakkında en kapsamlı yazıları o yazdı. Ancak, sayfalarca kayda döktüğü bu medeniyetin tarihi, edebiyatı, gelenek ve inançlarıyla tümden yok edilmesi emrini de o verdi.
1562 tarihindeki insanlık ayıbı “auto-da-fé” uygulaması ona aittir. “Auto-da-fé” sözcüğünün İspanyol dilindeki gerçek anlamı “inanç eylemi”’dir. Ancak günümüzdeki “insanı/kendini yakmak” şeklindeki anlamını Diego de Landa’nın tarihi katliamından sonra kazanmıştır.
Yukatan’da 4.000 yıllık bir geçmişe sahip ve Maní isimli bir Maya kenti vardı. Diego de Landa ilk olarak, 1549 yılında, buradaki Maya tapınaklarını yıktırdı ve taşlarıyla Fransisken Tarikatı’na ait bir manastır inşa etti. Sonra, 1562 yılında, bir engizisyon mahkemesi kurdu ve Maya hiyeroglif kitaplarını, binlerce sanat eserini ve Katolik dinine karşı çıktığını iddia ettiği yerli halkın yakılması emrini verdi. İleriki yıllarda “Maní auto da fé”si olarak hafızalara kazınan bu olayda yerli halk kazıkta, tüm eserleri ise büyük bir meydan ateşinde yakılmıştır.
Bu eylem bazı misyonerler tarafından anavatana duyuruldu ve büyük tepki uyandırdı. Diego de Landa, İspanya’ya geri çağırıldı. İspanya Krallığı’nın Doğu Hint Bölgesi Konseyi tarafından şiddetle kınanarak Katolik inancını yayma adı altında gösterdiği aşırı şiddet ve otoritesini aşan vahşet iddiaları karşısında kendisini savunması istendi. İspanyol Engizisyonu’ndan esinlendiği, o büyük ateşi yaktırma amacının Hıristiyan dinine boyun eğmeyenleri cezalandırarak saf inanca döndürmek olduğunu söylediği bir savunma yaptı. Ceza aldığına dair hiçbir kayıt ise yoktur.
Diego de Landa, “Relación de las cosas de Yucatán (Yukatan’a Dair Öyküler)” adlı eserini 1566’da İspanya’ya döndükten sonra yazmıştır. Bu, Maya dinine, lisanına, kültürüne ve yazı sistemine dair ilk yazılı çalışma olma özelliğini taşır. Bir süre ortadan kaybolan bu eser, 19. yüzyıl Fransız ruhban sınıfı kâtiplerinden Charles Etienne Brasseur de Bourbourg tarafından bulunmuş, 1862’de Fransızca-İspanyolca iki lisanlı bir kopya olarak ve bu kez “Relation des choses de Yucatán de Diego de Landa (Diego de Landa’nın Yukatan’a Dair Öyküleri)” adıyla yeniden basılmıştır.
Maya Şaman Rahiplerinin kehanetlerinden ilk bahis bu engizisyon cellâdının kitabında yer alır:
“Bu Meksika halkı ülkelerine İspanyolların geleceğine ilişkin işaret ve kehanetlere sahipti. Politik güçlerinin ve dinlerinin sona ereceğini biliyorlardı… Tutul-xiu eyaletinin Mani kentinde Ah-cambal isminde bir yerli “Chilam” sıfatıyla yaşıyordu. Chilam, şeytanla işbirliği yaparak ondan mesajlar taşıyandır. İşte bu kişi, halkına çok yakın bir tarihte bu bölgelerin yabancı bir ırk tarafından yönetilmeye başlayacağını, bu ırkın onlara Tanrı’yı bir başka lisan ile anlatacaklarını, ayağa kalkmış bir ağaç biçiminde tahtaya şekil vererek başka anlam yükleyeceklerini söylemişti… Burada Don Juan Cocom adıyla vaft iz ettiğimiz kişi bana güven duydu. Pek çok antik bilgi nakletti ve hatta bir kitap gösterdi. Bu kitapta bir geyik resmi çiziliydi. Büyük babasının kendisine bu resmi göstererek, bu topraklara bir gün çok iri geyikler geleceğini, işte o zaman yüce Tanrılarına olan tapınmalarına son vereceklerini, dinlerinin ellerinden gideceğini söylemiş olduğunu nakletti…”

Chilam Balam kitaplarından bir örnek sayfa.
Gerçekten çok ilginç. Yani her şeyi biliyorlardı, görmüşlerdi, ne kadar kadim bir uygarlık. Nedir bu Chilam Balam kitapları, biraz daha bahsedebilir misiniz?
Chilam Balam Kitapları, Mayaların bize geçmişten ya da gelecekten söz ettikleri ve aynı zamanda tarihi kaydettikleri, toplumla ilgili binlerce bilgiyi paylaştıkları, kuşaktan kuşağa kaydı devam ederek büyük antropolojik, sosyolojik, linguistik, tarihi önem taşıyan kitaplardır
Maya tarihi kayıtları “Chilam Balam Kitapları”nda yazılıdır.( “Chilam Balam” antik dönemde Maya tarihçi kâhin rahiplerine verilen addır). İspanyol işgalinde ve sonrasında ailelerinden önce, kutsal kitaplarını saklamaya koştuklarından bugün sadece sekiz adedi bilinmektedir. Chilam Balam Kitaplarındaki metinlerde, mistik içeriklerinin yanı sıra, olaylar arasında sentez yapan tarihsel yorumlar, “Katun Serileri” şeklinde başlık atılmış tarihsel dökümler de oldukça uzun yer kaplar. Kitapların son bölümü tümüyle kehanetlere ayrılmıştır. Kuşaktan kuşağa sözlü olarak nakledilen tarihsel olaylar ya da kâhin rahiplerin yapmış oldukları kehanetler bir Chilam Balam tarafından kaydedilmişse gerçekliği ve itibarının sorgulanması düşünülemezdi. Bu nedenle bu kitaplar özenle saklanır ve elden ele dolaşmazdı. Yani tarihsel olayları ve gelecek öngörüleri bu kitapların kurtarılabilmiş olanlarında kayıtlıdır. Bunlara Kutsal Maya İnancı kitabımda ayrıntılı yer ve örnekler verdim.
Peki Mayalar nasıl bir yaşam sürüyordu?
Mayaların sosyal yaşamı dünyamızın coğrafya dönemlerine ve o dönemlerin antropolojik özelliklerine uyumludur. Coğrafyalarının izin verdiği tarımsal ürünleri değerlendiren ve antropolojik ifadesi “avlayıcı/toplayıcı” (hunters and gatherers) olan bir halktır. Yapılarını, giysilerini ve besinlerini bölgelerinin özelliklerine göre seçmiş diğer tüm dünya halklar gibi incelenir. Sadece ana besin olarak Asya’da pirincin, Avrupa’da buğdayın yerini Orta Amerika’da mısır almıştır.
Sosyal yaşamlarının yanı sıra mayaların dini inancı nedir? Kitabınızın adı da “Kutsam Maya inancı”, nedir bu inancın temelleri?
Mayaların temel felsefesi, “Yukarıda ne oluyorsa aşağıda da o olur” şeklinde ifade edilerek Kozmos ile Dünya’nın bir bütün olduğu üzerine inşa edilmiştir. Bir diğer deyişle, Dünya Ana’daki her olgu, her değişim, her durum, kozmostaki benzer olgu, değişim ve durumlarla bağlantılıdır. Bu yüzden doğa ve dünyaya büyük saygı gösterilmesi gerekir; bu kıymetli yaşam alanı Tanrıların büyük evreninin bir parçasıdır. Her saygısızlık Tanrıya yapılmış sayılır. Her adaletsizlik, her eziyet, her nefret ilahi düzene yönelmiş olacaktır; bu ise mümkün değildir. Dünya üzerinde var olan her şey, her taş, her bitki, her hayvan, her insan devasa kozmik ailenin fertleridir ve bir ruha sahiptir. Bu yüzden kozmostaki Mishula, kozmik kardeşler, için dualar edilir. Dünya sadece dünyaya ait olarak düşünülemeyecek kadar derin ve sonsuz bir evrenin parçasıdır; tümün mükemmeliyetinde dünya varlıklarının büyük sorumluluğu vardır.

Maya inanç sistemiyle, mevcut dini sistemler arasında ki fark nedir?
Hocam Don Miguel Angel Vergara’ya Maya inanç sistemi ve uygulamalarının bildiğimiz dini sistemden farkının ne olduğunu ilk sorduğumda şu cevabı vermişti:
“Kilise ruhsal deneyimde ‘aracı’ya ihtiyaç olduğu inancını yerleştirmiştir. Bizim ‘Muhteşem Gizem’ dediğimiz Tanrı ile irtibat bu aracı’ya bırakılmıştır. Maya halkının ezelden beri süren Tanrı ile doğrudan iletişimi, Hristiyanlık gelince yerini tüm ruhani çalışmaların kilise aracılığıyla yapılması mecburiyetine bıraktı. Tanrı ve ruhlarımız arasındaki tüm ilişkilerde tek yetki rahiplere verildi. Tanrı’nın sözlerinin tek muhatabı rahipler oldu; ruhlar alemi ile iletişimimiz, davranış ve sözlerimiz onların gözetimine ve denetimine girdi. Tanrı’nın bizden ayrı olduğu söylendi; Tanrıya ibadetin ancak kiliselerde yapılması gerektiği, organize bir din olmadan Tanrı’yla ilişki kurulamayacağı dikte edildi. Organize din, “kilise” ve “aracı”, rahip sınıfı, demekti. Oysa benim halkım bastığı her yerde Tanrı’yla ilişki halindeydi. Tanrı ile ilişkiyi her ağaçta, her yaprakta, her dağda, her bulutta kurardı. Taşın bir ruhu vardır. Taş da, toprak da Yaratıcının ruhunu taşır, canlıdır. Yaradan’ın ruhu öten her kuşta, her ağaç dalında, gülen her çocuğun gözlerindedir ve içimizdedir. Ayrılık yoktur; hepimiz tüm yaradılışla bir bütünüz ve dolayısıyla Tanrı ile bir bütünüz. Öğretimiz esasında budur. Aksi ifade edilince, pek çok insan kozmosun yüce bilgilerini ve kendi öz varlıklarının ihtişamını unutmaya başladı. Eğer Tanrı’dan kopar ve ayrılırsak, bizi geliştiren, değiştiren, ruhumuzu, hayatlarımızı zenginleştiren güçten yoksun kalırız, tahminlerin ötesinde fakirleşiriz. Bugün toplumların karşı karşıya kaldığı sorunların temel nedeni, bu doğal bağlarımızın, tüm diğer varlıklarla bağlarımızın kopmuş olmasıdır. Yani artık insanoğlu kendisini etrafındaki her şeyden kopuk, yalnız hissetmektedir. Birbirleriyle olan derin bağları göremeyenler birbirlerini sevmeyi öğrenememekte, kuşku, öfke, rekabet, hırs duyguları ile birbirlerine tahammül gösterememekte, birlikte yaşayamamakta, her vesileyle savaşmaktadır. Oysa bu bireysel kopukluk bir yanılsamadır. İnsanlığın en derin acıları ve çileleri ise işte bu yanılsamanın sonuçlarıdır…
Peki nasıl bir “maya şamanı” olunur, bu unvan nasıl kazanılır ve herkes bu ünvana sahip olabilir mi? İnisiyasyon süreci nasıl oluyor?
Şamanizm dünya kültürlerinin tümünde, tüm dinlerin, psikolojilerin, felsefelerin öncesinde var olmuş, insanın kendi gücünü ve evrenin bilgilerini öğrenme arayışıdır. Çağlar içerisinde geliştirilen pek çok teknik vasıtasıyla bireylerin fiziksel dünya ile hayal ve vizyon dünyaları arasındaki köprü anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu tür bir arayış ve anlama sisteminin “batı” akıl çağı içerisinde hafife alınmasının en önemli nedeni bireysel ya da profesyonel başarıyı arayan geleneksel yöntemlerden farklı olmasıdır. Gerçeklik hakkındaki konvansiyonel inanç sistemlerinin dışına çıkma gerekliliği pek çok insan için en başından caydırıcıdır.
İnisiyasyon, bireyin spiritüel gelişimi için, bir “üstad”ın eğitim ve kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınanmalı metodlarla eğitimi diye tanımlanabilir. Sözcüğün kökeni, Latince’de “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğüdür. Osmanlı tarikat geleneğinin de vazgeçilmezidir ve üstad (mürşid), öğrenci (mürit) sözcükleri bize yabancı değildir. Tüm eski inisiyasyonlarda aday seçimine dikkat edilmiş, adayda geçmişinden getirdiği birtakım yeteneklerin, belirli bir moral (manevi) ve zihinsel düzeyin olup olmadığına bakılmıştır.
İnisiyasyonlarda üstad, bilgileri modern eğitimdeki gibi öğretmez. Yani bilgilerin hafızaya depolanması tarzında bir eğitim verilmez, yol ve yöntemler gösterilir. Öğrenci “aydınlanma” denilen hedefe kendi iç çalışmasıyla erişmek zorundadır. İnisiyasyonu tamamlamadan ayrılmak mümkündür. Hoca ve öğrenci bu yola çıktıktan sonra eğitim üç aşamalıdır. İlk aşamada hoca teorik ve pratik bildiğimiz türden bir eğitim verir. “Ustalık sırları”nı öğretir. İnisiyatik dilde bu döneme “birinci doğuş” denilir. İkinci aşama inisiye adayının teorik olarak öğrendiklerini yine Hocası ile birlikte uygulama aşamasıdır. Psişik yeteneklerin de geliştirildiği bir aşamadır. Üçüncü aşama ise adayın kendi başına kendisini geliştirme sürecidir. Kendisini hazır hissettiğinde bir Maya inanç sisteminde kendilerine “Mayan Elders” (maya büyükleri) denilen bir heyetin sınavından geçer. Kabul edildiği takdirde özel bir sermoni ile beline şaman kuşağı takılır ve toplum hizmetinde artık görev alabilir.
Demek ki gerçekten zor bir süreç, herkes kafasına göre şaman olamıyor =)

campeche kıyısında özel bir dolunay kutsamasında, Nilgün Arıt’ın şahsi seremonisi.
Maya toplumunda Şaman inisiyasyonunun mutlaka Hoca’yla tamamlanması, öncelikle Hoca ve diğer toplum büyükleri tarafından onaylanması şarttır ama sonrasında, o kişinin Şaman vasfını koruması, içinde yaşadığı toplumun vereceği karardır. Bu kararı topluluk, o kişiyi çokça defa denedikten sonra verir.
Bu geleneği sürdüren topluluklarda bile kendi kendisini Şaman ilan etmiş bir kimse yoktur. Şaman, hayatının bir döneminde sıra dışı gerçekliğe yakınlaşan; ruhsal varlıkların kendisine bazı yollar açtığını kendisi fark eden veya fark edilen; bir hocanın öğrenciliğine giren; sonrasında ise yaşadığı topluluğun kendisini sınayarak kabul ettiği kişidir. Hatta bazı şamanik kültürlerde kendisine Şaman demesinin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır. Bunun sebebi, şamanik toplumda “güç” konusunda çok kesin hükümler olmasındandır. Antik kültürleralçakgönüllüğü yüceltir; herhangi bir güç iddiasını böbürlenme olarak algılar. Böbürlenme anlamında taşındığı takdirde, o gücün kişiden alınacağına kesinlikle inanılır.
Kitabınızda bazı noktalar da tasavvufla benzeştirmişsiniz, nasıl bir benzerlik var sufizm ve maya inancı arasında?
Mayaların dini inancı, özetle, inisiyatik bilgi, tasavvuf inancıyla eş özelliklidir. Maya kainat ve insan inanç sistemi, doğu (ve islam) sufizmi ile aynı öğelere sahiptir. Yani dış dünyayı deneysellik ve kanıtlanmışlıkla açıklayan “egzoterik” bilgiden tamamen farklı bir yapıda ve haldedir. Pozitif bilimin insan yaşamına dâhil edilmesi dolaylıdır. Oysa tasavvuf, yani inisiyatik bilgi, yaşamla daima iç içe olan belli bir uygulama süreci gerektiren bir bilgi türüdür. Egzoterik bilginin algı merkezi bilinçteki rasyonel akıldır, dünyaya ait zekâ ve kavrayıştır. Tasavvuf, yani inisiyatik bilgi, kişinin daha derin gerçeklikleri “ idrak kabiliyeti” gerektirir ve zekâdan çok, “intelect” (idrak) gerektirir. Zaten “entelektüel” kelimesinin gerçek anlamı da “irfanı kavramış” olmaktır. Maya inisiyasyonu bir tasavvuf dergâhında öğrenilenlerle aynıdır. Yunus Emre’nin Taptuk Emre’nin dergâhında geçirdiği süreç, tasavvufi bir eğitim, bir Maya inisiyasyonu sürecidir. İntelect, rasyonelite gibi zekâya dayalı olarak değil bizzat idrake dayalı olarak gerçeklerin sezilmeye başlanması ve sonrasında açıkça görülmesidir: “Bir ben var bende, benden içeri” satırları bu inisiyasyonun sonucunda yazılmıştır.
Maya İnisiyasyonun ve tasavvufun temel konusu Yaratıcı Mutlak Güç’tür. Her ikisinde de eğitim sürecinde insan, esasen öğrenmeye değil zaten kendi gerçekliğinde mevcut olanı hatırlamaya çalışır. Bu yönüyle kozmosu incelemesi dahi aslında kendindeki bilgiye ulaşma çabasıdır. Tüm çabalar kendini tanımak içindir; kozmolojide olan herşeyin anlamını kendi içerisindeki sembolleri bir bir açığa çıkarma gayretidir. Sufi ve şaman kendisini gerçekleştirme arzusunda benzerdir.

Mayaların yaşadığımız çağ ile ilgili kehanetleri ve yorumları veya bizlere öğütleri var mı?
Maya halkı içinde yaşadığımız dünya çağına ‘Dördüncü Dünya’ der… Asırlardır tüm dünya insanlarının birbirlerine hükmetmeye çalıştığı dönemler yaşıyoruz. Bu hükmedişler, fetihlerle, yasa ve kurallarla, sınıf sistemleriyle, hükümetler ve dinler vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Benim halkımın tek kehaneti vardır ve o da “ayrılıkçı” bu dördüncü çağın sonunda insanların artık birbirlerini ‘öteki’ olarak değil, bir bütünün parçaları olarak algılamaya başlayacakları büyük bir bilinç dönüşümü yaşanacağıdır.
Bu yaşadığımız dördüncü çağda insanların başkalarına ve yaşadıkları toprağa, doğaya hükmetme arzu ve eylemlerinin artmasına tanık olunacağı öngörülmüştür. Gerçekten de günümüzde insanlar “kendisi” ve “öteki” bilinçliliğinin egemenliğindedir. “Öteki” düşüncesi, aramızdaki bağları, hepimizle doğa arasındaki bağları görmemizin engelidir. Göremeyince ne başkalarına, ne de doğaya kendimizmişçesine sevgiyle bakamayız, davranamayız. Bireyselliğin değerlerini kaybetmeden ama bütünselliğin farkındalığı içinde yaşamaya başlayacağımız bilinçlilik, bu çağın güzel sonunun kehanetidir. Maya Kehaneti, insanların sadece birbirlerine değil, yaşadıkları toprağa, uzaya ve ilahi bir bütüne ait oldukları bilincine ulaşacaklarının kehanetidir. Söylenen esasen budur…”
Peki ya 2012 kehanetleri hakkında ne düşünüyorsunuz, bir felaket senaryosu ile sunuldu Maya bilgeliği?
Dünyanın son bulacağı iddia edilen 21 Aralık 2012 tarihinde dünyamız Samanyolu Galaksisi’nin merkeziyle hizalandı ve bu NASA’nın da takip ettiği astronomik bir olaydı.
Macera heveslisi Batılı maceracı araştırmacı ve yazarlar dönemsel bir kazanç kaynağı olarak Maya takvimlerini yazılarına konu ederken konuya yabancı insanların meydan okuyamayacağı teoriler havada uçuşur hale geldi. Günümüzde sevgi ve umut aşılamak pirim yapmadığı için, çağımız korkuya ve korkutulmaya endeksli hale getirilerek yönetilebildiği için bu konu da geçici bir önemle tarihteki yerini buldu. O sırada nükleer anlaşmalar imzalanmış, OrtaDoğunun 2013 projesi için ön hazırlıklar yapılmış oldu. Wikileaks ve Lord Snowdon’un peşine düşüldü…
Gizemli Maya taş sütunlarında tesadüfen tespit edilmiş Uzun Sayım adlı Maya takvimi üzerinden servetler kazanıldı. Kimse gerçek Maya Şaman Rahiplerine danışmak istemedi. Maya arkeolojik kalıntı ve eserlerinden çıkarımlar ve arkeoastronomik çalışmalar eşliğinde hep bir “son tarih” bulma arayışında olanlar, yaşadığımız zamanı vahiylere bağlı olarak tanımlamaya heveslenenler, gnostiklerin, konuyla ilgili tüm yazarların “Maya kehanetleri” başlığıyla yayınladıkları tezler ve romanlarla (ki aslında hepsi ŞAHSİ yorumlardan ibarettir) Maya şaman rahiplerini bol bol gülümsettiler.
Maya Kehanetleri üzerine yazıların neredeyse tümü, yorumlarını Maya Takvimlerinden biri üzerine inşa etmiştir. Birkaçı, bazı kalıntı ve eserlerde çözümlenen arkeo-astronomik ifadelerin güncel astronomik verilerle örtüştürüldüğü çalışmalardır. Sonuç olarak, Maya kehanetleri başlığıyla yapılmış tüm araştırmalar, tezler ve romanlar, yazarlarının yorumlarıdır. Bugün yaşayan herhangi bir Maya rahibi ya da şamanı herhangi bir kehanette bulunmamış, iddia edilen kehanetler hakkında hiçbir yazı yazmamış ve kehanet konusunda konuşmamıştır. Arkeologlar, eski diller uzmanları, matematikçi ve astronomlar taş sütunlarda, heykel kabartmalarında, Maya takviminde iz sürerken, Maya takvimlerinden birisi olan Uzun Sayım takvimindeki bu döngüsel başlangıç noktasına yoğunlaşmış ve buradan bir kıyamet senaryosu çıkarmışlardır. Oysa Uzun Sayım Takvimini mevcut Gregoryen takvim ile benzer şekilde incelersek her güneş yılı 365 gündür ve her 31 Aralık’ta bir güneş yılı biter. Ertesi gün yeni güneş yılı başlar. Binlerce yıl sonar mevcut medeniyetimizin arkeolojik kalıntılarında iz sürenler zamana dayanmayı başarmış bir takvimimizi ele geçirirlerse ve “31 Aralık yılın son günü” şeklinde bir metni deşifre ederlerse, bu tarihi o gelecek zamandaki takvimleriyle çözümlerlerse, kendi takvimlerinin 312 Aralığa işaret eden gününü tespit ederlerse, dehşetle beklemeye başlayacaklar diye korkarımJ)
Maya takvimleri son tarihleri vermez, başlangıç tarihlerini kaydeder. Bunun nedeni, Mayalar için önem taşıyan kavramın “başlangıçlar” ve “evrim” olmasıdır. “Sonlar” ise insan eliyle yaratılacaktır. Maya kâhin rahipleri insanın yaratacağı “son”ların “tekâmül” (irfan ile aydınlanma), mükemmele ulaşma olmasını niyet ederler. İnsanoğlunun da hep bunu niyet etmesini beklerler. Mayaların Uzun Sayım Takvimi esaslarıyla değerlendirilince, MÖ 3114’ten 1.872.000 gün sonrası Gregoryen Takvimimizde 21 Aralık 2012’ye denk düşer. Maya inancında dördüncü güneş çağının bittiği ve beşinci güneş çağının başlayacağı tarihtir.
Benim merak ettiğim bir diğer nokta, Türkiye’den Meksika’ya, kadim maya şamanlarının bilgeliğine gitme yolculuğunuz nasıl oldu?
Cevabım kitabımızın önsözünde anlattığım şekliyle yazayım:
“Hayatımın bir döneminde Maya medeniyetiyle ilgili olarak 2012 gizemi ve Maya Takvimi’ne ait bilgilerle karşılaştım. Dünyamız bu tarihte Samanyolu Galaksisi’nin merkeziyle hizalanacak ve bu güçlü astronomik tabloda büyük bir dönüşümden geçecekti. O dönemdeki pragmatist kimliğimle pek ikna olmamıştım ama yine de içimi derin bir merak sardığını itiraf etmeliyim. Kristof Kolomb yanlışlıkla ayak basmasa dünyanın haberdar olmayacağı, çöllerde ve ormanlarda yükselmiş bu antik medeniyetlerle ilgili her şeyi okumaya başladım ve Mayalar benim için bir tutku halini aldı. O güne kadar bildiğim şekliyle “hayatım”ı geride bırakarak yola çıkışımın çok öncesinde, İspanyolcayı azimle öğrenirken, bu tutkunun bana yepyeni bir dünya sunacağı ve hayatımı değiştireceği hissi beni sarmaya başlamıştı bile. Sonrasında, gizem dolu piramitlere tırmanırken, karanlık, nemli mağaralara inerken, ilginç şekillerle bezenmiş sütun ve heykellere deneyimsiz parmaklarımla dokunurken, inceltilmiş ağaç kabuğu yapraklara yazılı Kodeksleri incelerken bu bilge uygarlık benimle konuşmaya başladı.
Önce arkeologlardan, antropologlardan, arkeo-astrologlardan, sembol bilim sistemi araştırmacılarından ve hayal dünyası geniş yazarlardan dinledim onları, kitaplarda… Sonrasında ise, antik çağların eğitim sistemiyle ağızdan ağza aktarılmış bilgilere, işgalin eziyet ve yok ediş savaşlarında özenle saklanmış yazılı öğretilere sahip az sayıda bilge kişiden biri, bir Master Nazul, hocam oldu ve harabe kentlerin kutsal mimarisinde, taş oymalarında gizli sembolizmin şifrelerini benimle paylaştı.”…
Yoğun iş hayatımda “tatil” demek, tek kızımla birlikte yolculuklar programlamak demekti. 2003 yılında çok değer verdiğim Engin Geçtan bana kendimi sorgulatırken “Kendin için, gerçekten kendin için ne yaptın?” diye sordu ve özel bir güney Amerikan turundan söz etti; katılmaya karar verdim. O turdan döndüğümde dünyayı yeniden ve başka gözlerle keşfe çıkmak ama Mayalara duyduğum ilgi nedeniyle buna Orta Amerika’dan başlamak arzusuyla doluydum. Yakın bir arkadaşımla kendi başımıza Guatemala’ya gittik. Tikal antik kenti çevresindeki özel bir alanda çok özel giysiler giymiş erkeklerin törenine rastladık. İçlerinden birisi bize doğru döndü ve yaklaşmamızı ifade eden bir işaret yaptı. Ben ilerledim. Bizi eliyle çağıran kişi ayağa kalktı ve “geleceğini biliyordum” dedi. Yıllarca Hocam olacak Don Miguel Angel Vergara ile tanışmamız böyle oldu. Sonrasını en kısa şöyle anlatabilirim:
Türkiyeye döndüm, yönetim kuruluyla uzun görüşmeler sonucunda, emeklilik talebiyle görevimi bıraktım. Meksika’nin Yukatan Bölgesine Hocam’ın öğrencisi olmaya gittim. İstanbul’a gidiş ve dönüşler arasında Meksika’nın pek çok bölgesinde birlikte çalışmalar yaptık ama esas yerleştiğim yer Merida adlı küçük kent, Hocamın yaşadığı yer oldu. Hayatımı, yılın büyük bölümlerini Meksika’da geçirecek şekilde düzenledim.

Önemi nedir bu yolculuğun?
Bir insanda herhangi bir şeyi derinlemesine öğrenmeye sevk eden nedir bunun açıklamasını psikiyatri bilimine bırakmayı doğru buluyorum. Hayatının herhangi bir döneminde yoga ya da doğu sporlarına başlayan, müzik aletlerinden birini çalabilmek için uzun inisiyasyonlardan geçen, mühendisliği bırakıp yazarlığa geçen ve edebiyatın engin okyanuslarına dalan, sinema ya da tiyatro alanlarında gelişmek için varını yoğunu geride bırakan değerli dostlarım var. Bazı insanlar hayatlarının bir döneminde farkındalıklarını değiştirmek dürtüsüyle uyanabilir; bildiği dünyadan daha derin gerçeklikleri aramaya yönelmek arzusu duyabilir. Bu arayışın kendisi önemlidir; seyahatin son durağından çok yolculuğun kendisi önemlidir.
Peki eski yaşantınıza baktığınızda, hayatınızda neler değişti?
Hayatım tümüyle değişti. Reklam sloganı gibi… “bir şey değişince herşey değişiyor” ya…Ben değişince herşey değişti sanırım. Kendimle ilişkim, çevremle ilişkilerim, dünya görüşüm…
Hocam Don Miguel Angel Vergara Calleros Maya Rahibi sıfatına sahip bir Maya Şaman hocası. Bu iki tanım da çok merak ediliyor ve siz sormadan yanıt vermek isterim; Ne yapar, bu sıfata sahip olmak insana ne tür özellikler yükler?
Bir benzetme yapacak olursam, İslamiyet’te dini eğitimden geçmiş bir kişi isterse İlahiyat fakültesinde teolojik araştırmalar içerisinde İslam Alimi olabilir, Hristiyanlıkta Vatikan’da ya da başka büyük dini merkezlerde üst düzey alim olarak hayatını sürdürebilir. Ya da kent, kasaba ve köylerde imam ya da rahip olarak yaşayabilir. İkinci gurup halkın içerisinde yaşayan, dinlerinin gereklerini halkına öğreten, vaaz veren, ya da bazı dini törenleri yönetendir.
İspanyol kıyımı sonrasında Maya inanç sisteminde artık Tapınak rahipliği kalmamıştır çünkü dini yapısal merkezleri kalmamış, kıliseler inşa edilmiş ve Katolik dini devlet dini olmuştur. Maya rahipleri varlıklarını gizlilik içerisinde sürdürmüşler ve ancak 10, 15 yıldır toplumda görünür hale gelmişlerdir. Miguel Angel bu geleneğin rahlesinden yetişmiştir.

Don Miguel Angel Vergara Calleros, Maya Rahibi
Seminerler veriyor musunuz?
Ben sadece kitabımın tanıtımı amaçlı ve ücretsiz birkaç söyleşi yaptım, powerpoint bir sunum eşliğinde. Türkiye’de az zaman geçirdiğim için sınırlı bir çalışma oldu. Söyleşi süreleri de sınırlıydı ve sorular sonradan e-postalarla ve facebook mesajlarıyla geldi. İlgi büyüktü ve sorular çok anlamlıydı. O kadar ki, sonunda Maya Şaman İnancı adlı bir facebook sayfası açtım. Orada bu konuya ciddiyetle yaklaşan dostlar için de kapalı bir gurup kurdum. Ekim ayında istanbulda olacağım ve sanırım hatırını kıramayacağım davetlere katılacağım.
Röportaj için indigo dergisi olarak teşekkür ederiz.
İlgilenenler Nilgün Arıt’ın Kutsal Maya İnancı isimli kitabını internet üzerinden satın alınabilirler lakin yayınevi kendini fes ettiği için bulmakta zorlanabilirler. Ama Nilgün Arıt’ın hem “Kutsal Maya inancı” isimli kitabı hem de yeni kitabı, yeni bir yayıneviyle basılacak. Ayrıca Nilgün Arıt’ın facebook grubundan daha detaylı bilgiler edinebilirsiniz;
https://www.facebook.com/MayaSamanInanci
Röportajı sonlandırırken beni çok etkileyen, Nilgün Arıt’ın kitabında yer verdiği, Chilam Balam kitaplarından bir kehaneti sizle paylaşmak istiyorum;
11 Ahau tarihinde Dzuleler (beyaz şövalyeler) gelecekler ve bu ülkeye (maya diyarına) yerleşecekler… 11 Ahau Ka’tun böyle geçecek ve yeni K’atunlar döngüsünün başlangıcı olacak. Dzulelerin kızıl sakalları olacak; onlar Güneş’in çocukları olduklarından doğudan gelecekler.
(Mayaları uyarıyor) Ah Itzalar! Hazır olun! Beyaz ikizler gökten geliyor, tümüyle beyaz çocuk geliyor. Gökyüzünde ki kutsal beyaz ağaçtan aşağı indiklerini sanmayın; çünkü onlar gelince bize kara, kapkara günler geliyor… Karanlık geliyor!
… Onlar ağaçları topluyorlar, onlar taş topluyorlar. Ancak, onların ellerinin uçlarında ateş var, alevler fırlıyor. Ve onlar zehirlerini saklıyorlar, halatlarını saklıyorlar; oysa atalarını asmaya geliyorlar!… Kelimeler onların kölesi olacak. Erkekler onların kölesi olacak. Bu zaman gelecek ve o zaman lanetlenmiş olacak!
Dikkat Itzalar, Dikkat! Kendinizi teslim etmeyin. Yine de ziyaretçilere tesliminiz sonsuza kadar olmayacak. Sizleri yiyip yok etseler de bu dönem de geçecek…
…Sonra öyle bir dönem gelecek ki, bilge beyaz adamın çöküşü başlayacak. Bilgelik kaybolacak ve bilgeliğin kaybıyla Cennet’te ve Dünyada utanç başlayacak…
Onlar devlet adamlarını asacak, krallarını öldürecek… Torunlarınız ve torunlarınızın torunları bitmez savaşlarda ölecek. Sözler çılgınlıkla dolacak, çılgınlık söz olacak…
….Toplumları aldatmaca, ihanet, kadına saygısızlık, rüşvet saracak. İnsanlar insanları satacak. Kim başını dik tutmak isterse, o baş indiğinde deliklerle kaplanmış olacak… Adamlar asılacak, çok adam asılacak…
…Öyle bir K’atun ki, karıncalar istila eder gibi sular her yeri istila edecek… Bu acı dolu, dev gibi büyük bir acı döneminin sonrasında ağrılar azalacak ve her şey yeniden doğru yolunu bulacak…
…Ama öncesinde karanlık… Adeta dünyaları şeytanlar yönetecek. Geyiklerin boynuzlarında alevler tutuşurken, jaguarların kutsal derileri pazarlarda satılacak. Değerli hayvan dostlarımız ayaklara düşecek… Buna Ay ağlayacak ve yeryüzünü yağmurlar saracak; fırtınalar, tayfunlar, kasırgalar esecek; çili bitkileri yeşerecek toprak arayacak. Ölülerimizin ruhları Itzaların taş kentlerindeki katakomplarda bu olanlara ağlayacak…
…Mayalar, Tanrı’nın sözünü unutmayın; evrenden kopmayın. Tanrı sizlerle birlikte şarkılarını söyleyemeye devam edecek ki, yollarınızı kaybetmeyesiniz. Yollarınızı düz tutun, asla kötülüklere bulaşmayın… O büyük savaş, beyaz serçe, atmacalalarla havadan gelecek. Gökyüzünde insan, yeryüzünde insanı vurursa siz dua edin…
…Hırslar artınca onları açlık, kıtlık saracak, bulaşıcı hastalıklar birbiri ardını izleyecek. Siz inanın, bekleyin… Büyük savaş birince küçük savaşlar sürecek. Ancak hepsinden sonra Tanrı’ya hizmet tekrar güçlenecek. Sonunda şeytan paradan elini ayağın çekecek….
…Bu topraklar kaybolmayacak… Ancak, zaman geçecek. Sonra bu topraklar yeniden doğacak.
…Deccal tamahtır. Azla yetinmeyenler deccaldir. Tanrı’ya inandıklarını söyleyenler yağmacı çıkacak, en inandığını söyleyenler başkalarına ait her yeri talan edecek. Açgözlülük ve başkalarının kanını dökmek doğru sanılacak. Alçak gönüllülük gücü zaaf sanılacak. Okyanuslarda savaş çıkacak ve çok sayıda gemi batacak… Kimse Maya rahiplerinin söylediklerini duymaz olacak…
…Acılar hep kuzeyden hep batıdan gelecek… Her şeyi çekiştirerek koparanların, her şeye zarar verip çiçekleri yolanların kralları sahtedir. Onlar tahtlarda oturan zalim, zorbalardır. Onlar dünyayı zedeleyen, bereleyen, çürüten gaddarlardır…
… Sonra Yüce Tanrı’nın sözü duyulacak. Dünya ana, dünyayı sularla yıkayıp temizleyecek, havasını kasırgalarla yeniden saflaştıracak… Sulardan yeni insan doğacak. Eski Ruhları taşıyan insanlar yeniden doğacak, kutsal esanslarla yıkanacak. Meleklerin tatlı müzikleri o kulakları çınlatacak. Tanrı’yı dinleyenler sağgörülü ve basiretli olanlar, beni dinleyin; bunlar Tanrı’nın sözleri” (Chumayel chilam-balam kehanet kitabı xv. bölüm)

Biyografi: Ayşe Nilgun Arıt
İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Lisesini ve İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirdikten sonra Farmasötik Kimya üst lisans çalışması yapmak üzere Almanya’daki Bonn Üniversitesi’ne gitti. Eğitimine Köln Üniversitesinde devam ederek, Tiyatro, Sinema ve Televizyon Bilimleri Fakültesinden mezun oldu. Türkiye’de ve Almanya’da yüksek öğrenim yılları boyunca İngilizce ve Almancadan Türkçeye çok sayıda roman çevirisi yaptı. Yurda döndüğünde 1980’li yılların toplumsal ortamında, kültürel çalışmaları meslek olarak seçmek ve bunun üzerinden hayatını kazanmak olanaksız hale gelmişti. Bu nedenle, ilaç sektöründen gelen bir teklifi kabul etti. 1980-2003 yılları arasında yabancı sermayeli üç ilaç şirketinin Genel Müdürlüklerini yaptı. 2003 yılında Orta Amerika’ya yaptığı ilk yolculuğunu takiben iş hayatını geride bırakmaya ve Maya kültürünü derinlemesine araştırmaya, bunedenle de İspanyolca öğrenmeye karar verdi. Don Miguel Angel ile tanışması kendisine bu kadim uygarlığın daha derinlerine uzanan bir yolu açtı. Uzun bir inisiyasyon sürecini takiben, Türk okuyucuları için bir kitap yazmaya karar verdi. Bir kız çocuk annesidir.
kaynak:indigo dergisi
röpörtaj:Efe ELMAS...
4 Ocak 2014 Cumartesi
Franz Kafka Dönüşüm
Dönüşüm: Franz Kafka
Bir sabah uyandığınızda kendinizi dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulsaydınız, ne yapardınız? Peki hayatımızda bir şeyleri değiştirmeye başlamak için illa böyle travmatik bir dönüşüm mü yaşamak gerekiyor?

Franz Kafka
Franz Kafka’nın anlatım gücünün doruklara ulaştığı bu uzun öyküsü, 1915 yılında yayımlanmıştır. Yazarın başyapıtlarından biri sayılan Dönüşüm’de öykünün ana karakteriyse Gregor Samsa’dır. Bir pazarlamacı olarak çalışan Gregor Samsa bir sabah büyük bir böcek olarak uyanır. İşinden nefret etse de, babasının patronuna olan borcu yüzünden işinden ayrılamayan Gregor, böceğe dönüşene kadar ailesinin geçimini tek başına sağlamaktadır. Böceğe dönüştükten sonraki ilk anlarında bile Gregor, işe gitmesi gerektiğini ve tren saatlerini düşünmektedir. Bu, henüz böcek olduğunu kabul etmeyişinden kaynaklandığı kadar işe olan esaretinin de bir yansımasıdır. Onun bu dönüşümünden sonra kızkardeşi ve babası çalışmak zorunda kalacaklardır.
Sistemin dayatması sonucu sevmediği bir işi yapmak zorunda olan ve benliğini kaybeden bir insanın öyküsünü anlatıyor Kafka. Bunu yaparkense kendi hayatındaki yalnızlığı ve dışlanmışlığı buna yansıttığını söylemek, zor değil. Eserle ilgili söylenebilecek tek olumsuz eleştiri ise böylesi güzel anlatımına ve metaforik diline rağmen uzun cümlelerinin sıklığı olabilir.
Orijinal adı “Die Verwandlung” olan bu dünya klasiğinin dilimizdeki bazı çevirilerinde “Değişim” sözcüğünün de tercih edildiğini görüyoruz.
Değişim ile Dönüşüm aynı kavramlar mıdır?
Değişim, bir süre içerisindeki değişikliklerin bütününü ifade eder ve eski duruma dönmeye çoğu zaman imkan verir. Dönüşüm ise bir değişikliğe uğramaktan daha ziyade tamamen olduğundan başka bir biçime geçmektir. Dolayısıyla bu iki kavram birbirinden farklıdır ve bu öykü tam bir dönüşümü ifade etmektedir.

Kitap aslında zaten Gregor’un dönüşmüş olması ile başlar. Bu yüzden öykü boyunca izlenen değişim süreci ise Gregor’un kızkardeşi Grete’nin değişimidir. Gregor’un böceğe dönüştüğü ilk günlerde ona iyi davranan ve onunla ilgilenen tek kişi olmasına rağmen sonra onu yok saymaya başlar. Nihayetinde ondan kurtulmanın gerektiğini söyleyen ilk kişi olur ve bunun üzerine Gregor ölmeyi seçer.
Çağlar değişir, düşünceler değişir, insanlar değişir… Ancak insanı “insan” yapan melekelerin değişmesi, onun nasıl bir yaratığa dönüşmekte olduğunu düşündürtüyor. Gözü elde etmekten başka birşey görmeyen, bunun için önüne gelen her şeyi yok etmeyi benimseyen, hep daha çoğunu isteyen insanoğlu neye dönüşüyor?
Belki Gregor Samsa gibi bir sabah uyandığımızda böcek olarak kalkmayacağız yataktan, ama ruhumuzun derinliklerinde çok daha büyük yaralar açılmakta olduğunu görmeliyiz…
KAYNAK:İNDİGO DERGİSİ
YAZAR:FUAT SAĞIROĞLU
ALINTIDIR:
1 Ocak 2014 Çarşamba
Reenkarnasyon
Reenkarnasyon: Ruh Göçü Var mıdır?
Reenkarnasyon ölenlerin ruhları evrimlerini tamamlayıncaya kadar, dünyaya defalarca gidip geleceğini anlatır. Bedeni kabuk olarak kabul eden ruhlar, dünyaya her gelişlerinde değişik kabuğa bürünürler.
İnsanlık yüzyıllardır yaşam ve ölüm, ölüm sonrası sorularına cevap ararken pek çok yeni kavramla karşılaşmış ve bunları bilimsel yollarla çözümlemeye çalışmıştır. İnsan beyni bütün vücudumuzun kontrol mekanizması olduğu gibi dünyaya geldiğimiz andan itibaren doğduğumuz ve olduğumuz kişinin bütün yaşamını anı anına kaydeden muazzam bir hard disk görevini yerine getirirken yapılan araştırmalar bu kayıtlarının kişinin doğmadan öncesine de dayandığını öne sürmektedir. Bu teori ile tam da bu noktada Ruh’un varlığının artık yadsınamaz bir gerçek olduğu savunulmaktadır.

İşte ana teması ruh olan Reankarnasyon, yeniden dünyaya gelmeyi öngören, gizemli ve ruhsal bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölen birinin ruhunun başka bir vücutta yeniden hayat bulacağı inancı dünyanın en eski ve yaygın inançlarından olup ruhun iki kere veya daha fazla doğacağını ve önceki hayatını hatırlayamayacağını savunur. Reenkarnasyon, ölümden sonra ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden inanışın adı olmakla beraber Arapça’da karşılığı “tenasüh, tecessüm ve hulûl” şeklindedir. Türkçe’de “ruh göçü” olarak adlandırılmaktadır. Tenasüh inancında manevi mükafat veya ceza, yapılan kötülük veya iyiliğin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması veya yükselmesidir. Bedenler ruhların kalıpları gibidir, ruh güya kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir. Batı’da, ruhun ölümden sonra, yine bir insan bedenine geçmesine reenkarnasyon, hayvan bedenine geçmesine transmigrasyon dendiğini görüyoruz ki bu durumda transmigrasyon, tenasühe tekabül etmektedir. “Enkarne olmak” ya da “tenasüh” de denilen bu inanç şekli tarihin her döneminde, inanç sistemleri içerisinde kendisine yer bularak günümüze kadar gelmiş, en köklü olarak da Hinduizm ve Budizm’de yer almıştır. Hatta Hint kutsal kitapları Veda’lar, maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğinden bahsetmektedir. Diğer yandan semavi dinlerine mensup olanlar da reenkarnasyonda ahiret inancı olmadığından, sürekli ölüp, tekrar dünya hayatında aynı ruhla, fakat yeni bir bedenle dirilme inancına tamamen karşıdırlar. Çünkü semavi dinlerinde ortak vurgu ölümün ve dirilişin bir kez olduğudur. Her insan dünyada sadece tek bir hayat yaşar, bu hayatından sonra ölür ve ölümünden sonra tekrar diriltilerek, dünyada tüm yapıp ettiklerine göre sonsuza kadar cennette veya cehennemde kalmayı hak eder. Yani insanın bir dünya hayatı, bir de sonsuza kadar yaşayacağı ahiret hayatı vardır. Semavi dinlerde insanların öldükten sonra dünya hayatına geri dönemeyecekleri çok açık olarak bildirilmektedir.
Reenkarnasyon ölenlerin ruhları evrimlerini tamamlayıncaya kadar, dünyaya defalarca gidip geleceğini anlatır. Bedeni kabuk olarak kabul eden ruhlar, dünyaya her gelişlerinde değişik kabuğa bürünürler. Daha sonraki hayatlarında yaşayacakları, geçmiş hayatları tarafından belirlenir. Yani ruh, neyi ekerse onu biçer. Karma adlı öğretiye göre, herkesin şimdiki yaşamındaki davranışlarının sonucu, sonraki yaşamında ortaya çıkar. Karma felsefesi geçmişte yaptığımız eylemlerin, gelecekteki iyi ya da kötü sonuçları doğuracağını anlatır. İnsanlar, ruhen daha da ilerlemek, ruhsal görgü ve deneyimlerini arttırmak için, evrenin her yerinde tekrar tekrar doğarlar. Ruh bütün evrenlere dağılmış olan Tanrı kanunlarını, insan bedenini kullanarak araştırır ve öğrenmeye çalışır. Ruh değişik bedenler kullanarak, her dünyaya gelişinde yeni şeyler öğrenir, biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak tekamül eder. Ruhların geriye gidişi yoktur, yani insan her seferinde daha da tekamül etmiş bir insan olarak doğar. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar, ve işi bitince bir müddet dinlenmek üzere çekilir. Reenkarnasyon, tekamül aracı olan evrensel ilahi bir yasa olduğunu savunur. Her insan yeniden dünyaya gelişinde, daha önce yaşadığı durumların toplamının sonucuyla karşılaşır. Ancak bu sonuçlar kendi davranışlarının planı çerçevesinde hazırlanmış sonuçlardır, bunlardan insan tamamen kendisi sorumludur, kendi seçimlerinin sonuçlarını hazırlar ve yaşar. Bu yaşamda karşılaştığımız, sebepsiz sevdiğimiz ya da sevmediğimiz kişiler, kullandığımız ya da kullanamadığımız yeteneklerimiz, sebepsiz korkularımız, sorunlarımız, genellikle geçmiş hayatlarımızdan bugüne aktarılmış ve hala üzerimizde etkisini sürdüren sonuçlardır. Sebebini bilmediğimiz fobilerimiz, sevgilerimiz, korkularımız, ilişkilerimizde yaşadığımız sorunlar, geçmiş yaşamlarımızdan taşıdığımız izlerdir. Kapalı mekan korkusu olan birinin daha önceki hayatlarından birinde, karanlık küçük bir odaya hapsedilmiş, sudan korkan birinin daha önceki yaşamında, denizde boğulmuş olması, olasılık dahilindedir. Yaşadığımız her olayda daha önce yaptığımız seçimlerin sonuçlarını görürüz. Ama gelecek günlerimizin gidişatını değiştirmemiz konusunda kısıtlanmayız. Ana hatlar hariç, her şey önceden belirlenmiş bir kalıp içinde oluşmaz yani. Karma yanlız geçmiş yaşamlarımız için değil, ama bu yaşamımız için de her zaman iş başındadır. Karma bizim bir parçamızdır, ondan kaçış yoktur ama onu değiştirmek bizim elimizdedir. Geçmiş hayatlarımızı hatırlamama nedenimiz, yepyeni bir bedenle, yeni bir hayata başlayan ruhun, bu hayatında başarılı olması içindir. Unutan bedene ait hafızamızdır, ruha ait olan hafızamız hiç bir şeyi unutmaz. Geçmiş yaşamları hatırlamak, şimdiki hayatımızın sebebini bilmek demektir. Halbuki bu dünyadaki hayatımızın gayesi, sevap ve günahlarımızla beraber, çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktır. Bu sebeple geçmiş hayatlarımızı hatırlamamamız, bu hayatımızda daha çok şey öğrenebilmemizi, daha çok deney kazanmamızı sağlamaktadır.
Tüm bu yazılanların ışığında günümüzde ruh göçüne inananların sayısı bir milyarı aşmaktayken insanın yeniden var olma, yeni bir bedende, farklı hayatlara girme düşüncesi , ölümün ardından yok olma fikrini yumuşatmışken bu düşünce sistemine olan ilginin artması konusunda sizler ne düşünüyorsunuz? Sizce ruh göçü var mıdır?
Reenkarnasyon ölenlerin ruhları evrimlerini tamamlayıncaya kadar, dünyaya defalarca gidip geleceğini anlatır. Bedeni kabuk olarak kabul eden ruhlar, dünyaya her gelişlerinde değişik kabuğa bürünürler.
İnsanlık yüzyıllardır yaşam ve ölüm, ölüm sonrası sorularına cevap ararken pek çok yeni kavramla karşılaşmış ve bunları bilimsel yollarla çözümlemeye çalışmıştır. İnsan beyni bütün vücudumuzun kontrol mekanizması olduğu gibi dünyaya geldiğimiz andan itibaren doğduğumuz ve olduğumuz kişinin bütün yaşamını anı anına kaydeden muazzam bir hard disk görevini yerine getirirken yapılan araştırmalar bu kayıtlarının kişinin doğmadan öncesine de dayandığını öne sürmektedir. Bu teori ile tam da bu noktada Ruh’un varlığının artık yadsınamaz bir gerçek olduğu savunulmaktadır.

İşte ana teması ruh olan Reankarnasyon, yeniden dünyaya gelmeyi öngören, gizemli ve ruhsal bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölen birinin ruhunun başka bir vücutta yeniden hayat bulacağı inancı dünyanın en eski ve yaygın inançlarından olup ruhun iki kere veya daha fazla doğacağını ve önceki hayatını hatırlayamayacağını savunur. Reenkarnasyon, ölümden sonra ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden inanışın adı olmakla beraber Arapça’da karşılığı “tenasüh, tecessüm ve hulûl” şeklindedir. Türkçe’de “ruh göçü” olarak adlandırılmaktadır. Tenasüh inancında manevi mükafat veya ceza, yapılan kötülük veya iyiliğin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması veya yükselmesidir. Bedenler ruhların kalıpları gibidir, ruh güya kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir. Batı’da, ruhun ölümden sonra, yine bir insan bedenine geçmesine reenkarnasyon, hayvan bedenine geçmesine transmigrasyon dendiğini görüyoruz ki bu durumda transmigrasyon, tenasühe tekabül etmektedir. “Enkarne olmak” ya da “tenasüh” de denilen bu inanç şekli tarihin her döneminde, inanç sistemleri içerisinde kendisine yer bularak günümüze kadar gelmiş, en köklü olarak da Hinduizm ve Budizm’de yer almıştır. Hatta Hint kutsal kitapları Veda’lar, maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğinden bahsetmektedir. Diğer yandan semavi dinlerine mensup olanlar da reenkarnasyonda ahiret inancı olmadığından, sürekli ölüp, tekrar dünya hayatında aynı ruhla, fakat yeni bir bedenle dirilme inancına tamamen karşıdırlar. Çünkü semavi dinlerinde ortak vurgu ölümün ve dirilişin bir kez olduğudur. Her insan dünyada sadece tek bir hayat yaşar, bu hayatından sonra ölür ve ölümünden sonra tekrar diriltilerek, dünyada tüm yapıp ettiklerine göre sonsuza kadar cennette veya cehennemde kalmayı hak eder. Yani insanın bir dünya hayatı, bir de sonsuza kadar yaşayacağı ahiret hayatı vardır. Semavi dinlerde insanların öldükten sonra dünya hayatına geri dönemeyecekleri çok açık olarak bildirilmektedir.
Reenkarnasyon ölenlerin ruhları evrimlerini tamamlayıncaya kadar, dünyaya defalarca gidip geleceğini anlatır. Bedeni kabuk olarak kabul eden ruhlar, dünyaya her gelişlerinde değişik kabuğa bürünürler. Daha sonraki hayatlarında yaşayacakları, geçmiş hayatları tarafından belirlenir. Yani ruh, neyi ekerse onu biçer. Karma adlı öğretiye göre, herkesin şimdiki yaşamındaki davranışlarının sonucu, sonraki yaşamında ortaya çıkar. Karma felsefesi geçmişte yaptığımız eylemlerin, gelecekteki iyi ya da kötü sonuçları doğuracağını anlatır. İnsanlar, ruhen daha da ilerlemek, ruhsal görgü ve deneyimlerini arttırmak için, evrenin her yerinde tekrar tekrar doğarlar. Ruh bütün evrenlere dağılmış olan Tanrı kanunlarını, insan bedenini kullanarak araştırır ve öğrenmeye çalışır. Ruh değişik bedenler kullanarak, her dünyaya gelişinde yeni şeyler öğrenir, biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak tekamül eder. Ruhların geriye gidişi yoktur, yani insan her seferinde daha da tekamül etmiş bir insan olarak doğar. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar, ve işi bitince bir müddet dinlenmek üzere çekilir. Reenkarnasyon, tekamül aracı olan evrensel ilahi bir yasa olduğunu savunur. Her insan yeniden dünyaya gelişinde, daha önce yaşadığı durumların toplamının sonucuyla karşılaşır. Ancak bu sonuçlar kendi davranışlarının planı çerçevesinde hazırlanmış sonuçlardır, bunlardan insan tamamen kendisi sorumludur, kendi seçimlerinin sonuçlarını hazırlar ve yaşar. Bu yaşamda karşılaştığımız, sebepsiz sevdiğimiz ya da sevmediğimiz kişiler, kullandığımız ya da kullanamadığımız yeteneklerimiz, sebepsiz korkularımız, sorunlarımız, genellikle geçmiş hayatlarımızdan bugüne aktarılmış ve hala üzerimizde etkisini sürdüren sonuçlardır. Sebebini bilmediğimiz fobilerimiz, sevgilerimiz, korkularımız, ilişkilerimizde yaşadığımız sorunlar, geçmiş yaşamlarımızdan taşıdığımız izlerdir. Kapalı mekan korkusu olan birinin daha önceki hayatlarından birinde, karanlık küçük bir odaya hapsedilmiş, sudan korkan birinin daha önceki yaşamında, denizde boğulmuş olması, olasılık dahilindedir. Yaşadığımız her olayda daha önce yaptığımız seçimlerin sonuçlarını görürüz. Ama gelecek günlerimizin gidişatını değiştirmemiz konusunda kısıtlanmayız. Ana hatlar hariç, her şey önceden belirlenmiş bir kalıp içinde oluşmaz yani. Karma yanlız geçmiş yaşamlarımız için değil, ama bu yaşamımız için de her zaman iş başındadır. Karma bizim bir parçamızdır, ondan kaçış yoktur ama onu değiştirmek bizim elimizdedir. Geçmiş hayatlarımızı hatırlamama nedenimiz, yepyeni bir bedenle, yeni bir hayata başlayan ruhun, bu hayatında başarılı olması içindir. Unutan bedene ait hafızamızdır, ruha ait olan hafızamız hiç bir şeyi unutmaz. Geçmiş yaşamları hatırlamak, şimdiki hayatımızın sebebini bilmek demektir. Halbuki bu dünyadaki hayatımızın gayesi, sevap ve günahlarımızla beraber, çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktır. Bu sebeple geçmiş hayatlarımızı hatırlamamamız, bu hayatımızda daha çok şey öğrenebilmemizi, daha çok deney kazanmamızı sağlamaktadır.
Tüm bu yazılanların ışığında günümüzde ruh göçüne inananların sayısı bir milyarı aşmaktayken insanın yeniden var olma, yeni bir bedende, farklı hayatlara girme düşüncesi , ölümün ardından yok olma fikrini yumuşatmışken bu düşünce sistemine olan ilginin artması konusunda sizler ne düşünüyorsunuz? Sizce ruh göçü var mıdır?
kaynak: indigo dergisi
yazar: Anıl Talat Eryontuk
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

