22 Aralık 2014 Pazartesi

SARIKAMIS



SARIKAMIS'I BILIR MISINIZ?

Muzaffer Tasyürek

Tarihimiz ihtisamli zaferler kadar facialarla da dolu. Zaferlerimizle övündügümüz kadar, yasadigimiz hezimetlerden de dersler çikarmak zorundayiz. Bunu yapmadigimiz sürece tarih bizim için ne ölçüde anlamli olabilir?

Facialardan söz ederken, Sarikamis’i özellikle dikkate almamiz gerekir. Orada, hiç de uzak olmayan bir zamanda 100.000’e yakin yigidimizi karlara gömdük. Üstelik tek kursun atamadan... Üstelik sadece bir hayalperestin kisisel ihtirasi ugruna...

Ihtiras... Bu kavrami iyi düsünmeliyiz. Kimi kendi ebediyyetini bu atesle yakip kül ederken, kimileri de koca memleketi harabeye döndürebiliyor.

Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadirlar. Kibir ve ihtiras demistik ya! Pasa’nin su ifadelerine bakin: “Beni Napolyon’a benzetmislerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Tarih, 16 Aralik 1914. Soguk bir kis günü. Talebesi ögretmenini azarlamaktadir: “Hatali davrandiniz! Basarili olamadiniz! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Simdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarikamis’ta yok edeceksiniz!”

Cephelerin ve harp okulunun emektar komutani Hasan Izzet Pasa, küstahlasan ögrencisine pervasizca cevap verir: “Olmaz! Havalari görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakis baslamistir. Bu sartlar altinda, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüsebilir. Kis siddetini kaybetsin, yollar açilsin, düsmana haddini bildiririz.”

Her verdigi emrin hemen yerine getirilmesine aliskin padisah damadi ve ordularin baskomutan vekili 34 yasindaki Enver Pasa, asabileserek su tehdidi savurur: “Eger hocam olmasaydiniz, sizi idam ettirirdim!”

Bir facianin esiginde, Hasan Izzet Pasa istifa ederek ordudaki görevinden ayrilir.

Çöl atesinden Köprüköy ayazina


Çok geçmeden, tarihler 21 araligi gösterirken, tarihe “Sarikamis Faciasi” olarak geçen harekât baslatilir. 125 bine yakin iman abidesi insan, kis kiyamette paltosuz, postalsiz, gömlekle, çarikla cehennemî tipinin ortasina sürülürler. O günlere sahit olan bir askerin mektubu, facianin küçük bir boyutunu günümüze söyle tasir:

“Bu yaz, iki alayimizla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamizdan dört ay sonra buraya ulastik ki, Arabistan’in cehennemî sicagi Köprüköy’deki ayaz yaninda nimet-i ilâhi imis. Burada çadirin perdesi buza kesmis oglak kulagi gibi kirilmakta ve kopmakta. Bölük kumandanim, beni sihhiyeye nakletmis ise de, tabip ve ilaç yoklugundan çaresiz kalip tekraren takimima döndüm. Aksam yaklasinca Köprüköy’e civar daglardan tipi bosanir. Kumandanimiz, gelecek cuma Baskumandan Enver Pasa Hazretleri’nin teftis ve hücum için gelecegini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltolarin verilecegini ve Yemen yazliklarini atacagimizi müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Baskumamandan Pasa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacagindan ve kâfirin, karsimizdaki tepelerde geceleri seyrettigimiz ocakli ve mutfakli karargâhlarini ele geçirecegimizden subaylarimiz çok emin. Safak söktügünde 2059 rakimli Kizkulagi Tepesi’nden Moskof obüs yagdirir ama sükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastirdiginda, tepelerdeki Moskof ocaklarinin atesi gözlerimizdeki ayazi tandir közüne tebdil eyler. Baskumandan Pasa Hazretleri acele gelse ki, atese kavussak...”

Igdirli Ali Çavus yazlik giysiler içerisinde titreye titreye bu mektubu yazip Istanbul’dan gelecek olan kislik giysileri beklerken, Karadeniz’de baska bir facia yasaniyordu. Ruslar Osmanli ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri sulara gömmüslerdi. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Pasa, ihtiraslarina maglup olarak bütün birliklere su mesaji çeker:

“Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayaginizda çarik, sirtinizda paltonuz olmadigini gördüm. Lâkin karsinizdaki düsman sizden korkuyor. Yakin zamanda Kafkasya’ya girecegiz. Orada her türlü nimete kavusacaksiniz. Islâm Alemi’nin bütün ümidi sizsiniz.”

Böylece “Turan Fatihi”, “Sarikamis Fatihi” olma ugruna, binlerce insan dehsetli bir can pazarina sürülür.

‘Üç beyinsizin ugruna üç milyon halk’

Koca bir cihan devleti olan Osmanli, sahsi ihtiraslar ugruna böylesine yanlis kararlarla askeri harekâta girme asamasina nasil gelmisti?

Sultan Abdülhamid Han’in bir entrika sonucunda darbe ile tahtindan uzaklastiran Ittihatçilar, 1914 yazinda Avrupa’da esmeye baslayan savas rüzgarlarinda Almanlarin yaninda yer alirlar. Sultan Abdülhamit Han’in Avrupa’da yillarca emek vererek sagladigi dengeler bir anda alt üst olur ve Ingiltere ve Fransa’nin sömürgecilik yarisindan pay kapmak isteyen Almanya’nin aleti oluruz. Almanlar, Fransiz ve Ingilizlerin yaninda yer alan Ruslara karsi Osmanli askerini kullanarak bati cephesinde rahatlamanin plânlarini yapmaktadirlar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettigi Osmanli neferleri kullanilir. Sömürgecilik yarisinda hiçbir çikari olmayan Osmanli, felaketlerle sonuçlanacak olan bir macereya sürüklenmektedir.

Darbe ile iktidara gelmis, ayak oyunlariyla rütbe almis ittihatçi subaylar, milletin gelecegini, refahini, kalkinmasini degil, gazete sayfalarina kahraman olarak geçmeyi düsünüyorlardi. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasim 1914’te Kafkas Cephesi açilir ve Ruslar Dogu Anadolu’ya girerler.

Ziya Gökalp’in “melekler bu milletin kurtulacagini ona fisildarlar” diye yücelttigi “hürriyet kahramani” Enver Pasa’nin halkin dini duygularini galeyana getiren beyannamesi ile Seyhülislam’in mukaddes cihad fetvasi yayinlanir. Ziya Gökalp’in “turancilik” fikriyle yazdigi siirler üniversite gençliginin slogani olmustur:

“Düsman ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!”

Ama Türkiye büyümek bir yana gün geçtikçe erimekte, küçülmekte ve parça parça koparilmaktadir.

Devlet-i Ebed Müddet’ten Enverland’a

“Turan Fatihi” olmanin hayallerini kuran Baskumandan vekili Enver Pasa (baskumandan pasidahtir), padisah damadi olarak birçok yetkiyi elinde tutmaktadir. Padisahin bir çok seyden haberi bile olmamaktadir. Enver Pasa, verdigi harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Aksabat’i gösterir. Tahran harekat merkezine 1350 km. Askabat ise 2000 km. uzakliktadir.

Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadirlar. Kibir ve ihtiras demistik ya! Pasa’nin su ifadelerine bakin: “Beni Napolyon’a benzetmislerrdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”

Etrafinda bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmiyorlardi. Çetecilikleriyle meshur Dr. Bahaeddin Sakir ve arkadaslari Erzurum’a gelirlerken, yol kavsaklarina “Turan’a buradan gidilir!” diye isaret levhalari koyuyorlardi. Alman Von der Goltz Pasa bunlar için söyle demisti. “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart oldugunu iddia eden ve cahil yetisen birçok adam vardir. Bunlar, ordularina güçleriyle bagdasmayan görevler vermislerdir ve bu yüzden ordularini büyük zarara ugratmislardir.”

Zararin asil sorumlularindan biri, ihtirasta Enver’den geri kalmayan Hafiz Hakki’ydi. Bu adam hiçbir arazi arastirmasi yapmadan Enver Pasa’nin ihtiraslarini kamçilayacak su telgrafi çekmisti: “Daglar üzerindeki yollari kesfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduguna inandim. Buradaki kolordu ve ordu komutanlari yeterli ölçüde inançli ve kararli olmadiklarindan böyle bir saldiriya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldiri vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu isi yaparim.”

Enver Pasa, Hocasi Hasan Izzet Pasa’yi azlederek görevi sekiz gün önce yarbayliktan albayliga terfi eden Hafiz Hakki Pasa’ya verdi. Hafiz Hakki Pasa artik tümen komutani olmustu ama gözü ordu komutanligindaydi.

Niçin olmasindi? Orduyu politikalarina alet eden bu darbecilerin basi Enver, 18 gün içinde yarbayliktan pasaliga yükselmemis miydi? Bunun yani sira harbiye naziri (savunma bakani) olmamis miydi? Ondan neyi eksikti?

Politika ile rütbe alan bu komutanlar arazi ve yol incelemesini yanlis yapmis ve sonuçta “tekerlekli araçlarin geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya zor geçmislerdi. Tekerlekli araçlar ve kisitli mühimmat karlara saplanip kalmis, tek tek birerli siralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmis, hasta ve mecalsiz olarak Ruslarin karsisina dikilmisler çogu kursun bile atamadan donarak ölüp gitmislerdi.

Kardan heykeller

22 aralikta Enver Pasa’nin emriyle 120-125 bin civarinda Osmanli askeri dondurucu soguga ragmen yollara sürülmüstü. Bölge çogu senenin dört ayi boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheriler diye bilinen en soguk günlerdi. Sifirin altinda kirk dereceye düsen soguk, düsmandan daha düsmandir. Yapilan harekât plânina göre 9. Kolordu Sarikamis Daglari’ni, 10. Kolordu ise Allahuekber Daglari’ni asarak Ruslari Sarikamis’ta kusatip imha edecekti.

Gündüz baslayan yürüyüste çariklari yumusayan askerlerin çariklari gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarini sikmaya baslar. Adim atmak neredeyse imkansizdir. Askerler oldugu yerde ziplar, atlar, kendini karlarin içine vurur ve ayaktan baslayan donma yavas yavas tüm vücuda yayilir. Düseni kaldirmamak için emir vardir. Zaten kimsede de kimseyi kaldiracak güç kalmamistir. Neferler ordunun isaret taslari gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmis, kimi oturmus, kimi yuvarlanmis, kimi bir agacin gövdesine dayanmis kardan heykellere dönüsürler.

90.000 sehit. Tek kursun atmadan...

O yil kurtlar insan etine doyar. Birçok cesedin gözlerini kuslar oymustur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karsisinda moralmen yikilmaktadir. Ayrica açlik da son haddine ulasmistir.

Onbes saatlik yürüyüsün sonunda, 16.300 kisilik 30. tümenden geriye 1.400 asker kalir. Ölenler, düsmana karsi tek bir mermi atamamislardir. Diger birliklerin de bunlardan farki yoktur. Kayiplarin sayisi, en iyimser rakamla 70 bin kisidir. Bazi kaynaklarda bu sayi 90 bin kisiye kadar ulasir. Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karlarin üzerine cansiz serpilmisti. Kalanlar ise açlikla, bitlerle, tifüsle, sogukalginligi ve kangrenle ugrasiyorlardi.

Tarih ne böyle bir faciayi yazmis, ne de görmüstü. Oysa Istanbul’a çekilen telgraflarda inanilmaz ifadeler vardir: “Kafkasya daglari ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmistir. Harekâttaki sessizlik bundandir. Kahraman askerlerimizde ilerleme istegi o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklariyla karlari eritip yol açacaklardir. Kari daha az olan kesimlerde kahramanlarimiz basarilar elde ediyorlar. Dün süngü saldirisiyla düsmandan iki mevzi ele geçirilmistir.”

Enver Pasa inadindan dönmedi. Son bir gayretle Sarikamis’a yüklenmek istiyordu. Acimasiz emrini verdi: “Saldiri sirasinda her üst, bir adim geri atani derhal tabancasi ile öldürecektir.” Askerler, bu durum karsisinda dillerinde kelime-i sehadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye basladi. Sonuçta Sarikamis’a ancak bir avuç kahraman ulasabildi. O da geçici bir süre için.

‘Onlari teslim alamadim. Çünkü...’

Rus Kurmay Baskani Pietroroviç, anilarinda Sarikamis’a kavusan o bir avuç kahramani söyle anlatacaktir:

“Ilk sirada diz çökmüs bes kahraman. Omuz çukurlarina yasladiklari mavzerleri ile nisan almislar. Tetige asilmak üzereler. Ama asilamamislar. Kaput yakalari, Allah’in rahmetini o civan delikanlilarin yüreklerine akitabilmek istercesine semaya dikilmis, kaskati... Hele biyiklari, hele hele biyiklari ve sakallari! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmis olmasina ragmen su kahredici tipinin bile örtüp kapatamadigi gözleri!.. Apaçik!.. Tabiata da, baskumandana da, karsisindaki düsmana da isyan eden ama Allah’ina teslimiyetle bakan gözler... Açik, vallahi apaçik!..

Ikinci sirada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltras benzerini yapmayi basaramamistir. O ürkütücü ayaza ragmen, saglarinda fisekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemis iki katirin yaninda baslari semaya dönük, alti masal güzeli Mehmed... Sandiklari bir avuçlamislar ki, hayati biz ancak böyle bir hirsla avuçlayivermisizdir. Öylesine kaskati kesilmisler.

Ve sag basta binbasi Mustafa Nihat. Ayakta... Yarabbi, bu bir ayakta durustur ki, karsisinda düsmani da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’in huzurunda diz çöküs halinde gibi. Endami, düsmani dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fiseklerinin yuvalarini tipi ile kapatmaya bütün gece düsen kar bile razi olmamis. Sol eli boynundaki dürbünü kavramis. Havada donmus, Kale sancagi gibi... Diger eli belli ki, semaya uzanip rahmet dilerken öylesine taslasmis. Hayrettir, basi açik. Gür erkek kömür karasi saçlari beyaza bulanmis...”

Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satirlarin sonu söyle biter: “Allahuekber Daglari’ndaki Türk müfrezesini esir alamadim. Bizden çok evvel Allah’larina teslim olmuslardi. 24.12.1914 Persembe.”

Ve bitisimizin itirafini olayin bas sorumlularindan Hafiz Hakki Pasa, baskumandan vekiline su sözlerle özetler: “Bitti pasam, ordumuzun kism-i küllisi mahvoldu.”

Enver Pasa hiçbir sey olmamis gibi Istanbul’a döner. Arkasinda binlerce kefensiz kar çiçegi birakarak... Basini ele geçirmis bu darbeci güruh siki bir sansür uygulayarak halkin Sarikamis cephesinde olup biteni ögrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler Ruslar vasitasiyla Avrupa ve Dünya’ya yayilir ama hersey için artik çok geçtir. Bir sohbet sirasinda Harbiye Nezareti Ordu Daire Baskani Behiç Bey’e bu facia için Enver Pasa söyle der: “Bunlar nasil olsa birgün ölecek degiller miydi!”

Birinci Cihan Harbi’nin alevleri, Sarikamis’tan Çanakkale’ye, Galiçya’dan Trablusgarp’a kadar binlerce kilometre karede müslüman kaninin ihtiraslar ugruna akmasina sebep olur. Ve Akif gözyaslari içinde söyle inler:

“Gitme ey yolcu beraber oturup aglasalim,

Elemim bir yüregin payi degil, paylasalim.

Karsimda vatan namina bir kabristan yatiyor!”

Ihtiras demistik ya! Bazilarinin ihtirasi sadece kendilerini degil, milyonlarca vatan evladini ve tarihin gördügü en ihtisamli cihan devletlerinin birini yakabiliyor.



Kaynak: Semerkand dergisi, 12/2000

7 Aralık 2014 Pazar

Amaç Gerçekten Osmanlıca Mı Yoksa Arkası Karanlık Bir Gelecekmi?

Amaç Gerçekten Osmanlıca Mı Yoksa Arkası Karanlık Bir Gelecekmi?
Osmanlıca’yı okullarımızda mecburi ders olarak kabullenmek acaba ecdadımızın lisanını öğrenmek amacımı taşır yoksa arap alfabesini eğitimin içine katıp bir Mustafa Kemal Atatürk devrimini daha ortadan kaldırmayımı kabullenmektir.
Osmanlıca dediğimiz lisanın bizim asıl ecdadımızın lisanı olmadığını Farsça Arapça VB dillerden etkilenmiş bir lisanın sadece Mezar taşları lahitler vb tarihi simgelerin rahat okunabilmesi için öğretime katılması isteniyorsa neden seçmeli ders olarak düşünülmüyor.?

En çok Arapça ve Farsçadan etkilenmiş ollan bu dili öğrenmek için ilk önce Arab alfabesini öğrenmek gerekli değilmi?.İşte burada soru işaretleri ve samimiyetsizlik tekrar öne çıkıyor.
Arkadaşım Üniversitelerin Sanat Tarihi , Türk Dili Ve Edebiyatı gibi bir çokj (FEN EDEBİYAT FAK.) Fakültelerinde okuyan çocuklarımız zaten zorunlu ders olarak gördükleri osmanlıca ile istediğiniz mezar taşını ve tarihi eseri sizler için okuyabilirler.. Tabiiki sizin samimi isteğiniz gerçekten buysa.
Onlarca ülkede anadil olarak konuşulan Türkçe’mizin varyasyonlarını incelemeden , Dünya tarihinin en eski dillerinden biri olan İspanyolca dan bir kelime bile anlamazken başta İsrailinde çok iyi bildiği Arap alfabesini yeni nesile ne amaçla zorunlu kılmış olduğunuzu anlamış değilim.Fakat şimdi daha iyi anlıyorumki Mustafa Kemal Kuranı Kerimi Türkçeye meal olarak çevirtmeye çalışırken Sayın Cumhurbaşkanı adayımız Ekmelettin beyin babaları Müderris İhsan ve Mehmet Akif neden ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlar.
Arkadaşlar bu gün bir orjinal kopyası bile kalmamış olan inciliin tüm dünya dillerinde çevrilmiş kopyaları varken ben Allahın ”ikra” (oku) diyerek insanoğluna(sadece müslümanlara değil tüm yaşayan insanoğluna ithafen) hitap etiiği kutsal kitabımı kendi dilimde okuyarak anlama özgürlüğüne sahibim.
Siz iktidar olarak bana kendi dinimi öğrenmek için yeni bir dil öğrenmemi zorunlu koşamazsınız….Bu gün milyonlarca vatandaşımız kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyabilselerdi esasları sizin zihniyetinizdeki kafalardan öğrenmek zorunda kalmayacak dolayısı ile Allah korkusu ile yaşayan çalıp çırpmayan başkarının malına canına ve ırzına tecavüzden Allah korkusu ile uzak durmaya çalışacak bir nesil yetişmiş olacaktı.
Kısacası samimi bulmadığım bu kararı eleştirmek istedim ve bu kararın devamının arap alfabesinin tedrisata sokularak bir devrimin daha gölgelenmek istendiğini hissettiğimdir.
Ercan TEZCAN……07,12,2014

4 Aralık 2014 Perşembe

Yeraltı Karargâhı



 Yeni Dünya Düzeni’nin Yeraltı Karargâhı:
 Denver Uluslararası Havaalanı



Yeni Dünya Düzeni’nin Yeraltı Karargâhı: Denver Uluslararası Havaalanı

9 Eylül saldırılarından beri hava yolunu kullanan herkes, havaalanlarının yolcuların büyükbaş hayvan sürüsü yerine konduğu, Baalzebub’un şeytânî ahırları olduğunu bilir. Bu dev binaları milyonlarca dolar harcayıp sakinleştirici sanat eserleri, etkileyici tasarımlarla süsleyip perakende satış mağazaları ve fast-wood cennetleriyle doldurmaları yetmiyor. Uçak yolculuğu, artık çok keyifsiz, havaalanları da uzak durulması gereken yerler…

Ancak bir havaalanı, burada bir sinsilik gören çok sayıda komplo teorisyeninin ilgisini çekti ve onların ilgisi, şampuan şişeleri, tirbuşonlar ve tırnak makasları yüzünden ayrıntılı aranmaktan bile beter.

Colorado, Denver’in eski Stapleton Havaalanı yetersiz kalınca, şehir ve ilçe yönetimi, büyük bir havaalanı inşaatı için plan yapmaya başladı. Şehrin 25 mil dışında, Manhattan’ın iki katı büyüklüğünde bir tesis inşa ettiler. Geleceği de düşünülerek inşa edilen havaalanı, ABD’nin en büyük, dünyanın üçüncü büyük havaalanıdır. Bu ölçüdeki her yapı gibi terminalin tasarımı ve dekorasyonuna büyük önem verildi. Benzersiz çatısı, Rocky Dağları’nın koni şeklindeki zirvelerini anımsatacak şekilde tasarlandı.

Endişeli kimselerin dikkatini ilk çeken şey, havaalanının içindeki sanat çalışmalarıydı. Arkasından başka suçlamalar yağmaya başladı. Bu iddialardan başlıcaları şöyleydi:
Şeytânî Sözcükler

Bazı komplo teorisyenleri, yerde yazan sözcüklerin satanist, masonik ya da Yeni Dünya Düzeni’nin gizli koduyla bağlantılı olduğunu ileri sürdü. “Cochetopa”, “Sisnaajini” ve şaşırtıcı “Dzit Di Gaii”. Sonradan bu sözcüklerin bazı coğrafi bölgelerin Navajo yerlilerinin dilindeki karşılıkları olduğu anlaşıldı. Kötücül göndermeler oldukları iddia edilen sözcüklerden “Kraaksma” ve “Villarreal”, havaalanının heykelleri ve resimlerini yapan sanatçılar Carolyn Braaksma ve Mark Villarreal’in soyadlarıydı.


Ürkütücü Duvar Resimleri

Sanattan pek anlamıyoruz; fakat bir güvercini süngüleyen gaz maskesi takmış bir askerin resmini kısa süre içinde en uzaktaki uçuş kapısına yetiştirmeye çalışırken, ruhumuzu hafifletecek türden bir resim olmadığını biliyoruz. Diğer tuhaf resimler arasında tabutlar arasında bir Navajo kadını, ölü bir Yahudi kadın ve ölü bir Afrikalı-Amerikalı kadını sayabiliriz. Sanatçı Leo Tanguma, resimlerini yaparken nelerden ilham aldığını anlattı ve bunları barış ve kardeşliğin galip geldiği şiddet ve trajedi sahneleri olarak nitelendirdi.
Masonlar ve Yeni Dünya Düzeni

Havaalanındaki tuhaf plakalarından biri, masonların kare ve pusulalarını taşımasının yanında, Colorado’daki iki büyük mason locasının katlarını anlatır. Bunların hepsi, havaalanının açılışı sırasında mühürlenen bir zaman kapsülündedir. Bazıları, bunun amacı bilinmeyen fütürist bir “tuş takımı” olduğunu söylerken, “Yeni Dünya Havaalanı Komisyonu” adlı bir organizasyonun simgeleri, onlar için daha da ürkütücüdür.

Denver havaalanı yetkililerinin açıklamasına göre Yeni Dünya Havaalanı Komisyonu, tesisin açılış törenlerinin organizasyonunu yapan bir grup yerel şirketin ortak adıydı ve bu adı seçmelerinin nedeni, Denver’de “yeni dünya çapında” bir havaalanı yaratmanın amaçlanmasıydı. Masonlar, havaalanı projesinin son taşının yerleştirilmesi törenine katılmışlardı. Bu, beklenmedik bir şey değildi. Masonlar, neredeyse 200 yıldır kamu binaları için temel ve köşe taşları dikiyor, kamu binalarına nişan taşları bırakıyorlardı. Diğer yandan insanların son zamanlarda her yerde karşılaştığımız yeni Feng Shui yani “mekan temizleme” modası hakkında homurdandığını duymuyoruz.
Masonik Büyük Salon

Bir başka iddia da, terminalin büyük bölümünün “Büyük Salon” adını taşıması ve bunun da mason localarında bulunan bir odanın adı olduğudur. Dünya üzerinde toplantı odaları ya da yemek odalarına “Büyük Salon” denen masonik binalar vardır. Fakat masonik binaların çoğunda bu adı taşıyan bir bina olduğu doğru değildir. Chinon’dan Disneyland’a, şatolarda daha fazla büyük salon var.
Nazi Pistleri

Günümüzde modern havaalanlarının çoğu, pratik iki yönlü paralel uçak pistlerini tercih ediyorlar. Denver’de durum böyle değil. Yukarıdan bakınca, pistlerin terminal binasından diklemesine çıktığını ve gerçekten de bir “Svastika”yı andırdığını söylemek mümkün. Komplo teorisyenleri, bunun, Yeni Dünya Düzeni’nin totaliter gücünü gizlice sergileyen faşist bir mesaj ya da eski Germanik güç ürününün kopyası olduğunu iddia ediyorlar.
Gizli Yeraltı Karargâhı

Denver Havaalanı hakkında en sık yinelenen suçlamalardan biri, devasa ve gizli bir yer altı askeri karargâhının üzerine inşa edilmiş olduğu iddiasıdır. İnşaatın bütçesi 1,7 milyar dolar olacakken en sonunda 5,5 milyar dolara yaklaştı. Düz ve geniş bir alana inşa edildi. Fakat milyonlarca ton hafriyat yüzünden yeraltına devasa bir şey inşa edildiği söylentileri yayıldı.

Komplo teorisyenlerine göre havaalanının altında hükümete ya da Yeni Dünya Düzeni’ne veya her ikisine de ait çok katlı gizli bir karargâh var. Yazar Alex Christopher, havaalanının altındaki tünellerde çalıştığını iddia etti ve yeraltında tutuklular için geniş hapishaneler, mide bulandıran elektromanyetik güçler, içinden kamyon geçebilecek büyüklükte, siyasi tutsaklarla dolu dev açıklıklar olduğunu anlatmıştı…

Kaynak:http://gizliilimler.tr.gg/

3 Aralık 2014 Çarşamba

Hitler'in ardındaki Bektaşi


Hitler'in ardındaki Bektaşi


Yazar Aytunç Altındal'ın 9 yıl araştırarak yazdığı "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabındaki belgeler, tarihteki karanlık ilişkilere ışık tutuyor.

Altındal'a göre Alman diktatör Adolf Hitler'i dünya siyaset sahnesine taşıyan gizli örgütün kurucusu Türk vatandaşı olmuş bir 'Bektaşi'ydi!


Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Alman diktatör Adolf Hitler'i dünya siyasetine sokan gizli örgütün başındaki kişinin bir Türk vatandaşı olduğu, araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın son kitabı "Bilinmeyen Hitler" ile ortaya çıktı. Bu gizli örgütün adı "Thule Gesellschaft"tı (Thule Cemiyeti) ve başındaki kişinin adı Baron Rudolf von Sebottendorff'tu. Bu örgütün ve Baron'un dünya tarihinde önemi ise führerini (başbuğ) arayan Almanya'nın başına özel olarak eğittikleri Adolf Hitler'i getirmeleriydi. Baron ise hem bir Türk vatandaşı hem de bir Bektaşiydi! Hayatı ve gerçek kimliği tamamen sis perdesi içinde olan Sebottendorff'un ölümünün de nasıl, nerede ve ne zaman olduğu bilinmiyor.

KARANLIK BİR KİŞİLİK
Peki kimdi bu Baron? Neden Türkiye'deydi? Burada ne tür faaliyetler yürüttü? Altındal, "Kitabın en can alıcı noktalarının başında bu sorularının cevabı geliyor" diyor ve ekliyor: "Bilinmeyen Hitler kitabı, birçok tarihçinin belirttiğinin aksine Hitler'in 'bir iş kazası' olmadığını, gizli bir örgüt tarafından dünya siyaset sahnesine nasıl sunulduğunu anlatıyor."

Baron Rudolf von Sebottendorff kitapta anlatılanlara göre gazete patronu, tanınmış bir astrolojist ve 'palmist'ti (el falcısı). Ayrıca kadınlara da düşkünlüğüyle biliniyordu. Türkiye'de casusluk faaliyetleri sürdüren Baron, 1917 Bolşevik İhtilali'nden kaçarak Münih ve İstanbul'a sığınan Rus mültecilerle ve soylularla ilişkiye girdi. Bunları Sovyet rejimine karşı örgütledi. Daha sonraki yıllarda ise anti-Bolşevik faaliyetlerini yine Türkiye'de sürdürdü. İstanbul'da kaldığı müddetçe bir Almanca-Türkçe sözlükte yazdı. Ayrıca Meksika'nın İstanbul fahri başkonsolusydu.

Baron'un yaşamı kadar ölümü de esrarengiz. Bir iddiaya göre savaş bittikten sonra 9 Mayıs 1945'te İstanbul Boğazı'na atlayarak (belki de atılarak) intihar etmişti. Diğer bir iddia ise 1934'teki kritik Bamberg toplantısından sonra Hitler tarafından öldürüldüğüydü.
Altındal ise her iki iddianın da gerçekleri yansıtmadığını söylüyor: "1956'da İsrail'in Mısır'ı işgal etmesinden 6 ay sonra Adana'ya üç Alman vatandaşının geldiği tespit edildi. Bu kişilerden birinin adı Rudolf Freiherr von Sebottendorff'tu. Sebottendorff, Türkiye'den ayrıldığında ise 82 yaşındaydı..."

BİZİM EMNİYET BİLİYORDU
Kitapta Baron Rudolf von Sebottendorff'un Türk Dış İşleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'ne dayandırılarak verilen belgeler de yer alıyor. İstanbul Valiliği tarafından 20 Aralık 1968 tarihli yazıda Hitler'i dünya siyasetine sokan örgütün kurucusu Baron Rudolf von Sebottendorff'un asıl adının Adam Alfred Rudolph Glauner olduğu belirtiliyor. 9 Kasım 1875'te Hoyerswerda'da doğan Sebottendorff, 1911'de Osmanlı-Türk vatandaşlığına geçiyor. 'Baron' ünvanını almış bir kişi. 1926-27 yıllarında İstanbul'un Meksika Fahri Başkonsolosluğunu da yapan Sebottendorff, İçişleri Bakanlığı'nın kayıtlarına göre 1945 yılında İstanbul Boğaz'ında muhtemel bir suikaste uğrayarak yaşamını yitiriyor.

ALMANYA'NIN PLANI
Aytunç Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" kitabıyla dünya kamuoyuna açıkladığı bir diğer gizli kalmış gerçek ise Almanlar'ın I. Dünya Savaşı'ndan 3 yıl önce, 1911 yılında planladıkları Osmanlı'yı yutma planı. Kitapta Almanlar'ın bu gizli planını gösteren bir de harita bulunuyor. Altındal bu haritanın önemini şu sözlerle açıklıyor: "Bu harita dünya kamuoyunun önüne ilk defa bu kitapla getiriliyor. Bu haritanın özelliği ise şu: 1911 yılında Alman Genelkurmay Başkanlığı gizli bir plan hazırlıyor. Gizli planda deniyor ki, 'Önümüzdeki 50 yıl içinde barışçı ya da savaşçı yollardan Osmanlı İmparatorluğu ve Fas'ı Alman İmparatorluğu topraklarına katacağız.' Bu plan uyarınca da Alman Genelkurmayı bir harita hazırlıyor. İşte o harita 'Bilinmeyen Hitler' kitabında yer alan haritadır.

Bu haritada, Anadolu dahil tüm Osmanlı toprakları ve Fas; gelecekteki Alman İmparatorluğu'nun toprakları içinde gösteriliyor. Ama çok ilginçtir, bu plandan iki yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu, Almanlarla müttefik olarak I. Dünya Savaşına giriyor!"

Altındal bu kitabın benzeri diğer araştırmalarından ne farkı olduğu sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yayınlanan bu kitapla başta ABD'liler, Almanlar ve İsrailliler kendileriyle ilgili bazı bilgileri ilk kez bu kitaptan öğrenecek. Bu kitapta bazı yeni belgeler, bulgular ve bilgiler var. Fakat bu kitap yeni bir Nazizm tarihi değil. Kitapta Hitler'in 1933'e, yani iktidara getirildiği yıla kadar olan hayatından kesitler var. Ağırlıklı olarak Hitler'in ailesi ve bu ailenin geçmişi var."

ÖZEL EĞİTİM ALMIŞTI
9 yıllık bir araştırmanın ürünü olan kitapta Hitler'in hayatındaki bazı garipliklere de yer veriliyor. İşte onlardan sadece ikisi:

* "Askerlik tarihinde kabul edilen bir gerçek vardır. Süngü savaşına giren erler, en fazla 5 süngü savaşına girip sağ çıkabilir. Hitler ise 35'i süngü olmak üzere 42 savaşa girmiş; ancak bu savaşlardan sağ çıkmasını bilmiştir. Zaten Hitler, bu özelliği ile Alman gizli örgütünün dikkatini çekmiştir."

*"Adolf Hitler'in hayatına giren 6 kadın var. Bu kadınlardan 5'i 7 kez intihara teşebbüs etmiş ve 3'ü de ölmüştür."

A.ALTINDAL KİMDİR?
1944 İstanbul doğumlu. Bugüne kadar 15'i telif, 11'i çeviri 26 kitabı çıktı. Bugüne kadar 400'den fazla makalesi yurt içinde ve dışında yayınlandı. 1977'de Havass, 1980'de Süreç yayınlarını kurup Süreç dergisini çıkardı. Uğur Mumcu'nun 'Sakıncasız Piyade'sini sahneye koydu. "Üç İsa" adlı kitabı tüm dünyada yankılar uyandırdı. 1983'te İsviçre'de Moduls Vivendi yayınevini kurdu ve Isaac Newton'un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını yayınladı. Bu kitapla Newton'un birçok bilinmeyen yönü gün yüzüne çıktı. 1989-90 yılları arasında Sovyetler Birliği'ne kültür danışmanlığı yaptı. Devlet Başkanı Gorbaçov'un isteğiyle ABD'nin en tanınmış ressamlarını Sovyetler Birliği'ne götürdü ve orada bir sergi açılmasını sağladı.

Bülent GÜNAL

Hitler´i yetiştiren gizli örgüt Türkiye´de mi kuruldu?




Hitler´i yetiştiren gizli örgüt Türkiye´de mi kuruldu?


Hitler kitabıyla amazon"da best-seller!







Araştırmacı yazar Aytunç Altındal"ın Haziran ayında İngilizce olarak çıkan “Behind the Mask of the Hitler”(Bilinmeyen Hitler) adlı kitabı kısa sürede "Amazon.fr" sitesinde Hitler konulu kitaplar arasında 1 numaraya yükseldi. Hitler’in maskesinin ardındaki kişiler ve kuruluşların anlatıldığı kitapta, Hitler’i yetiştiren gizli örgüt The Hule"un aslında İstanbul Teşvikiye"de kurulduğu iddiası ileri sürülüyor. Altındal"la olay yaratan kitabını konuştuk...

Aytunç Altındal, daha önce Türkiye"de "Bilinmeyen Hitler" adıyla yayınlanan kitabı "Behind the Mask of the Hitler"i bu kez İngilizce yayınladı. Kitap kısa sürede ilginç iddialarıyla dünyada ses getirdi. Altındal, kitabında "The Hule" adlı gizli örgütle ilgili yeni belgeleri de gün ışığına çıkardı. Buna göre, kuruluş yeri İstanbul Teşvikiye olan gizli örgüt "The Hule"un kurucusu Rudolf Von Sebottendorf, 1933 yılında “Hitler’i biz yetiştirdik” diye bir rapor hazırlamış. Altındal, raporun orijinali ve Nazi arşivindeki kayıt numarasına kitabında yer verdiğine dikkat çekerek, gizli örgütün kurucusunu şöyle tanımlıyor: "Nazi arşivlerindeki kayıtlara göre 1933’te Hitler Şansölye seçilince, Sebottendorf diyor ki, "Hitler denilen adamı aslında biz yetiştirdik." Ayrıca "Şu gün şu tarihte teşkilata geldi, sonra şunları yaptı" diye de listesi var. ‘Listedeki bütün elemanlar bizim örgütün üyeleriydiler’ diyor. Bu isimlerin arasında Rudolf Hess var, Rozenberg var... Hitler"in en önemli adamlarıydı bunlar... Sebottendorf, aslında Türk vatandaşı, aynı zamanda Bektaşi ve mason..."

Gizli Nazi lideri Türkiye’de şeker karaborsasını yönetti

Rudolf Von Sebottendorf, 1911’de Osmanlı Devleti vatandaşlığına geçiyor. Hatta bir dönem adı Kızılay’ın kurucuları arasında bile geçiyor. 1930’dan itibaren ise Hitler’in ve Naziler’in hesabına çalışıyor. Aslında çift taraflı bir ajan... Hem Türkler, hem de Almanlar hesabına çalışıyor. Sebottendorf hakkında "1945’te Almanya yenilince intihar etti" dedikodusu çıkıyor. Ama Altındal, bu iddiaya karşı çıkıyor: "Ben 1945-47 yılları arasında bizim Emniyet Genel Müdürlüğü"nün raporlarında bu adamla ilgili gizli dosyalar bulunduğunu ortaya çıkardım. Bu Alman, o dosyalarda "invisible man"; yani "göze gözükmeyen adam" olarak geçiyor. Kimlerle arkadaşlık ediyor, kimlerle dostluğu var, kimlerle ne işler çeviriyor, bilinmiyor... Hatta 1943 yıllarında Türkiye’deki şeker karaborsasını yönetiyor..."

Türküm diyerek öldürülmekten kılpayı kurtuldu

Sebottendorf tam bir Alman milliyetçisi (pan-Germanist). Bir keresinde Almanya’da komünistler tarafından yakalanıyor. Adamlar tam onu öldürecekken “Durun, ben Türküm” diyor. Masasının üzerinde de bizim Haydar Paşa’nın resmi var. Diyor ki “Bu benim akrabam.” Sonra da komünistler onun hakikaten de Türk olduğuna inanıyor. Yoksa ani bir baskında adamın resminin orada ne işi olsun? Adam bu şekilde “Ben Türküm” diyerek yırtıyor...

Hitler gibi cahil ve milliyetçi bir adama ihtiyaçları vardı

Aytunç Altındal, Hitler hakkında şunları söylüyor: "Hitler gibi cahil bir adama ihtiyaçları vardı. O dönemde 1"inci Dünya Savaşı"nın yenilgisini askerlere ve entelektüellere bağlıyorlar. Hitler de cahil bir adam, herkese küfür ediyor. Aynı zamanda, askeri istihbaratta görevli bir ajan... O tarafı aslında hiç bilinmiyor. Diyorlar ki, "Hitler adında cahil ve milliyetçi bir adam var. Komünistlere hep küfür ediyor, gözü pek bir herif. "Tam aradığımız adam" diyorlar. Makineli tüfekten korkmuyor, entelektüeller ve komünistler gidip bir yeri bassalar da, bütün profesörler kaçtığı halde o kaçmıyor. Cahil cesareti var. Başkalarıyla kavga ve dövüş edebiliyor. Kulaktan dolma 3-5 bilgiyle hayatına devam ediyor.
O dönemdeki üst düzey yöneticiler "Cahil bir adama ihtiyacımız var ki, bütün Almanya’daki cahil adamlar kendilerini onunla özdeşleştirebilsin" diyorlar."

Lozan Üniversitesi’nde diplomatlara konferans verecek

Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, Mart 2011"de İsviçre"nin Lozan Kenti"nde gerçekleştirilecek olan Uluslararası Diplomasi Eğitimi Semineri"ne (International Diplomacy Training for the Civil Services) Türkiye"den tek konuşmacı olarak katılarak genç diplomatlara dersler verecek. Altındal, katılacağı uluslararası toplantıyı şöyle anlatıyor: "Günümüzde AB içinde yapılan bütün temaslarda, diplomatların teori ve pratiğinin çok düşmüş olduğuna karar verildi. Özellikle yeni yetişen genç (45 yaş civarı) diplomatlarda, diplomasi denen konuda bir bilgi ve beceri eksikliği ortaya çıktı. Şimdiki diplomatlar sorumluluk almaktan çekiniyorlar. Çoğu cevap bile veremiyor. Bir de inisiyatif koyamıyorlar. Türkiye"de de aynı durum geçerli. Ama bir de diplomatistler var. Diplomatist, inisiyatif koyabilen diplomat demektir. Yani inisiyatif koyabilecek düzeyde bilgi ve alan araştırmalarından kendisine tecrübe aktarılmış olan diplomatlar... Türkiye"de buna çok örnekler var, Mesela Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Esat Işık, Daniş Tunalıgil... Kıbrıs meselesinde bunun örneği yaşandı. O zaman İngiliz Valisi Foot, İngilizlerin Kıbrıs planı diye bir plan verdi ve Fatin Rüştü Zorlu’ya dedi ki, “Al bunu uygulayacaksın.” Fatin Rüştü Zorlu da bakıp raporu yere attı. Adam biliyor ki, "Hiçbir şey biz İngilizler istedi" diye olmuyor. Yani "Önce bir Başbakan"a veya Cumhurbaşkanı"na danışayım" demeden anında inisiyatif koyabilen diplomat... Benim konuşma konum, "Neo-İrrendetism" adı verilen bir ders. Türkçesi "yeni işgalcilik" anlayışı... Bence ABD’nin Irak’a girmesi bir fetih olayıdır. Emperyalizm kelimesi, 20’nci yüzyılda ortaya çıktı. Ama ondan önceleri "İrredentist hareketler" vardı. Osmanlı da irrendentist’ti. Ama özellikle karşıdaki ülkelerin yapısını hiç değiştirmezdi. Osmanlı eski yapıyı aynen muhafaza ediyordu, sadece kendisine vergi ödenmesini sağlıyordu. Ama bakın ABD Afganistan’a veya Irak’a nasıl giriyor? "Ben size demokrasi getireceğim, sizde demokrasi yok" diye... Bu anlaşılmaz bir şey. Ben de derste bu "yeni işgalcilik" kavramı üzerinde duracağım..."

Kendi öz babasına "Allois Amca" diyordu

Aytunç Altındal, kitabında Hitler ailesinin 1600’lerden itibaren soyağacını yayınlıyor. Altındal, Hitler hakkında bilinmeyen bir iddiayı da gündeme taşıyor: "Hitler’in annesi, babasına, yani kendi kocasına "kocam" diyemiyor. "Uncle Allois" diyor. Yani "amca" diye hitap ediyor. Aslında kocası gerçekten de amcası... Hitler de kendi babasına "baba" yerine "Allois Amca" diyor. Çünkü Hitler’in büyükbabasının kim olduğu belli değil. Ama tahminen iki kardeş var. "Bunlardan biri Hitler’in babası" diyorlar. Öyle ki, Hitler’in babası bir erkek kardeşin oğlu gözüküyor. Annesi de öbür erkek kardeşin torunu gözüküyor. Yani bir erkek kardeşin oğlu ile öbür erkek kardeşin torunu evleniyor. Evlenebilmek için de Katolik kilisesinden "gizli belge" alıyorlar. Bütün bunlar Hitler’in geçmişiyle ilgili hiç dikkate alınmayan konular...”

Yetkisi imparatorlarda bile yoktu

Hitler isminde gökten zembille düşmüş bir adam var, gelmiş Almanya’nın başına geçmiş. Bir onbaşının devlet başkanı olduğu gözükmüş mü? Dünyada Büyük İskender’de ve imparatorlarda bile olmayan yetkileri kullanıyor. Hiç dikkat edilmeyen bir husus var, Almanya’nın anayasası yok o dönemde... Ve Nazi partisinin bir sözü var; “Anayasa Hitler’dir, o ne derse anayasadır.”

KAYNAK:17.10.2010 - Vatan Gazetesi
Tuğrul Tunalıgil

HİTLER'İ İKTİDARA GETİREN ADAM


HİTLER'İ İKTİDARA GETİREN ADAM;
 'BARON RUDOLF VON SEBOTTENDORFF'



''Biz Cermen ırkının tarikatıyız. Bizim Tanrımız, Walwater'dir.
Onun sembolü de kartaldır. Bugünden itibaren kartalı, kızıla boyuyoruz. Bu kızıl kartal, bize varolabilmek için, ölmemiz gerekeceğini bildirecektir.'' (Baron Rudolf von Sebottendorff, 1918)

Bektaşi ve mason olan bu adamın herkes 1945’te intihar ettiğini sanıyordu ama Türkiye’nin istihbarat teşkilatlarında ölümüyle ilgili dosyalar vardı. Aslında 1957’ye kadar yaşamış bir adam ve tam bir Nazi, Nazi partisinin de kurucusu. Hitler’in partisinin esas kurucularından biri. O zaman Hitler yok orada. Baron Rudolf von Sebottendorff diye bir adam! Bu adamın hazırladığı bir program çerçevesinde yürümüş işler, sonra Hitler’le bozuşuyor, sonra da casus oluyor. Gerçekte kendisi baron da değil. Bir elektrik teknisyeniyken İstanbul’daki bir baron Alman aile evlatlık ediniyor, bu şekilde baron oluyor...

İngiltere Dışişleri Bakanlığının, T.C. Devleti Dışişleri Bakanlığina yaptığı 07.08.1968 tarihli başvuru yazısında, Sebottendorff'un açık kimliği belirtildikten sonra aynen şu ibareye yer verilmişti: "(adı geçen kişinin) 1. Dünya Savasini izleyen yıllarda, Münih'te pek çok olaya karıştığı ve Nasyonal Sosyalist Partinin ilk öncüleri arasında yer aldığı..."

Bu yazı, İstanbul Valiliğine intikal ettirilmiş ve Valilik cevabi yazısında aynen şu açıklamayı yapmıştı:

"Almanya'da, Nasyonal Sosyalist Partisi'nin tesisinde, önemli rol oynamış tanınmış yazarlardan, 9.11.1875, Hoyersvverda doğumlu..."

Açıkça bellidir ki, İngiltere'de de, Türkiye'de de, 'Devlet' Baron
Rudolf von Sebottendorff' un Nasyonal Sosyalist Partisi' nin,
'ilk öncülerinden ve bu parti' nin tesisinde önemli rol oynamış'
bir kişi olduğunu bilmektedir. Belki de bu nedenle Sebottendorff, Türkiye' de korunmuş ve gizlenebilmiştir.

Hitler'in iktidara nasıl ve niçin getirildiğini ve onu iktidara taşıyanların gizli amaçlarını ve sırlarını en iyi bilen üç beş kişiden biri, Baron Rudolf von Sebottendorff ise diğeri de Rudolf Hess'di. İkincisi Sebottendorff'un isteğiyle Thule'ye alınmıştı. Özgün Thule Örgütü'nün hayatta kalabilen son üyesi de o oldu. 26.04.1894'de İskenderiye'de doğan Hess, 17.08.1987'de, hayatının son 42 yılını tecrit edilmiş olarak geçirdiği Spandau Hapishanesinde öldü.

Hess, ne hikmetse diğer birçok Nazi için gösterilen hoşgörüden ve aftan yararlandırılmayan tek Nazi'dir. Hiçbir zaman gazetecilerle görüşmesine izin verilmedi. Hess, birçok sırrı beraberinde mezara götürdü. Ancak ilginçtir ki, 1942 yılında, İngilizler'in eline geçince kendi serbest iradesiyle verdiği ifadeler, belgeler ve bilgiler, İngiliz hükümeti tarafından 75 yıl açıklanmaması kaydıyla arşivlerde saklandı Hess'le ilgili bu ilk ve özgün ifadeler çünkü Hess, kendi isteği ile İngiltere'ye gitmişti. İngiltere tarafından 2017 yılında açıklanabilir. Sadece açıklanabilir diyoruz, çünkü bu, hükümetin arzusuna kalmıştır. Gerekli görürse, bir 75 yıl daha açıklamayabilir...

Hess, hiç kuşkusuz Hitler'le ilgili gizli konularda Sebottendorff' dan daha fazlasına bizzat tanık olmuştu. Bu sırlar açıklandığı zaman hem Thule'nin hem Sebottendorff'un hem de Adolf Hitler'in tarihi yeniden yazılacaktır, bundan hiç kuşku yok.

Sebottendorff, gerçekten de tanınmış bir yazar mıydı?

Bu sorunun yanıtı evettir. Ancak Sebottendorff Türkiye'de değil, Almanya'da hem yazar hem de siyasetçi olarak tanınmıştı. Sebottendorff'un tümü Almanya'da basılmış, 14 kitabı vardı. Bunlardan ilki, 1913'te yayınlanan Türkçe-Almanca sözlüktü. Son kitabı ise, 1934'te yayınlanan ''Hitler Gelmeden Önce'' idi.

Sebottendorff'un, 1925'te yayınlanan Der Talisman des Rosenkreuzers adlı kitabı çok ilgi çekmişti. Ayrıca Mevlevi Dervişleri ile ilgili Beyaz Bayrak dergisinde yayınlanan bir incelemesi (1925); Türk masonluğu ile ilgili bir çalışması (1924); astrolojiyle ilgili ilk cildini 1923'te yayınladığı bir araştırması; Kabbalist Horoskop ve yıldız falları ile ilgili 1921-22'de yayınlanmış altı araştırması vardı. Bir de Ervvin Haller takma adıyla yazdığı ve kendisi tarafından satın alınmış olan Münchener Beobachter gazetesinde 31 Ağustos 1918-10 Mayıs 1919 tarihleri arasında tefrika edilmiş olan, ''Türkiye'de Bir Alman Tüccarı'' adlı kitabı vardı. Sebottendorff'un Türkçe yazdığı ve 1915'te İstanbul'da basılmış bir kitabı da vardı. Adı 'Alman Ermişi'ydi. Bir de Farsça kitap yazdığı biliniyor.

(NOT: Sebottendorff'la ilgili... 1988'de Adalet Bakanlığindaki Merkez Arşivi, Keçiören'deki bir binaya nakledilmişti. Nasıl olmuşsa (!) bu binayı su basmış ve tüm evraklar yitirilmişti. 1900-1945 yılları arasında, özellikle yabancılarla ilgili belge ve kayıtları su alıp götürmüştü. )

Sebottendorff ve Thule, 1. Dünya Savaşindan sonra, kaotik boşluk içine sürüklenen Almanya'ya, Okült kurallarına göre oluşturulmuş, yeni bir 'Din' getirmek, dolayısıyla, manen ve madden çökmüş olan Almanları 'gizli ilimler' aracılığıyla yeniden güçlü hale getirmek için, büyüler, sihirler ve muskalar hazırlamışlardı. Alman halkının yarısına yakını, Sosyalist, Sosyal Demokrat, liberal ve Komünist ideolojilere ilgi gösterirken, diğer yarısı geçmişteki Pagan (Putperest) inançlara bağlılık göstermekteydi. Thule ve Okültistler, 'Armanizm' adını verdikleri bu yeni Pagan dini sayesinde, Almanya'nın yeniden güçleneceğini öngörmüşlerdi. Bu öngörüleri gerçekleşti. Bu 'kehanetin' gerçekleştirilmesi için seçtikleri kişi hayatı inanılmayacak kadar karanlık, esrarengiz ve garip olaylar ve rastlantılarla dolu olan, Adolf Hitler'di.
Dünya Savaşinın cesaret madalyalı asosyal ve marjinal Onbaşısı, bu Okültistlerin öngördükleri Führer rolüne en uygun kişiydi. Ve Hitler de, onlardan öğrendiklerini uygulayarak dünyayı ateşe ve kana boğdu.

Sebottendorff, Adolf Hitler'in tarih sahnesine çıkmasında, 'Yol Açıcı' (VVegbereiter) olmuştu. 1919'da, Pan-Cermen hareketinin en önde gelen liderlerinden biri oydu. Almanya'daki, Pan-Cermen hareketi 1900'lü yılların başlarında o denli güçlenmişti ki, Kayzer 2. Wilhelm'in anılarında yazdığına göre, 1907'de, Amerika ve İngiltere, aralarında gizli bir anlaşma yaparak, bu hareketin daha gelişmesi ve yaygınlaşması halinde, bir bahane yaratarak, birlikte Almanya'ya saldırmayı kararlaştırmışlardı. Sebottendorff'un özel hayatı da, en az siyasi hayatı kadar dalgalı geçmişti. Bir kız kardeşi vardı. Adı, Dora Kunze'ydi. Bu kadın, ağabeyi ile birlikte, Voelkischer Beobachter gazetesinde ortak gözüküyordu. Hitler, 1920'de, kendisiyle temas kuran çok garip bir kadının, büyük bir silah deposunu (Arsenal) NSDAP'a vermek istediğini yazmıştı. Hitler, bu randevuya gitmiş ve kısa saçlı, sert bakışlı, insanda tedirginlik duygusu uyandırdığını söylediği bu kadınla, silahların alımı konusunu görüşmüştü. Hitler'le görüşmeyi yapan kadın, Anni Molz'du ve Sebottendorff'un bu kadınla bir ilişkisi olmuştu. Silahlar ise Sebottendorff tarafından, 1918'de, savaş biter bitmez Müttefik Ordularina teslim edilmeden önce toplanmış olan cephaneydi.

Sebottendorff, kadınlara düşkün bir adamdı. İlginçtir ki, Yahudi düşmanı olan Sebottendorff'un, Kathe Bierbaumer adlı Yahudi bir metresi vardı ve bu kadın da, tıpkı Aloys Hitler'in evinde olduğu gibi Sebottendorff'un eşiyle birlikte yaşadığı evde oturuyordu. Sebottendorff, ilk evliliğini Klara Voss ile 1905'te, ikincisini de 15 Temmuz 1915'te Viyana'da, dul bayan Bertha Anna Iffland ile yapmıştı. Iffland Ailesi 1750'den beri masondu ve opera binaları inşa ederek zengin olmuşlardı. Karısının serveti Sebottendorff'a geçti. Sonra mahkemelik oldular ve evlilik çöktü. Sebottendorff'un resmi kayıtlara geçmiş hiçbir çocuğu görülmemektedir. Sebottendorff'un İstanbul'da bazı zengin kadınlarla da gönül ilişkileri olmuştu. Bunlardan biri, Fatma K. adlı çok zengin bir duldu. Bakırköy'de çok güzel ve büyük bir konakta yaşıyordu ve 'Salihat-ı-Nisvan'a mensuptu.

Sebottendorff çoktan öldü. Ama onun kurduğu Thule, bugün binlerce 'mini Flitler' tarafından yaşatılıyor. Almanya'dan Amerika'ya ve Latin Amerika'ya kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada, Sebottendorff ve çevresinin, dünyanın başına musallat ettiği Adolf Hitler'e bağlı Neo-Naziler liderlerinin her doğum yıl dönümünde (20 Nisan) yeni cinayetler işliyorlar ve 4. Reich'ı kuracaklarını ilan ediyorlar.

Acaba, yeni 'Hitler' kim olacak?

Ama bu sorudan daha önemlisi, yeni Sebottendorff'ların kim olduklarıdır. Bu soru, eğer 1920'lerde sorulabilseydi, ne Adolf Hitler, ne 2. Dünya Savaşı, ne Holokost ne de milyonlarca genç insanın ölümü olurdu. Ne yazık ki, bu soru hiç sorulmamıştır. Tıpkı bir Okült özdeyişinde olduğu gibi:

"Doğru soruyu sorabilmek, cevabını bilmekten zordur."
Hazin olan da budur!
KAYNAK:http://t2174a.blogcu.com/

30 Kasım 2014 Pazar

"Ebola virüsü Pentagon'un biyo-terörizmidir"


"Ebola virüsü Pentagon'un biyo-terörizmidir"


Gıda Harketi Lideri Kemal Özer'in soykırım aracı ve biyo-silah olarak nitelendirdiği EBOLA, hakkında ABD’li profesör tarafındanda ilginç bir benzetme geldi: "EBOLA biyo-terörizmdir."


ABD’li profesör durdurulamayan Ebola salgınıyla ilgili Pentagon’u suçladı: Ebola, ABD’nin yürüttüğü biyo-terörizm deneylerinin bir sonucu!

Batı Afrika ülkelerindeki Ebola salgını nedeniyle ölenlerin sayısı 3 bini aşarken, Washington Post gazetesi, ABD’li bir profesörün şok yaratan açıklamalarını yayınladı.

Gazetenin haberine göre, Delaware Üniversitesi’nde görevli profesör Cyril Broderick, önü bir türlü alınamayan Ebola salgınıyla ilgili ilginç çarpıcı şeyler söyledi.

ÖNCE FON ÇIKTI

Broderick, salgından en fazla etkilenen ülke olan ve bugüne kadar bin 830 kişinin yaşamını yitirdiği Liberya’nın en büyük gazetelerinden Daily Observer’a yazdığı makalede,öldürücü virüsün, ABD’nin yürüttüğü biyo-terörizm deneylerinin bir sonucu olduğunu öne sürdü.

Liberya doğumlu ABD vatandaşı profesör, makalesinde şu görüşleri kaleme aldı: “Afrika’nın kaynaklarını yasadışı şekilde kontrol etmek amacıyla, başta Afrika olmak üzere, dünya nüfusunu azaltmak için Ebola’yı kullandılar...

ABD Savunma Bakanlığı’nın, Ebola salgını Gine ve Sierra Leone’de başlamadan sadece haftalar önce, insanlar üzerinde Ebola deneyleri yapılması için fon sağladığına dair raporlar var.

ABD, Kanada, Fransa ve İngiltere, Ebola testlerinin yapıldığı bu tiksindirici ve şeytani işlere karıştı.”

Profesör daha da ileri giderek hastalığa karşı mücadele veren Sınır Tanımayan Doktorlar, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Hastalıkları Kontrol Merkezi’ni (CDC) de ‘bu işin içinde’ olduğunu öne sürdü.

ABD Başkanı Barack Obama, geçen hafta hızla yayılan Ebola virüsü ile mücadele için alınacak önlemleri açıklamıştı. Bu önlemler arasında bölgeye 3 bin asker göndermek ve sağlık tesislerinin inşa edilmesi bulunuyor. (Hürriyet)


Pandemic Preparedness FREE Online How-To Course - BioDefense.com

Pandemic Preparedness FREE Online How-To Course - BioDefense.com

Afrika’yı insansızlaştırmak ve EBOLA


EBOLA ya da Afrika’yı insansızlaştırmak







Bu yılın soykırım aracı EBOLA… Sık aralıklarla karşı karşıya kaldığımız bu salgınlarda neyin nesi? İddia edildiği gibi ‘gerçek’ bir salgınla mı karşı karşıyayız, yoksa işin içinde başka oyunlar mı var?


Ebola’yı anlamak için çok değil 15 yıl öncesine bakmak yeterli. Önce tavukları hibritleştirip tescil ettiler. Yani özel mülkiyetlerine geçirdiler. Bunların herkese pazarlanabilmesi için yerel türlerin yok edilmesi gerekiyordu. Bunun içinde laboratuarda geliştirilen “kuş gribi” masalı sahneye kondu.

Bu şeytanlığın detaylarını “Deccal Tabakta” eserinde anlatmıştık. Bir tarafta Bush Ailesi’nin şirketleri, diğer tarafta Donald Rumsfeld Tamiflu ilacı ile -hizmetlerinin ödülü olarak iktidardan giderayak- parsayı toplatmıştı.

Doğrusu çok başarılı bir girişimdi ve amacına da ulaştı.

Kuş gribi için Tarım Bakanlığımız üstüne düşen rolü çok güzel oynayıp, yerli ırklarımızı astronot kıyafetli elemanlarına imha ettirmişti.

Dünya pazarları, et tavuklarında Amerika ve Fransız şirketlerinin Ross, Cobb ve Hubbard, yumurta tavuğu olarak ise Hy-Line Brown, Isa Brown, Bowans Brown, Lohman LSL, Hy-Line W-36, Hy-Line W-98, Isa Dekalb White, HN Süper Nick, Red Star, Golden Comet marka hibrit civcivlerce işgal edildi.

Manidardır, ardından “Fransız Şovalyesi” ödülü geldi ilgili zata.

Daha sonra yeni bir laboratuar virüsü olan “Domuz Gribi” tezgâhlandı. Sağlık Bakanlığı henüz onay almamış, dahası henüz üretilmemiş, hatta varlığı bile kamuoyunca bilinmeyen sözde domuz gribi aşılarından sipariş etti tam 48 milyon adet.

Bu işlerde bir domuzluk vardı ve birkaç kişi kamuoyunu uyarmak için büyük mücadele verdik. Ardından tehditler geldi. Üstelik bu tehditler TBMM kürsüsünden yapılıyordu herkesin gözü önünde.

Şükür ki, hem Recep Tayyip Erdoğan, Bakan Akdağ’a “Kimse aşıya zorlanamaz. Ben ve ailem aşı olmayacak. Bana sormadan ‘aşı olacak’ diye adımı vermişsin, hemen düzelt” diye çıkıştı.

Hem de 'milyonlarca insan domuz gribinden ölecek' kehanetinde bulunarak paniğe neden olan Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Margaret Chan’in domuz gribi aşısı olmayı reddetmesi, sinsi büyünün bütünüyle bozulmasına neden olmuştu.

Kuş gribiyle tavuk türlerini yok ederek soykırımda başarılı olanlar, domuz gribinde ifşa/afişe olmuşlar, bu nedenle insan üzerindeki soykırımda başarılı olamamışlardı.

Bakanlıktan alınan Akdağ, Rockefeller’in Harvard’ına -milletvekilliğinin sona ermesi bile beklenmeden- öğretim üyesi yapıldı.

Dünyanın 225 milyon insandan oluşmasını kurgulamışlardı. Ana mahfillerinde aldıkları kararlar son denemede hedefine ulaşmamıştı. Bu da, iblisin yardımcılarını kızgın boğalara dönüştürüyordu.

Kırmızı görmüş İspanyol boğalarına dönen küresel mafya, bir yandan insan sayısını, diğer yandan da sömüre sömüre bitiremedikleri Afrika’ya dünyanın ilgisini azaltmak istiyorlardı.

Ayağa kalkacak yahut da başkalarının kontrolüne girecek bir Afrika uykularını kaçırıyordu.

Ta 1950’lerde dünya nüfusunu azaltmak için Nüfus Konseyi’ni kuran 2. büyük baron David Rockefeller boş durmaya niyetli değildi.

Dünyada pek az yerde yazılıp çizilse de Rockefeller'den gelecek yeni ölümcül hamleyi Rockefeller Vakfı’nın bir yayınına dayanarak “Şeytan Ye Diyor” kitabında özetle şöyle kaleme almıştık:

“Dünyanın en zengin Siyonist ailelerinden biri olan Rockefeller Ailesi'ne ait Rockefeller Foundation'ın (Rockefeller Vakfı) 1 Haziran 2010'da yayınladığı raporda, pandemi yani sözde salgın hastalık nedeniyle, teknolo­jinin kullanım alanları şöyle belirlenmiş:

Havalimanları ve diğer kamusal alanlarda, gelişmiş MRI cihazları bulundu­rulacak. Bu cihazlar sayesinde kalabalık içerisinde 'anormal davranışlı' kişiler kolayca tespit edilebilecek.

Bulaşıcı hastalıkların erken tespit edilebilmesi için yeni tarama cihazları geliştirilecek. Özellikle hastaneler ve hapishanelerden çıkan insanlar için bu taramalar zorunlu olacak.

Seyahat engeli -öngörülüyor demek ki- yüzünden, tele-konferans ve iletişim teknolojileri etkin ve ucuz hale getirilecek.

Korumacılık ve ulusal güvenlik endişeleri yüzünden her ulus, bağımsız bir bi­lişim ağı kuracak. Çin'in kendi geliştirdiği güvenlik duvarı teknolojisini örnek alıp, kendi "duvarlarını" inşa edecekler. 'www' parçalı hale gelecek.

Nasıl; senaryo bir bilim kurgu filminin özeti gibi değil mi? Sunulan veriler domuz gribi verilerine göre daha ürkütücü gelmiyor mu?”

EBOLA salgını(!) ile ilgili haberleri takip ediyorsunuzdur. Bu haberlerden sonra Afrika’ya gidesiniz gelir mi? Oralarda yatırım yapabilir misiniz? Peki, uçakta bir Afrikalının yan koltukta oturmasını ister misiniz?

İtiraf edin, hiçbir riski olmadığından yüzde yüz emin olsanız da istemezsiniz. Sizi suçluyor değilim, çünkü bu şeytanî tasarım bilinçaltınıza kazındı.

İçinizden bazıları “ben giderimde, otururumda” diyebilir. Sözle eylem ne kadar örtüşür bilemem ama dünyaya tapan ve ölümden korkan yatırımcılar da sizin gibi düşünebilir mi?

Demek ki tek ölümcül olan EBOLA değil, EBOLA’nın arkasına gizlenen sinsi plan belki daha ölümcül!

EBOLA ya da dün çıkmış ve yarın çıkacak benzer virüslerin, kirli emelleri için laboratuar virüsleri olduğundan asla şüphe duymamak gerek.

Bununla EBOLA türü virüslerin tehlikesiz falan olduğunu söylüyor değiliz. Tehlikeli yani ölümcül olmasa neden servis etsinler ki?

Gerçek amaç, kendi geleceği için tek temiz saha olarak gördüğü Afrika’dan dünyayı uzak tutmak. Bunun için buranın insandan arındırılmış bölge olması gerekiyor. Biraz ırgat/köle kalmasında bir sakınca da yok tabi.

1994’de Ruanda’daki katliamda ya da Afrika’da çıkarılan diğer iç savaşlar da bu aşağılık planların bir parçası. Unutmayın dünyanın en zengin yer altı ve yer üstü kaynakları Afrika’da. Özellikle Ruanda’daki elmaslar, dünyanın en büyük baronuna ait.

Bill Gates Vakfı’nın milyarlarca dolar harcayıp Afrika’daki çocukları kısırlaştırmak için sürdürdüğü aşılama faaliyetleri de cabası…

İyi ama neden amaçlarına tam anlamıyla ulaşamıyorlar? Bu durumda biz susalım şair konuşsun:

Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır!
Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır!
Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır!
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır!
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır!

Bir ara Dilipak yazmıştı köşesinde. İsterseniz oradan iktibasla bitirelim: “Geçen gün bir arkadaştan bir mail aldım. Mesajda diyordu ki: “Sevgili dostum! Teksas Üniversitelerinden birisinde, Ekoloji Profesörü olan Eric R. Pianka, Mart 2006’da Beaumont Üniversitesi, Teksas ta kendisine verilen "Teksas’ın Seçkin Bilimadamı" ödülü programı sırasında, televizyon kamerasını kapattırdıktan sonra, yaptığı konuşmada insanların diğer varlıklardan daha üstün olduğu fikrinin yanlış olduğunu, hatta insanların mikroptan bile üstün olmadığını söyledikten sonra, dünyanın yaşayabilmesi için insanların nüfusunun çok fazla azaltılması gerektiğini belirtmiş. AIDS, savaşlar, açlık vs. gibi şeylerin bu fazla nüfusu azaltamayacağını (en azından kısa sürede) eklemiş ve dünya nüfusunun yüzde 90’nin çok kısa zamanda yok edilmesine yetecek "havadan atılabilecek" EBOLA virüsünün mevcut olduğunu söylemiş ve orada bulunanlarca ayakta alkışlandıktan sonra ödülünü almış.”
KAYNAKhttp://www.kemalozer.com/ebola-ya-da-afrika-yi-insansizlastirmak-486h.html

EBOLA.... BİYO-SİLAH

Şimdi sıra biyo-silah EBOLA’lı katliamda!
Çok önce başlayan biyolojik savaşta yeni bir aşamaya geçildi...
İnsanlık tarihinin merkezinde yeni bir boyut kazanan sıcak savaşın gerçek amacı, bugün Amerika’da da görüldüğü duyurulan EBOLA savaşını gölgelemek olmalı.
Geçen hafta ‘EBOLA ile Afrika’yı insansızlaştırmak’ istediklerini yazmıştım. Aslında bir adım daha atmak gerekiyor. Zira asıl amaç dünyayı insansızlaştırmak.
Hadi canım sen de’ mi diyorsunuz?
Böyle düşünenlere yapacak bir şeyimiz yok. Onlar bu satırları okumaya devam ederek zaman harcamamalı. Bizim gibi düşünenler devam ederse, bomba bilgilere sahip olacaklar.
Evvela “Ebola salgını ve -bu denli hızlı hazırlanması imkânsız- aşısı önceden yazılmış bir senaryo” şeklinde başlık atan Naturalnews adlı sitede yer alan dehşetengiz bilgileri nakledelim.
İnsanlarda denenmeye başlanacak EBOLA aşısını, adı dünya çapında pek çok rüşvet olayına karışan GlaxoSmithKline (GSK)’nın üretecekmiş ya da üretmiş. (GSK yakın zaman önce doktorlara rüşvet verdiği için, Çin tarafından 490 milyon dolar para cezasına çarptırılmıştı)

Öncelikle bilinmeli ki, insanlarda denenecek bir aşının üretimi normal şartlarda yasak. Ama Kuş Gribi tezgâhında olduğu üzere bu vicdansız güruh, elbette insanda da denemekten asla çekinmez. Ama bu kez işi şansa bırakmak niyetinde değil.

Yaklaşık 6 ay önce, Gine’de tespit ettiklerini iddia ettikleri biyo-silah EBOLA için, normal şartlarda 6 ayda piyasaya aşı süremezler. İddia bu fakatdomuz gribi savaşında da güya aşı yoktu, ama ülkelere milyon milyon kutu aşılar satılmıştı.

İnsan katliamı açısından fiyasko, ancak ekonomik açıdan 55 milyar dolarlık bir kârla kapatılan domuz gribi savaşından bu yana tam 5 yıl geçti.

Aşıların tartışmasız bir şekilde onay alabilmesi için, 5 yıllık hayvan deneyi gerekiyor. EBOLA’nın domuz gribinden 5 yıl sonra ortaya çıkmış olması tesadüf değildir herhalde.

Bu durumda şeytanca hazırlanmış bir senaryo ile karşı karşıya olabilir miyiz acaba?

O halde sıkı durun!

ABD’de 2007 yılında EBOLA örneklerine(!) dayanarak yapılan tescil müracaatına, 2010 yılında patent verilmiş.

Verilen ne? EBOLA Virüsü patenti!

Patent aldığını nereden mi biliyoruz?

İşte ABD tescili alınan EBOLA Virüsü patentinin numarası: CA2741523A1

Peki, bu patent ne ifade eder?

İş bu onayla, zayıflatılmış veya ölü virüslerin de mülkiyet koruması patent altına alınmış. Bu sayede EBOLA ile ilgili üretilecek aşı ve ilaçta, otomatikman patent altına alınmış oluyor.

Hâlâ ‘şeytan bu işin neresinde’ diye soran varsa, yazıyı okumayı burada kesmesini öneririm.

Domuz gribi savaşında ciddi bir tecrübe kazanan şeytan ve avanesi, bu kez işi şansa bırakmamış. Önce virüsü üretmiş, sonra patentini almış, aşı ve ilaç için geçmesi gereken 5 yılın bitimine çeyrek kala, virüsü Gine ve çevresi ülkelere servis etmiş…

Garip ama ABD, bugün kendisinde de EBOLA virüsü tespit edildiğini, bir kişinin karantinaya alındığını duyurdu.

Aralarında Türkiye’nin de olduğu pek çok ülkede, grip veya yorgunluk emaresi görülen uçak yolcularının apar topar medya ordusu eşliğinde, EBOLA şüphesiyle vakumlayarak hastanelere taşınması, günlerce haklarında yayın yapılması boşuna mı sanıyorsunuz?

Bu haberlerle bütün dünyada korku enjekte edilerek, insanların bilinçaltları esir ediliyor. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü, kısa bir süre önce EBOLA aşısının bu yılsonuna doğru üretilmiş olacağını duyurdu.

Dünyanın sağlığının emanet edildiği bu Siyonist örgüte ne oluyor da, olmayan bir şeyin üretileceğini duyuruyor? Elbette olmayan bir şey yok! Her şey kurgulanmış! Önce ROCHE’a vuran piyango, bu kez de yine patronu Yahudi olan İngiltere merkezli GlaxoSmithKline (GSK)’a vurmuş.

İyisiniz değil mi?

Bırakmayın kendinizi şeytanlıklar daha bitmedi…

Bu patent ve Obama'nın 31 Temmuz 2014 tarih ve 13674 sayılı idari direktifi ile şayet bedeninizde EBOLA Virüsü varsa, teknik olarak mülkiyeti Amerikan hükümetine ait bir şeyi taşıdığınız için karantinaya alınmanız ve istemeseniz dahi zorla kan örneği vermeniz gerekiyor.

Siz hamburger yiyip kola içerken, müzik dinleyip İnternette gezinirken, modayı takip edip vur patlasın çal oynasın yaparken, hukuk önünde EBOLA’ya yönelik işlemlerle ilgili itiraz haklarınız gasp edilmiş...

Bununla kalsa iyi…

Vücudunuzda federal hükümete ait salgın hastalık belirtisi gösteren bir malzeme taşımaktan dolayı tutuklanabilecek ya da karantina altına alınabileceksiniz. Zira mülkiyeti başkasına ait bir virüsü izinsiz taşımak, ABD yasalarına göre suç.

Tirajı komik mi?

Değil! Zira ister beğenin, isterse de beğenmeyin. Bu şeytan ve avenesinin çalışma biçimi. Tıpkı onların bilim kurgu filmlerinde izlediğiniz gibi…

Bu kadar sürede onay alınamayacağını ve de teknik olarak üretilemeyeceğini, salgın sonrası yaşananların önceden hazırlanmış bir senaryo olduğunun ispat edildiğini söylüyor birçok tarafsız kaynak. Ayrıca aşının muhtemel ve güçlü yan etkilerinden yine hiç söz edilmediğinden bahsediliyor.

Bugün özellikle Gine, Liberya, Sierra Leone’da binlerce insanı, sırf bizi ve hükümetlerimizi EBOLA konusunda ikna için öldürdüler. Daha kaç kişiyi öldürecekleri bilinmiyor. Ama niyetlerinin milyonlarca insan olduğu ortada…

Siz Afrika’dan Avrupa’ya kaçışın ve pek çoğunun Akdeniz’de boğulmasının tesadüf olduğunu mu sanıyorsunuz?

Öte yandan, Güney Amerika kıtasında bir yılda 700 bin insanın ölümüne yol açacağı “öngörülen” yeni bir virüs riski bulunduğu açıklandı.

EBOLA’nın sinsice planlanmış ve servis edilmiş Genetiği Değiştirilmiş Virüsyani bir BİYOSİLAH olduğu şüphe götürmez bir gerçek.

Bill Melinda Gates Vakfı’nın on yıla yakın bir süredir, Afrika kıtası başta olmak üzere pek çok bölgede insanları yeni salgınlar konusunda bilgilendirme adı altında, bağışıklık sistemlerini çökertecek virüsler yaymış olabileceği şüphesi hızla büyük bir kabul görüyor.

Yine EBOLA aşısının duyurulmasından önce çok sayıda ülkede, EBOLA teşhisleri konulacağı, pek çoğunun öleceği, bu nedenle de PANDEMİ hali ilan edilip dünyadaki bütün insanların şeytan aşısı ile aşılanacakları, bunun içinde BM ve Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırlık yaptığı belirtiliyor.

New York Times gazetesine göre, 2015’de 1 milyon kişi EBOLA yüzünden ölmüş olacak!

İsterseniz başa dönelim ve BİYOLOJİK-SAVAŞ’IN süreçlerini özetleyelim:

1) Laboratuar çalışmaları (siz ona Biyolojik Savaşı başlatma deyin),
2) Patent dolandırıcılığı ve hükümet direktifleri ile siyasi şantajlar,
3) Virüsün tüm dünyaya servisi,
4) Seyrek ölümler ve insanları hazır hale getirmek için başarısız tıbbı müdahaleler (şimdi bu aşamadayız),
5) Yoğunlaşan ölümler ve küresel çapta sosyal panik,
6) Mezar kazmanın tehlikeli olduğu için, cesetlerin kireç veya asitlerle yakılarak topluca gömülmeleri duyurusu,
7) Aşı keşfi ilanı,
8) Ülkelerden yüz milyarlarca dolarlık aşı siparişi,
9) Küresel PANDEMİ ilanı yahut biyo-savaşın resmiyet kazanması,
10) Zorla aşı için, tehdit, şantaj hatta sıkıyönetim ilanları.

İŞİD terörü ya da Ortadoğu’da petrol savaşı mı dediniz?

Güldürmeyin Allah aşkına!

Biz kafayı, GDO’lu soya ve Mısırla
beslenen hayvanların EBOLA’lı sütlerinden yapılmış peynirleriyle yemedik!

Şaka bir yana, siz bu canavarların GDO konusunda neden ısrar ettiğini sanıyorsunuz?

Şaka yaptığımı sananlar buyurun: www.BioDefense.com

Kaç kurbana kaç insan düşecek bakalım!

Bayramsa bayramınız mübarek olsun!
KAYNAK:http://kemalozer.com

29 Kasım 2014 Cumartesi

Yeni’ baronu kim öldürdü?


Yeni’ baronu kim öldürdü?



Uçak kazalarına çok dikkat etmeli! Zira en “temiz” operasyonlar etkin bir suikast aracı da olan uçaklarla yapılıyor!


Malum, bu yıl 8 Mart’ta Malezya uçağı -sözde- kaybolmuştu. Bu hadise ile ilgili 22 Mart’ta kaleme aldığımız makale neredeyse tüm medyada yer almıştı.

Çünkü bu uçakta baronların baronu olarak nitelenen Rothschildhanedanından Jacob Rothschild’e ait, yarı iletken şirketi Freescale Semiconductor'ın patent ortaklarının tümü vardı.

Bu uçak hâlâ kayıp ve sırrı çözülemedi(!) En azından dünya kamuoyu hakikati henüz öğrenebilmiş değil.

Ne gariptir ki, bu uçak hadisesinden bir buçuk yıl önce -2012 Ağustos ayında- bir şarkı bestelenmiş. Pitbull ve Shakira’ca söylenen bu şarkının sözleri oldukça gizemli.

Şöyle diyor şarkıda:

“Now it's off to Malaysia
Two passports, three cities, two countries, one day
No Ali, No Frasier!
But for now off to Malaysia…”

“Şimdi biz Malezya'ya gidiyoruz.
İki tane pasaport, üç şehir, iki ülke, bir gün…
Hayır Ali! Hayır Frasier!
Ama şimdi için Malezya kapalı…”

Batı medyasını dikkatle taradığımızda, kaybolduğu iddia edilen Malezya uçağı ile bu şarkı arasında bir bağlantıdan söz edildiği görülür.

Kimlerine göre ise bu benzerlik “bir tesadüfmüş müş de, şarkı geleceği bilmiş miş!”

Ah o hin benzerlik…

Klibi müstehcen olduğu için yer veremediğimiz MH370 sefer numaralı Malezya uçağı ile ilgili olduğu iddia edilen "Get It Started" adlı şarkıda; iki pasaport, iki ülke, üç şehir, bir günden söz ediliyor. Ve tabiî ki iki kişi ileMalezya’dan…

Uçağa binen iki kişinin pasaportu çalıntı…

Çalıntı pasaportlar İtalya ve Avusturya’dan yani iki ülke…

Uçak Malezya’dan kalkıp, Çin’e gidiyor ama Vietnam’da kayboluyor. Yaniüç şehir: Kuala Lumpur, Hanoi ve Pekin…

Şarkı’da bir Ali’den söz ediliyor. Tesadüfe bakın ki, pasaportu çaldığı iddia edilen iki İranlıdan birinin adı da Ali!

Frasier kim mi? Onun gizemi dikkatli okurların gözünden zaten kaçmaz…

Bunlar gerçekten doğru olabilir mi?

Uçak Malezya uçağı değil mi? Evet!

Malezya hükümeti uçakta iki İranlı olduğunu ve pasaportlarının çalıntı olduğunu kabul etti mi? Evet!

İki ülke, üç şehir ve bir gün doğru mu? Evet!


Geriye kalanın adı komplo teorisi mi? Hayır! Hayır!

Bu şarkı ile 11 Eylül -ikiz kuleleri- saldırısından 6 yıl önce piyasaya sürülen “Illuminati Card Game” adlı oyun kartlarındaki benzerliğin altı çizilmeli...

VELİAHT BARONU KİM ÖLDÜRDÜ?

Malum, IŞİD denilen karanlık örgüt, 11 Haziran günü, Irak’ın en büyük şehirlerinden biri olan Musul’u, ardından da Irak’ın yaklaşık dörtte birini ele geçirdi.

Bu olaydan 4 gün sonra ise dünyanın en büyük ikinci baronu olan 99 yaşındaki David Rockefeller’in oğlu Richard Rockefeller babasının yaş günü programından çıktıktan sonra öldü ya da öldürüldü!

Richard’i önemli kılan sadece yaşlı baronun oğlu olması değil elbet. Aynı zamanda baba baronun yerine geçmesi beklenen veliaht…

Ölüm nedeninin, kendi kullandığı uçağın düşmesiyle gerçekleştiği açıklandı.

Rockefeller'in sözcüsü Frasier Seitel, ölümü doğrularken kazanın nedeninin tam olarak bilinmediğini açıkladı. Ölüm hadisesinin üzerinden 10 gün geçmesine rağmen, konu basit haberlerden sonra birden gündemden düşüverdi. Neden acaba?

Bizim basının büyük bir “hayırsever(!)”olarak sunduğu baronun ölümü, hiç kuşkusuz basit ve sıradan bir ölüm değildi.

Trilyonlarca doları yöneten ailenin tepesindeki baron babanın ölümünden sonra ailenin başına geçmesi planlanın kişi, acaba basit bir kaza eseri mi öldü, yoksa bu ölüm aileye verilen bir mesaj mı?

Rockefeller ailesi gerçeği öğrense de, bizler gerçeği uzun yıllar asla öğrenemeyeceğiz. Belki de hiç…

Yakın zamanda baronların has adamlarının veya aile mensuplarının da içinde yer aldığı kişilere yönelik yeni hamleler söz konusu olursa veya hiç tahmin edilmeyen bir bölgede beklenmedik savaş çıkarsa asla şaşmamalı.

Mamafih bu hadise Türk basınının, bir hayırseverin(!) basit bir kazada ölümü şeklindeki takdimi gibi vakayı adiyeden değil.

“İSTANBUL’U DA ALACAĞIZ”

IŞİD, hiçbir Müslüman grubu temsil etmediği gibi, basit bir taşeron olarak da görülemez.


IŞİD’in “Irak ve Suriye’den sonra İstanbul’u da alacağız” cümlesi, gülüp geçilecek bir mesaj olarak görülmemeli!

IŞİD’in İstanbul’u alabilmesi gibi bir saçmalık elbette söz konusu olamaz, ama bu söz asla basit ve komik değil. Bilakis büyük patron, taşeron IŞİD’in ağzından Ankara’ya mesaj gönderiyor.

Bu nedenle baronlar ve İngiliz’i dikkatle izlemek gerekiyor. Elbette ABD’yi de… Ancak son gelişmeler ABD’den ziyade, İngiliz-Suud işbirliğine işaret ediyor…


kaynak:kemal özer...

26 Kasım 2014 Çarşamba

Noetik: Düşünce Gücünün Maddeye Etkisi


Noetik: Düşünce Gücünün Maddeye Etkisi


Düşünce gücünün madde ve evren üzerindeki etkisini biz 90’lar gençliği en iyi Matrix ile anladık. Neo kahinin evinde, elindeki kaşığı düşünce gücüyle büken ufak çocuğu görünce o da bizim kadar şaşırmıştı. Hangimiz mutfağa koşup en ince saplı kaşığı bulup bükmeye çalışmadı ki?


Nice gençlerimiz annesinin gümüş kaşığını şiddet yardımıyla büktüğü için ne azarlar işitti. Fakat tabii ki düşünce gücünün sınırları bir kaşık bükmeyle kalmıyor. Düşüncenin fiziksel gücü etkileyip etkilemeyeceği konusu NOETİK bilimciler tarafından araştırılıyor.

Noetik bazılarımızın ilk kez duyduğu bazılarımızın da yeni yeni öğrendiği bir bilim dalı. Noetik Eski Yunanca’ da ‘algılamak’ ya da ‘kavramak’ anlamına gelen Noetikos kelimesinden türemiştir. Yunan felsefesinde bu kelime duyular veya akılla değil sadece akıl yoluyla kavranılan bilgi türünü anlatmak için kullanılır. Noetik bilimin çalışma alanları genel olarak insan bilincinin potansiyeli üstüne. Bilinç ve vücudun potansiyeli, zihnin bedensel iyileşmeye etkisi, duygular ve ruh gibi alanlarda çalışmalar yürütüyorlar. Bu araştırmaları yapan meslek grupları da farklılıklar gösteriyor. Alternatif tıp uzmanları, kuantum fizikçileri, parçaçık fizikçileri, terapistler, psikologlar ve pek çok farklı daldan bilim insanları Noetik üzerine çalışıyorlar.
Noetik Bilimler Enstitüsü

Noetik aslında çok eski zamanlardan günümüze gelen bir düşünceyi araştırıyor. Son on yıldır bu bilimin adını duymaya başlamış olsak da düşüncenin fiziksel gerçekliğe etkisi asında hep merak edilen ve araştırılan bir alan olmuştur. Bu alandaki ilgisini daha ilerilere götüren eski astronot Edgar Mitchel ve sanayici Paul. N.Temple 1973 yılında Noetik Bilimler Enstitüsü’nü kurdular. İnsan potansiyelinin sınırlarını araştırmak için kurulan enstitünün amacı, insan kapasitesinin geliştirilmesi ve sağlık alanında önemli ilerlemeler yapılması.

California’da 80 dönümlük dev bir arazi üzerine kurulan enstitünün kampüsü içerisinde ofisler, kütüphaneler ve donanımlı araştırma laboratuarları vardır. Enstitü 3 ayda bir Shift adı verilen bir dergi yayınlıyor. Derginin 35.000 abonesi olduğu da web sayfasındaki bilgiler arasında.


Su Kristallerinin Duyguları

Noetik Bilimler Enstitüsü Haziran 2009’da zihnin fiziksel etkisini kanıtlayan önemli bulgular bulduklarını açıklayarak herkesi şaşırttılar. Sözlerin suya etkisini inceleyen Japon bilim adamı Masaru Emoto, dünyanın çeşitli yerlerinden, farklı durumlarda alınan su kristalleri ile büyüleyici bir araştırmaya imza atmıştı. Deney şu şekilde yapılmış. Suların bulunduğu şişelerin üzerine farklı kelimeler yazılıp bir süre bekletildikten sonra Bay Emoto, su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu ile su kristallerini inceledi. Su kristallerinin kelimelerinin anlamlarının enerjisini kopyalayıp, görüntü olarak verdiği bu resimlerin gerçekliği gerçekten etkileyici. Masaru Emoto ‘Suyun Gizli Mesajı ‘ adını verdiği kitabında da su kristali fotoğraflarını yayınlamıştır.

Masaru Emoto çalışmasını kısaca şu şekilde açıklıyor.’’İçinde su olan şişenin üstüne yazılmış veya sözel olarak söylenmiş sözcükler, düşünceler, suya çalınmış olan müzik veya oynatılmış film ile suyun yapısal özelliği değişir.’’Yapılan bu deneyler sırasında akarsu ve kaynaklardan alınan su kristallerinin çok düzgün geometrik şekillere sahip olduğu fakat buna kıyasla kirli ve toksik su borularından alınan su kristallerin şekillerinin bozuk olduğu gözlenmiş.

Benzer bir çalışma da Japonya’da ilkokul öğrencileri tarafından yapılmış. Eşit şartlar altındaki iki kavanoza bir miktar pirinç konulmuş. Kavanozlardan birinin üstüne ‘Teşekkür ederim’, diğerine de ‘Seni aptal’ yazıldıktan sonra bir süre beklemeye bırakılmış. Üzerinde olumsuz yazı bulunan kavanozdaki pirinçler siyah bir renk almış ve kötü kokulu bir şekilde çürümüş. Olumlu şeyler yazan kavanozdaki pirinçler ise daha düzgün kalmış, sadece sarı bir renk almışlar.

Araştırmalar bitmiyor. Bir diğer önemli araştırma da Fransız bilim adamı Dr.Jacques Benveniste tarafından yapılmış. 1980’lerde başladığı çalışmaları sonucunda suyun hafızası olduğu sonucuna varmış kendisi.

Şöyle ki; Dr.Benveniste suya bir madde eklemiş ve daha sonra da suyu 1 milyon kez sulandırmış. Özel bir alet de aşırı derecede karıştırdıktan sonra maddenin yok olacağını düşünmüş. Fakat maddenin hala suda olduğunu görünce milyonlarca kez daha sulandırarak aynı işleme devam etmesinin sonucunda madde yine de yok olmamış O zaman suyun yüklenen bir maddeyi hafızasına kaydettiğini anlamış.Benveniste’nin bir başka deneyinin sonucu ise biraz daha ürkütücü. Bilim-kurgu senaryolarını aratmayacak bir sonuca ulaşan Benveniste gelecek hakkında fazlasıyla düşünmemize neden oluyor. Suya bir zehir yerine sadece o zehrin frekansını yüklemiş ve aynen zehrin kendisi gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü gözlemlemiş.

Benveniste’nin deney sonundaki tespiti şu şekilde ‘’Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyebilir.

Benveniste’nin araştırmaları bazı kişilerce şüphe ile karşılanmış haliyle. Queens Belfast Üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis, Avrupa ülkelerinde Prof. M.Roberfroid tarafından koordine edilen bir araştırma grubuna katılmış.

Araştırma grubunda Benveniste’nin orijinal deneyinin çok daha ayrıntılısı yapılmış. Hatta tarafsızlığı kesin olarak sağlayabilmek için, deneyi yapan bilim adamlarının hangi şişede hangi solüsyon olduğunu bilmemeleri sağlanmış. Deneyin sonucu yine Benveniste’nin araştırmalarını doğrulamış. Tabii Benveniste’nin cevabı da gecikmemiş; ’12 yıl önce bizim başladığımız noktaya gittiler.’


Bir Nostradamus değil ama…

Asıl adı Michel de Nostradame olan ünlü hekim, kahin, astrolog Nostaradamus. Bazı kehanetlerinin gerçekleşmiş olması ile ününe ün katmış kendileri. Küresel Bilinç Projesini de bir nevi teknolojik olarak düşünebiliriz. Küresel Bilinç Projesi, Princeton Üniversitesi’nden Dr. Nelson ve ekibinin 1998’de dünyanın pek çok farklı yerine EGG (ElektroGaiaGram) koymaları ile başladı. EGG ya da yumurta denilen bu cihazlardan 100 adet var ve bu cihazlar toplu bilincin elektronik sinyallerini kayda alıyor. Bu 100 yumurta Princeton’daki ana bilgisayara sürekli olarak kayıtları gönderiyor. Bir örnek ile daha da kolay açıklayabiliriz. 1999 Marmara Depremi, 11 Eylül saldırısı, Güney Asya’daki tsunami felaketi gibi küresel olaylardan önce cihazlardaki oynamaların değerlerine bakarak bu felaketleri önceden algıladığı anlaşıldı. Olağandışı durumlar yaşandığında insanların duygularındaki dalgalanmaları tespit eden bu yumurtalar, pek çok olay daha gerçekleşmeden önce algılamışlar.

Ne kadar sıra dışı gözükse de Amsterdam Üniversite’sinden Prof.Bierman şu şekilde açıklama getirmiş. Zamanın sadece ileri değil geriye doğru da akabileceği hakkında pek çok kanıt olduğunu belirten Bierman, zamanın denizde dört bir yana doğru alçalıp yükselen dalgalar olarak görülebileceğini söylüyor.

Küresel Bilinç Projesi kapsamındaki yumurtalardan 83.’sü de Türkiye’de bulunuyor. İzmir Alsancak’ta bulunan yumurtaya verilen isim ise ‘Mevlana Yumurtası’. Princeton Üniversitesi Noetik Bilimler resmi sayfasından yumurtaların 5 dakikada bir güncellenen verilerini de izleyebiliyorsunuz.

Düşündüm de şu evrene iyi mesaj gönderme konusunu daha da ciddiye almalıyız bence. Güzel bir su kristali olabilmek varken neden bozuk şekilli olalım ki? Ne demiş Hz.Mevlana ‘’Gül düşünürsen güllük, diken düşünürsen dikenlik olursun.’’
KAYNAK:İNDİGO DERGİSİ
YAZAR:IŞIL OZTURK

19 Ekim 2014 Pazar

eşelon alçağı ne kadar bilgi topluyo?


Eşelon alçağı ne kadar bilgi topluyo?

Eşelon, (bilerek ch yerine ş ile yazıldı) nedir biliyosunuz, di 4mi? Hani dünyadaki tüm komünikasyonu dinleyen dev oluşum.



TBTF‘nin enfes bir blog’u, eşelon hakkında bir nebze daha bilgi sahibi olmamızı sağlıyor: bu günlerde Washington Post’da çıkan NSA [Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı] hakkında bir makaleden7 damlayan minik bir bilgi damlası: “NSA’nın veri toplama sistemi, her üç saatte bir meclis kütüphanesini dolduracak kadar bilgi topluyor”. TBTF’ci abi, oturmuş hesaplamış. birisi 3 sene önce, bu meclis kütüphanesinin (filmler hariç) yaklaşık 20 terrabyte bilgi içerdiğini tahmin etmiş. Temmuz 1998 Scientific American dergisi ise insan bilgisinin toplamının araştırıldığı bir makalede, dünyanın yıllık telefon görüşmelerinin tutacağı yerin bir kaç exabyte (bir kaç milyon terabyte) olduğunu tahmin etmiş. demek ki: eğer NSA saatte 6.3 terabyte bilgi depolayabiliyorsa, bu dünyanın ne kadarının canlı telefon konuşmalarını kapsamaktadır? Cevap: neredeyse 1/5′i.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Ayet Tacirliği ve Dezenformasyon


Ayet Tacirliği ve Dezenformasyon


Kutsal… Ama neye göre, kime göre, neden kutsal? Kutsal dokunulmazdır; Kutsal, biz insanlar gibi kirlenmemiştir ve hep kutsal olarak kalır. Kalır mı?..


Aldanma şu güneşin ışığına ki ışığın ardından karanlık yürür!

En seçilmiş soruları akıl eleğine koyalım, gelin! Gelin bir ticarete şahit olalım, ne dersiniz? Düşünce tezgâhının başına geçelim ve en sorulmaz soruları soralım. Düşünmekten ve yanlışlarla yüzleşmekten korkmayınız, buyurun!

Günümüzde birçok tartışmaya konu olan ve insanları gizliden gizliye tehdit eden bir gerçek var, dini bilgi kirliği… Dini bilgi kirlenir mi, burada kastedilen kirlenme ne anlama gelir, eğer kirlenirse nasıl kirlenir ve bu bilgileri kimler, neden kirletir? Bu yazımızda; inancın masumiyetini kullanarak, zihinlerde tahribat yapan ve adeta imanları zayıflatarak, kalplere inançsızlık tohumu eken bu tehlikeyi ifşa edeceğiz.

İhtimaldir ki bir kimse ömrü boyunca deniz görmese ve bir gün yolu denize çıksa, sanır ki gökyüzü, yerle bir olmuştur: Suya yansıyan bulutlara baktıkça, denize değil de gökyüzüne baktığını düşünür. Gözleri güneşi arar ve nihayet sudaki güneşi bulduğunda, artık onun için gökyüzü, deniz olur. Böylece, fikir âleminde gerçek denizini arayanlar, gökyüzünün yansımasına aldanarak, gerçeklerden gafil kalırlar. Sonunda deniz dalgalanıp da sular kabardığı zaman, o kimselerin göğü de -savları- kaybolur. İşte, insanlar da aynı bu misalde olduğu gibi yanlış itikatların (inançların) hem tabisi hem de en ateşli savunucuları olurlar. Bunun nedeni çoğu zaman düşüncenin çok yönlü olmamasıdır. Hâlbuki düşünce, ancak çok yönlü olursa fayda verir. Yıldızlara bakarak sadece onlarda karar kılan, dünyayı yıldızların aydınlattığını düşünen ve bu düşüncesinde ısrar eden kişinin düşüncesi akılla ne kadar örtüşür? Objektif bir akıl için gökyüzünün ışığı yıldızlardan ibaret değildir: Ona göre; ay ve güneş de vardır ve bunlar dahi düşünce geliştikçe yetersiz kalır. Nihayetinde o kişi, güneşin de ardını arar duruma gelir. Bu örnekte olduğu gibi, düşünce ancak detaylı gözlemlerle olgunlaşır ve biricik doğruyu elde eder. Bu tanımın doğruluğunu kabul ederseniz, biricik doğruyu keşfedememiş her düşüncenin yanlış olduğunu da kabul etmiş olursunuz.
Kutsal; neye göre, kime göre ve neden kutsaldır?

Genellikle dini değerleri kapsayan kutsallık kavramı, yine din mensuplarınca kabul görerek, yüceltilir. Bu sebeple, örneğin bir Hıristiyan tarafından kutsal kabul edilen şey, yine bir Hıristiyan tarafından kabul görür. Müslüman tebaaya ve Kur’an-ı Kerim’ e göre ise, Hıristiyanlık başlangıcında hak olmakla birlikte, nihayetinde batıldır. Çatışmanın filizlendiği bu noktadan sonra, iki inanç mensupları tarafından uzlaşılması güç yüzlerce konu vuku bulacaktır. Bu karmaşanın sebebi ise her iki tarafında kendi inancını meşru görmesi ve bunu empoze etme arzusudur. Öte yandan herhangi bir dinin mensubu bir tarafa, dinsiz olan bir kimse dahi kendince dinsizliği tebliğ eder. Bu durumu din boyutundan soyutlayarak ele almamız gerekirse, esasında insanoğlu varoluştan beri düşüncelerini dile getirip, deliller göstermek yoluyla karşısındakine benimsetme amacını gütmüştür. Sanıyorum ki bunun sebebi: Kendi iç dünyasında, düşüncelerinin doğruluk ve meşruluğunu teyit etmektir. Bu durum, daha çok sosyopsikolojik bir boyuta sahiptir, açıklaması ayrıca bir makale gerektirdiğinden bu konuya daha fazla değinmiyorum. Aynı zamanda bu paragraf “din nasıl, neden kirlenir ve kimler tarafından kirletilir?” sorularının da cevabını kısmen verir.
Peki dini bilgi kirlenir mi, burada kastedilen kirlenme ne anlama gelir, eğer kirlenirse nasıl kirlenir ve bu bilgileri kimler, neden kirletir?

Dini bilgi kirliliği de kendi içinde; diğer dinlerin faaliyetleri, seküler hümanizm (Dinsizlik)faaliyetleri, farklı mezheplerin ve tarikatların faaliyetleri ve aynı mezhep mensuplarının faaliyetleri olarak dört ana başlıkta incelenebilir. Bu başlıkların da her biri ayrı ayrı dört makaleye konu olabilecek nitelikte olduğundan, yazımızı uzatmamak için temel ve benzer yönlerine değineceğiz.

Müslümanlığın kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’ e göre: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlığa iletilen kutsal kitapların içerikleri (Zebur, Tevrat, İncil) tahrif edilmiştir. Böylece vaktiyle hak olan dinler, zamanla batıla dönüşmüştür. Din tahrifleri kimi zaman peygamberleri öldürerek, kimi zaman da kutsal kitapların içeriğini değiştirme yoluyla yapılmıştır. Doğruluğu Müslümanlar tarafından Kur’an-ı Kerim’ ce sabit olan bu örnek, dinin bozularak, tahrif edilebileceğinin somut bir örneğidir. Günümüzden örnekler vermek gerekirse, yine Kur’an-ı Kerim’ e göre son peygamber Hz. Muhammed’ dir, dolayısıyla yaşayan ya da yaşayacak bir peygamber olmadığından peygamber katli de olmayacaktır. Ancak bunun yerine, temel esaslar üzerinden yapılabilecek müdahalelerin önü açıktır. Her biri Allah (c.c) tarafından hak olarak gönderilen üç kutsal kitap, insanlar tarafından tahrif edilmişken Kur’ an için de aynı şey söz konusu olamaz mı? Bu sorunun cevabını yüce Allah (c.c) Kur’an’ da şu şekilde veriyor:
Hiç şüphe yok ki, Kur’an’ ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr 9)

Ayette de görüldüğü gibi, Allah (c.c) kitabının koruyucusudur. Dönem dönem Kur’an’ ı tahrif etmeye yönelik saldırılar yapılmışsa da Allah’ın vaadi -yukarıdaki ayet- dolayısıyla Kur’an-ı Kerim asla zarar görmemiş, aksine Allah’ın kelamı olduğu gerçeği her defasında ispat ile sabit olmuştur. Kur’an’ ı doğrudan tahrif edemeyeceklerini anlayanlar, dolaylı yollardan amaçlarına ulaşmanın yollarını aramış ve kısmen bulmuşlardır. İşte, yazımıza konu olan sinsi tehlike de budur. İslâm dünyasının genelinde bu gibi tehlikeler olmakla birlikte, biz yine yazımızı kısa tutmak adına, yalnızca ülkemizdeki duruma göz atacağız.

Türkiye’ deki dini bilgi kirliliğini incelerken ilk önce Hadis-i Şerifler konusuna değinmekte fayda vardır. Hadislerin korunduğuna dair yukarıdaki gibi bir ayet bulunmamaktadır. Bu da hadisler üzerinde bir dezenformasyon olabileceğine işaret eder. Hak dinlerin dahi tahrif edildiklerini göz önünde bulundurursak, hadislerin de başına aynı şeyin gelmesi ihtimali mantıksız gelmeyecektir. Söylenişlerinin ardından asırlar geçen ve ancak dilden dile, eserden esere yayılan hadislerin güvenilirliği de bu noktada şüphe uyandırır. Ancak Sahih -gerçek- hadisleri barındıran eserlerin mevcudiyeti bu tehlikeyi nispeten bertaraf etmektedir. Bu durum da insanımıza düşen temel sorumluluk, (İnternet vb. değil) güvenilirliği kabul gören hadis kaynaklarından faydalanmaktır.

Aynı durum basılı yayınlarda da karşımıza çıkmakta ve özellikle dini içerikli kitap ve dergilerde yoğun bir biçimde kendisini hissettirmektedir. Bunda tarikat ve cemaatlerin büyük payı var. Çünkü ‘a’ tarikatında kırmızı olan şey, ‘b’ tarikatında bordodur. Bu gibi farklılıklar da dini bilgi kirliliğinin önemli kaynaklarından biridir. Sonuç olarak her tarikatın kendince doğru ve olmazsa olmaz kabul ettiği yön ve yöntemler, yayın organları aracılığıyla kitaplaştırılıp, pohpohlanarak kitapevlerinde yerini almaktadır ve birbirinden farklı bu yaklaşımlar büyük çoğunluğu eğitimsiz ve saf kalpli kitlelerce neredeyse farz derecesinde görülmekte ve kutsal kabul edilmektedir. Oysa Allah, Mâide Suresi 3. Ayetinde şöyle buyurmaktadır: “…Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım…” Bu ayette de görüldüğü üzere İslâm, ekstra uygulamalara ihtiyaç duymayan ve Allah (c.c.) tarafından kemale erdirilmiş biricik dindir. Yani eksiksiz ve yeterlidir. Bazı okuyucular “Tasavvuf din değildir, din ve tasavvufu birbirine karıştırma!” diyebilirler. Elbette ikisi arasındaki ayrıma varacak kadar tasavvuf ilmine vakıfız. Ancak günümüz tarikatlarının, geçmiştekilere nazaran meşruiyetlerinin tartışıldığı bir ortamda, ayrı bir makale gerektiren bu konuya şimdilik değinmiyoruz. Belki daha sonra bu konuda da bir çalışma yapılabilir.

Ayrıca tarikat ve cemaatlerin dışında, dini bilgi kirliliğine doğrudan ya da dolaylı olarak, bilinçli veya bilinçsizce katkı sağlayan başka zümreler de vardır. Örneğin yazılı ve görsel basında, başta sözde âlimler, kalem ve kelam sahipleri vb. bu güruhun diğer başlıca temsilcileridir. Kur’an ayetleri için yaptıkları, kimi zaman sınırları zorlayan saçma yorumlardan tutun da, dini ritüellerin biçimlerine ve temel inanç esaslarına kadar birçok konuya burunlarını sokar ve fetvalar verirler. Maalesef, insanlarımız Kur’an-ı Kerime ve sahih hadis kaynaklarına başvurarak doğruyu öğrenmek yerine, hazırcılığı tercih ederek bu ayet tacirlerinin sözde ilminden istifade etmeye çalışıyorlar. Evet tacirler… Tacir: Kelime anlamıyla, ticaret yapan kişidir. Şaşırmayın bu tabire; aydınından, hocasına, yazarından, sunucusuna kadar bu zevatın yaptığı şeyin adı ayet tacirliğidir. İnsanların dini hassasiyetlerini, masumiyetlerini ustaca manipüle ederler ve her biri bundan kesinlikle çıkar sağlar.

Sonuç: Devlet yetkilileri; Bu gibi ihtilaflara ve sahtekârlıklara meydan vermemek adına Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, ‘Din Bilimi’ yanlış anlaşılmasın ‘Teoloji’ değil! ‘Din Bilimi Merkezi’ oluşturmalı. Zira, Diyanet İşleri Başkanlığı hala orucu bozan şeylere, namaz vakitlerine ya da şu günah mı, bu günah mı gibi sorulara fetva çıkarmakla meşgul. Denizlerin birbirine karışmadığından, dünyanın yokluktan var edildiğinden vb. bilimin ancak bu yüzyılda keşfettiği onca mucizevi olaydan 1400 yıl önce haberdar edilmiş bir din ve o dine mensup insanların devleti, ancak bu gibi bilimsel meselelere eğilmeli, araştırmalar yapmalı ve Kur’ an’ ın ışığında hem vatandaşlarını hem de geleceği aydınlatmalıdır. Sanıyorum ki böylece, bu ayet tacirliği de tarihe karışacak ve kalben Allah’a yönelen ruhlar, bir daha asla yanlış yönlendirilemeyecektir.
“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir.Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.’derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.” (Âl-i İmrân/7)

Sanıyorum ki böylece, bu ayet tacirliği de tarihe karışacak ve kalben Allah’a yönelen ruhlar, bir daha asla yanlış yönlendirilemeyecektir.
kaynak:indigo dergisi
yazar:Bahattin Yavuz

10 Eylül 2014 Çarşamba

William Tweed


En büyük belediye yolsuzluğu




Bu Robin Hood(!) çaldığının üçte birini kendisine alıyor, üçte birini çetenin liderleri ve üyeleri arasında pay ediyor, yüzde 5’ini Sherwood Ormanı’ndaki gazetelere veriyordu. Artanı da fakirlere harcıyordu. İşte Tweed, namı diğer “Boss Tweed” 1860’larda New York’u yönetirken kamudan toplam 8 milyar dolar çalan bu tarz bir Robin Hood’du.


Bir zamanlar New York’un en kudretli adamı olan William Tweed, 1823 yılında bir sandalye imalatçısının oğlu olarak doğdu. Çocukluğunda eyerci çırağı olarak çalıştı. Muhasebe eğitimi gördü. 20’li yaşlarının ortasında itfaiyeci oldu. Her biri farklı bir grup veya çeteyle irtibatlı itfaiye şirketlerinin müthiş bir rekabet içinde oldukları günlerdi. Öyle ki bazen yangın yerine gelen iki itfaiye şirketi kavgaya tutuşur, bu sırada yanmaya devam eden bina küle dönerdi. Her politik grubun kendi itfaiye şirketi vardı. Tweed’in hırs ve yeteneklerinin politikacıların dikkatini çekmesi uzun sürmedi. 1851 yılında daha 27 yaşındayken şehrin belediye meclis üyeliğine seçilmeyi başardı. Politika ve medya tarihinin en efsane yolsuzluk öykülerinden biri böyle başladı.

Tweed, New York’un göç dalgaları ve yeni endüstrilerle ne kadar hızlı değişmeye başladığını çok iyi gördü ve yükselen dalgaya bıraktı sörf tahtasını. 1850’lerin başında, şehir politikasına hükmeden Tammany Hall adlı politik dar daireye üye olmayı başardı. Tammany topluluğu adını efsane Kızılderili reisi ‘Tamanend’den alıyordu. William Tweed, 1860 yılında New York bölgesi Demokrat Parti başkanı, 1863 yılında da Tammany topluluğunun ‘büyük reisi (Grand Sachem)’ seçildi. Artık şehirdeki en kudretli isimdi.

Altın kaplama sefalet

Kuzey-Güney iç savaşı, Amerikan halkını büyük bir fakirliğe mahkûm ederken, savaş sonrası oluşan yeni endüstriler ABD’de yeni bir zengin sınıfı ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Politika ve gazeteleri kullanarak zenginleşen bu dönemin güçlü isimlerine ABD politik literatüründe ‘Robber Barons (Hırsız Baronlar)’ deniyor. Tabir ilk kez Atlantic dergisinin Ağustos 1870 tarihli sayısında kullanıldı. 1890’lara kadar süren dönemde hızla zenginleşen demiryolu patronu C. Vanderbilt’ten petrol devi J. D. Rockefeller’a, finansın babası J.P Morgan’dan tütün ağası JB Duke’e, çelik kralı A. Carnegie’den emlak devi Jacob Astor’a 20 kadar işadamı ‘Hırsız Baronlar’ın önde gelen isimleri arasında yer alıyor. Politikacıların aynı zamanda şirket sahibi olabildikleri, arazi spekülasyonu, finans manipülasyonları ile bu servet yarışına katıldıkları, gazetelerin ise onlara tetikçilik yaptığı bu yolsuzluk çağına, Mark Twain’in 1873 yılında yayımlanan aynı adlı romanından dolayı bugün ‘Gilded Age (Altın Yaldızlı Çağ)’ deniyor. Twain, altın kaplamalı görüntünün altındaki büyük sosyal ve ekonomik sefaleti satirik bir dille anlatıyor romanında.

Tweed işte bu sosyal yapının en altından en üstüne yükseldiği için iktidarı nasıl avucuna toplayacağını çok iyi biliyordu. Kazandığından destekçilerine de pay vermeyi asla ihmal etmedi. Artık adı ‘Boss Tweed (Patron Tweed)’ olmuştu. Şehirde ‘Boss’ denildiğinde herkes kimin kastedildiğini biliyordu. 1870’lere girilirken Tweed, ünlü ‘5. Cadde’deki görkemli bir konakta yaşıyordu artık. Politik organizasyonun perde arkasından, bugün ‘Tweed Ring (Tweed Çetesi)’ diye anılan organize suç örgütünü yönetiyordu. Eyalet politikasından şehrin belediye politikasına ve medyasına kadar her şeyi avucunda tutuyordu. Belediye başkanı da adamıydı, eyaletin valisi de, şehir meclisinin tamamı da… Luc Sante, ‘Low Life’ adlı kitabında, Tweed tarafından o günlerde ünlü dolandırıcıların nasıl şehrin üst makamlarına getirildiklerini, sabıkalı hırsızların mahkemelere görevli olarak atandıklarını, isimleriyle birlikte çarpıcı şekilde anlatıyor.

Aynı zamanda dönemin en büyük yatırımlarını gerçekleştiren Erie Railroad şirketinin, Brooklyn Bridge şirketinin, Third Avenue Trenyolu şirketinin, Harlem Gazyağı şirketinin yöneticisiydi. Guardian Savings Bank’ın başkanı, Tenth National Bank’ın sahibiydi. Rüşvetlerden elde ettiği parayı büyük ölçüde emlaka yatırıyordu. 1870’lerin başında New York’un en büyük arazi sahibiydi. O günkü yerleşim alanlarının dışında kalmış değersiz arazileri satın alıyor, belediye imkânlarıyla bölgeye yollar inşa ederek arazinin değerini artırıp satıyordu. Ünlü Harlem semti de bu dönemin ürünlerinden.

Yeni Dünya’ya Eski Dünya’dan ilk kitlesel göçün başladığı yıllardı. Tweed’in çete düzeninin en önemli insan kaynağı da bu göçmenlerdi. Özellikle de İrlandalı göçmenler. Kendini ‘gerçek Amerikalılar’ olarak gören Protestan yerliler tarafından sürekli horlanıp dışlanmaları, Katoliklerin William Tweed’in peşine takılmasında en önemli etkendi. Onlar sayesinde şehirdeki her seçimi istediği gibi manipüle edebildi. Bugün bile New York polis teşkilatı NYPD ve itfaiye departmanı NYFD’nin çoğunlukla İrlanda kökenlilerin elinde olmasında Tweed’in etkisi büyük. Kenneth Ackerman, “Boss Tweed: Yolsuz Bir Politikacının Yükseliş ve Düşüşü” adlı ünlü biyografisinde şöyle yazıyor:

“Tweed, horlanan göçmenleri, ‘seçmen’ olarak görüp saygı gösterdi. Daha önce görülmemiş belediye ve kamu sosyal yardım programlarıyla bu göçmenlerin saygısını ve sadakatini kazandı. Yardımları farklı şekillerde yapıyordu. Göçmen mahallelerinde okul ve hastane yapılması için eyalet bütçesinden para da sağlıyordu. Noel zamanı, göçmenlerin evlerine kömür de dağıtıyordu. Veya evlerine ekmek götürebilecekleri, taşeron kamu işleri veriyordu. Tweed, yeni bir kıtaya gelmiş, yeni bir hayat kurmaya çalışan ve üstelik de yerli çoğunluğun baskılarına maruz göçmenlere, kendi gücünden hisse ve aidiyet hissi veriyordu.”



Seçim günleri Katolik göçmenler sandıklara akın ediyordu. Bazıları 10 hatta 20 kez oy kullanıyordu. Mükerrer oydan utanmıyor, aksine her yerde anlatıyorlardı. Bu, şehre hükmeden Demokrat Parti’ye üye olmanın, şehir yönetiminde bir iş kapabilmenin veAmerikalı olabilmenin tek yoluydu. Union Square gibi meydanlarda görülmemiş miting kalabalıkları birikiyordu. Çoğu Tweed’i âdeta Robin Hood gibi görüyordu. Kenneth Ackerman ise kitabında, Tweed’i ‘şaşı gözlü Robin Hood’ olarak nitelendiriyor: “Bu Robin Hood, zenginden çaldığının üçte birini kendisine alıyor, üçte birini çetenin liderleri ve üyeleri arasında pay ediyor, yüzde 5’ini Sherwood Ormanı’ndaki gazetelere veriyordu. Bütün bunlardan artanı da fakirlere harcıyordu. İşte Tweed böyle bir Robin Hood.”

Tweed, kamu projelerinden elde ettiği komisyon ve rantın büyüklüğünü gördükçe çok daha büyük kamu projeleri başlattı. Bu yatırımların tamamının kaynağı borçlanmaydı. New York’un borcu sadece 1868–1870 arasında, o günün parasıyla 30 milyon dolardan 100 milyon dolara çıkmıştı. Tweed çetesinin kamudan 2009 değeri ile 8 milyar dolardan fazla çaldığı belirlenecekti. Kenneth Ackerman, ‘tarihin en büyük yerel yönetim yolsuzluğunun kahramanı’ diye nitelendirdiği Tweed’in sisteminin ihalelerde nasıl işlediğini ise şu şekilde anlatıyor:

“Eğer şehir yönetimine herhangi bir mal veya hizmet satmak istiyorsanız, faturanızı Şehir Yönetim Kurulu’na veriyordunuz. Tweed, bu kuruldaki adamları aracılığıyla kârınızın yüzde 15’ini alıyordu. Ancak zamanla bu oran yüzde 25, 35, 45 ve hatta bir ara yüzde 65’e kadar çıktı.”

Tweed’in kamusal yatırım yolsuzluklarının en büyüğü ise ironik olarak bir mahkeme binası oldu. 1858 yılında yapımına başlandığında 250 bin dolar inşaat bütçesi öngörülen bina, bittiğinde, toplamda belediye bütçesinden 13 milyon dolar (bugünün parasıyla 178 milyon dolar) çıkmasına neden olmuştu. Tek bir binanın inşaatına ödenen bu para, ABD’nin 1867 yılında, Türkiye’nin iki buçuk katı büyüklüğündeki Alaska’yı satın almak için Ruslara ödediği paranın iki katından fazlaydı. 19’uncu yüzyılın inşaatı en pahalı binası olarak kayıtlara geçti.

Kendi medyasını kurdu

Tweed, daha şehrin iktidar odağı olmaya başladığı ilk günlerde, gazeteleri, ‘kontrol altında tutulması gereken öncelikli güç’ olarak görüyordu. Satın alamadığı her kalem onun için bir tehditti. Rodger Streitmatter, “Kılıçtan Keskin: Haber Medyası Amerikan Tarihini Nasıl Şekillendirdi” kitabında o günkü medya manzarasını şu şekilde aktarmakta:

“1862 yılında, New York meclisi, her muhabire, ‘şehre hizmeti’ karşılığı olarak yılda 200 dolar ödemeyi öngören bir tasarıyı kabul etti. Tammany Hall’un ‘cömertliğiyle’ bu miktar birkaç yıl içinde 10 kat arttı. Ancak yönetimin medya üzerindeki etkinliğini asıl tesis eden bu maaştan da çok, şehrin reklam bütçesiydi. Tweed, şehrin en büyük üç gazetesinin, New York World, New York Herald ve New York Post gazetelerinin her birine yıllık 80 bin dolarlık kamu reklamı veriyordu. Tweed’in yolsuzluk imparatorluğu süresince şehir hazinesinden gazetelere, sessizliklerini kazanmak için giden paranın toplamı, o dönemin değeriyle 7 milyon dolardı.”

Tweed, parasıyla medyaya, medyasıyla da New York’un bütün gündemine hükmediyordu. Düşük tirajlı bir gazete ile bir karikatüristin kalemi hariç.

Her şey Tweed’e kızgın iki memurun, bu mahkeme binası inşaatı ve diğer belediye harcamalarındaki yolsuzluğun harcama belgelerini New York Times’a sızdırmasıyla değişti. İlk haber 8 Temmuz 1871’de yayımlandı. Tweed çetesi önce önemsemedi. Hâlâ konuyu örtbas edebileceklerine inandılar. Ancak bir karikatüristin gücünü hesaplamamışlardı. Harper’s Weekly karikatüristi Thomas Nast, bugün Amerikan politika tarihi klasikleri arasına girmiş ünlü karikatürlerini çizerek paranın kimin cebine girdiğini işaret etti. Cin lambadan çıkmıştı.

Thomas Nast, çizgileriyle Amerikan popüler kültürüne derinden iz bırakmış efsane bir çizer. Demokrat Parti’nin sembolünün ‘eşek’ olması da, Cumhuriyetçi Parti’nin sembolünün ‘fil’ olması da Thomas Nast’ın karikatürlerinin eseridir. Yine bugünkü tombul ve beyaz sakallı Noel Baba imajı da Nast, Noel Baba’yı böyle çizdiği içindir.

Tweed, Amerikan medya tarihine geçen ünlü tepkisinde, “Bu gazete (NYT) ne yazıyor umurumda değil. Seçmenlerimin çoğu okumayı bilmiyor. Ancak bu lanet resimleri görüyorlar ve haberdar oluyorlar.” diyecekti.

1851 yılında kurulan ve şehrin en küçük gazeteleri arasında yer alan New York Times’ın kaderini değiştiren de Tweed’in yolsuzluklarını haberleştirme cesareti oldu. Tweed, gazeteyi doğrudan satın almayı denedi önce. Ancak NYT’nin patronu George Jones, gazetesini satmayı reddetti. Bununla da yetinmeyerek, gazetenin başyazısından, “Hiç bir para, New York Times’ın tek bir hissesinin bile Tweed çetesince alınmasına yetmez.” diyerek sert bir karşılık verdi. Ve NYT her gün Tweed hakkında yeni bir araştırmacı gazetecilik haberine yer vermeyi sürdürdü. O haberler, bugün modern araştırmacı gazeteciliğin ilk örnekleri olarak görülüyor. Gazetenin sistemlerini sallamaya başladığını görünce, Tweed’in adamları parayı bir kez daha kullanmayı denediler. Ancak bu kez gazeteyi satın almak yerine doğrudan rüşvet önerdiler.

Şehir Saymanı (comptroller) Richard Conolly, NYT’nin patronuna gönderildi. Meyer Berger’in “New York Times’ın Tarihi: 1851-1951” adlı kitabında aktardığına göre Conolly, o görüşmede gazetenin patronuna, “5 milyon dolar, her şeyi yerli yerine koymak için yeterli bir para değil mi, efendim? 5 milyon dolar!” diye sorar. “Şeytan bile bana bundan fazlasını öneremez.” diye karşılık verir NYT’nin patronu Jones. Conolly bu cevabı, Jones’un para ile ilgilendiğine yorar ve devam eder: “Bir düşünün, bu para ile neler yapılmaz ki… Avrupa’ya gidip bir kral gibi yaşayabilirsiniz…” “Haklısınız” der Jones ve ekler: “Ama bir kral gibi yaşarken bile aslında aşağılık bir adam olduğumu bileceğim.”

NYT’nin aylar süren ısrarlı yayınları ve Nast’ın karikatürleri nihayet sonuç verdi ve Tweed hakkında soruşturma komitesi kuruldu. Devreye hukuk girdi. Tweed aynı yılın ekim ayında tutuklandı ama ödediği rüşvetlerle kısa sürede kefaletle serbest bırakıldı. Ve bu sırada Tammany Hall, itibarını yeniden kazansın diye onu bir kez daha senatör seçtirdi. Ancak hakkında açılan yeni davalar, gücünün çözülmesine neden oldu. ‘Harami Baronlar’ ve Tammany Hall onun güçten düştüğünü anladılar ve desteklerini çekmeye başladılar. Yerine yeni bir büyük reis seçtiler. Çetenin birçok önde gelen ismi ABD dışına kaçtı. Tweed yeniden hapse girince bir daha asla cezaevinden çıkamayacağını anladı. Kaçmaya karar verdi. 1875 yılında 60 bin dolar rüşvet vererek hapishaneden kaçtı.



Önce Küba’ya, oradan da İspanya’ya geçti. Ancak Nast’ın karikatürleri orada da yakasını bırakmadı. İspanya’da, Nast’ın karikatürlerinden kendisini tanıyan birinin ihbarıyla yakalandı ve ABD’ye gönderildi. Hapisteyken, New York eyalet yönetimiyle, serbest bırakılması karşılığında, Tweed çetesinin bütün sırlarını ve bilgilerini paylaşmayı kabul etti. Bu yazıdaki birçok bilginin kaynağı olan bilgileri yetkililere verdi. Ancak, salıverilmeden 1878 yılında hapishanede zatürreeden öldü.

ABD, önemli dersler çıkardı

Tweed’ten sonra ABD’de politikanın ve özellikle de belediye yönetimlerinin birçok uygulama ve kuralı değişti. Yolsuzluk ve seçim sandığı manipülasyonlarını engelleyecek birçok mekanizma geliştirildi. Elbette ki yolsuzluk ve seçim hileleri tamamen yok edilemedi ancak Gilded Çağı’ndaki gibi de olmadı bir daha. ABD’de politikacılar ile ilgili ‘denge ve kontrol’ sistemi Tweed’ten sonra büyük ölçüde gelişti. Birbirini denetleyebilecek güçler dengesinin ve kontrol mekanizmalarının yokluğunun sonuçları acı şekilde tecrübe edilmişti zira. Yine Tweed yüzünden bugün bütün şehir ve eyalet meclislerinde, hukuk kurumlarında, ‘Etik Komiteleri’ yer alıyor. Yine kamu görevlilerinin alacakları hediyelere üst limiti geleneği de Tweed tecrübesi sayesinde yerleşti Amerikan politikasına.

Kaderin cilvesi belki de bugünün New York’una Tweed’in adını taşıyarak ulaşabilen tek yapı ‘Tweed Courthouse’ binası. Evet, Tweed’in inşası sırasında büyük çaplı yolsuzluğa imza attığı mahkeme binasıydı bu. Tweed, bu mahkeme binasında yargılanacak ve 12 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı. Chambers Street’te bulunan bina bugün şehrin okul sisteminin yönetildiği yer.

Tweed dönemi, gücün tekelleşmesinin ve denetim mekanizmalarının yokluğunun nelere yol açabileceğinin göstergesi olmasının yanı sıra, özgür medyanın da böylesi suiistimallerin önündeki en önemli engel olduğunu gösteren bir tecrübe olarak da anılıyor. Bu nedenle sadece Amerikan politik tarihinin değil, evrensel medya tarihinin de müstesna öykülerinden biridir. Kudretli bir politik yolsuzluk sistemini çökertmeye bir karikatürist ve o günlerde çok düşük tirajlı küçük bir gazetenin cesareti yetmişti. Tweed, hapis yatarken görüştüğü Brooklyn Eagles yazarı William Hudson’a, “Bu gazetecileri de politikacıları satın aldığım kadar kolay satın alabilseydim başıma bunlar gelmezdi. Bunlar (gazeteciler), evlerine götürecek ekmek almaya paraları olmadığı dönemde bile önerdiğim paraları kabul etmediler.” yakınmasında bulunacaktı.

Tweed haberleriyle, medya tarihine geçen bir destana imza atan New York Times, Tweed’in hapse mahkûm edildiğini duyurduğu, ‘Nihayet Adalet’ manşetli 20 Kasım 1873 tarihli sayısının başyazısında şöyle yazacaktı: “Devletin, organize hırsızlıktan başka bir şey olmadığı teorisi, bugün ölmüştür.”
yazar:Cemal TUNÇDEMİR
kaynak:AKSİYON der.