5 Aralık 2012 Çarşamba

Kayıp Zaman Maya, Jülyen ve GregoryanTakvimleri ve 2012

Kayıp Zaman Maya, Jülyen ve GregoryanTakvimleri ve 2012


Konu, her ne kadar çok popüler olsa da, bir o kadar da karmaşık aslında ve gayet sulandırılmış çorba edilmiş vaziyette… İtinâ ile kaçınmaya çalıştım ama 2012′yi seyredince bu kadar incelediğim ve bildiğim mevzuuyu yazmaya karar verdim… Dolayısıyla, biraz karmaşık, alt-okumaları bol ve muhtemelen 1-2 yazılık bir dizi gibi de olabilir. Yalnız sizlerden okumaya başlamadan önce bildiklerinizi unutmanızı ve yazıyı ”dinlemenizi” rica ediyorum…

Yazı için ön-kılavuz:
1- Bugünün ”Gerçek Tarihi” 1 aralık 2011 değil…
2- Henüz İstanbul-Konstantinapol yıkılmadı…
3- Marduk gelecek fakat şu andaki Takvim ile 2012′de değil…
4- Bu dünyanın göreceği 7. yıkım, 7. Kıyâmet olacak…
5- Obama’dan Armegeddon’a diğer kehânetlere de bakacağız.
6- Mümkün olduğunca basit ve karmaşıklaştırmadan anlatacağım.

2012, teknolojik olarak dahi kötü bir film, tamamen ticari kaygılarla ama çok da aceleye gelmiş sığ ve yanlış bilimsel teoriye dayanan bir yapım. Dolayısıyla, onu bir kenara atalım.

Maya Takvimi’nin Son Günü, yani 21 Aralık 2012 benim için tartışmalı bir konu, neden derseniz, biz Maya Takvimi’ni bugünkü Takvim’imizle tarihliyoruz.

Halbuki, Takvim ve buna bağlı olarak tarihlememiz değiştirilmiştir. Dolayısıyla gerçek zamânda 2011 yılında değiliz. Kaç yılındayız meçhul, aslında meçhul değil, fakat bunu sadece Vatikan biliyor… Takvim konusu karmaşık sadece Hicri-Rumi-Şemsi-Kameri ile Milâdi arasındaki farktan bahsetmiyorum.

”Kayıp Zamân”…
Ortaçağ’da Avrupa’da devletler, küçük kent devletleri, derebeylikleri arasında dahi takvim ve tarih uyuşmazlığı vardı. İslâm âleminde kullanılan takvim zaten başka. Çin’deki takvim bambaşka… Ki Çin’deki takvim sistemi halen farklıdır esasında. Malûm, Yahudiler’in takvim sistemi ve yeni yılları da farklıdır.

Bugün uluslararası sistemde kullandığımız ise Gregoryen Takvimi’dir. Dönemin Avrupa’sında kentler arasında bile ay-gün ve hatta yıl farklılıkları olunca Vatikan, Gregory XIII döneminde takvim sistemini tekrar düzenleyip bir nevii sıfırlama yaptı. Görünen 4-5 Ekim 1582′den 15 Ekim 1582′ye geçildiği ve ”Kayıp Zamân”ın 10-11 gün olduğu fakat gerçek bu kadar değil.

Aslında, olayı karmaşık ve bilinmez hâle getiren faktör başka…

Çünkü, bu gayr-i resmi Vatikan Konsili, görünen maksatı takvimi düzenlemenin dışında İznik Konsili gibi bir amaç taşımaktaydı. Nasıl ki M.S. 325′te İznik’te resmi İncil oluştururken Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri dışında Kanonik (*) sayılmayan diğer Apokrif diye damgalanan İnciller’in yokedilmesine karar verilmiştir. Fakat bu yoketme işleminin pek de başarılı olmadığını bugün Gnostik-Ezoterik denilen Nag Hammadi Kütüphanesi (**) bulunmuş olması sayesinde biliyoruz. Barnabas İncili de hâkeza… Başka bir fasıl olsa da Kumran Yazmaları da tabii ki…

Takvime dönersek… Roma’dan M.Ö. 46′dan Jül Sezar’dan kalma Jülyen Takvimi, başta düzgün uygulanmadığı gibi hemen arkasından gelen Augustus döneminde de bozulmuştu. İmparator Augustus’un kendi adını takvime sokması Ağustos’u 31 gün yapması, artık yıl hesaplarının değişmesi vs vs vs…

Dolayısıyla, yılbaşının Mart ayında olduğu Jülyen Takvimi’nin Gregoryen Takvimi’ne dönüştürüldüğü güne gelene dek her sene 1′er günlük hata olduğunu varsaysak bile…

46+1582= 1628 gün, bu da 4 yıl 168 gün eder…

Buna Jülyen Takvimi’nin bozulmamış halinin dahi dünyanın dönüşüyle 128 yılda 1 gün kayma yaptığını ilave ediniz.

1628/128=12,7

1628+12,7= 1640,7 yani 4 yıl 180,7 gün…

Bu basit hesapla bile ”Kayıp Zamân”ın Vatikan’ın söylediği gibi
10 günden kat be kat fazla olduğu ve dolayısıyla bugünün gerçek tarihinin 1 aralık 2011 olmadığı ortaya çıkacaktır…

En iyi olasılıkla Mayıs 2005′e döndük…

Şimdi, gelelim gerçekte neden Jülyen’den Gregoryen’e geçildiğine…

Nostradamus!

Nostradamus, bizde bazılarının sanıldığı gibi falcı, uydurmacı, boş, modern ticaret hârikası filan değildir.

Hekim, eczacı ve Veba Salgınını bitiren adamdır.

Yahudi’dir ve Kabala’yı, Okült İlimleri, simyayı gayet iyi bilir.

Vatikan, hayattayken yoketmeye çalışmıştır; Vatikan’ın yasakladığı Gnostik ve Ezoterik kimi yazmaların da bulunduğu söylenen kütüphanesinde çıkan şüpheli bir yangından zor kurtulmuştur.

Kehanetlerini şifreli bir dille yazması ve halen kısım kısım çözülememesi, yorumlanmaya çalışılması bu yüzdendir. Bugün kullanılmayan bir Fransızca ile Latince, İbranice, İspanyolca’yı karıştırarak ve bazı kelimeleri tersten, bazılarını harf eksiltmesiyle Akrostiş gibi kullanarak metinlerini şifrelemiş, mitlere ve astrolojiye göndermeler yapmış simgeler kullanmış ve bu sayede Vatikan’ın hışmından kaçmaya çalışmış; Papa III. Paulus tarafından 1542′de kurulan Roma Engizisyon’da yargılanmaktan kurtulmuştur.

Tabii, bunda Veba Salgınını mucizevi bir tedaviyle durdurmasının kendisine sağladığı dokunulmazlığın da faydası olmuştur.

Yaptığını iddia ettiği zaman makinesi gerçek miydi bilemiyoruz fakat bu alet günün birinde doğrulanırsa, o vakit Nostradamus bambaşka bir kimlik kazanacaktır.

Nostradamus’un tarihlenmiş kehânetleri o yaşarken çıkmaya başlamış ve büyük bir hayret uyandırmış, Vatikan’ı da korkutmuştur.

İlk bölümü burada kesmeden önce…

Gregoryen Takvimi’nin 1582′de kabul edildiğini ve Nostradamus’un 1566′da öldüğünü hatırlatayım…

Gelecek bölümlerde, İstanbul depreminden, Marduk’dan ve Marduk’un geldiğinin resmi âlametlerinden bahsedeceğim.

(*) Kanonik, Vatikan tarafından ekümenik konseyler-Konsiller tarafından kabul edilmiş dini kural ve kanunlara uygun, doğruluğu kabul görmüş İnciller; Akoprif ise Vatikan tarafından reddedilmiş, yasaklanmış ve imhâ edilmiş İnciller için kullanılmıştır…

(**) Mısır’da iki kardeş tarafından 1945 yılında Nag Hammadi yakınlarında bulunan 12 kitaptır. İçinde Koptik dilinde yani, yunan alfabesi ile yazılmış geç mısır dilinde Tomas’ın İncili de vardır. “Bunlar yaşayan İsa’nın söylediği ve ikiz Yahuda Tomas’ın yazdığı kelimelerdir” orjinali Grekçe’dir Nag Hammadi’de bulunan çeviridir ama tamamıdır. Tomas tabii ki takma bir addır ve Aziz Petrus olduğu tahmin edilmektedir.

Basit mânaları ile…
Gnostizm: Sezgi ve tefekkür ile edinilen Gizli Bilgi, bunlara inanma.

Ezoterik: Gerekçe “iç, içsel” anlamındaki “esoterikos” sözcüğünden ya da “görüyorum, içsel olan, gizli olan” anlamlarına gelen “eisotheo”dan gelir. Derin bilgilerin ve sırların gizlenerek, bir üstad tarafından sadece öğrencilerine öğretilmesidir.

Marduk Geliyor mu ?

17 Kasım 2012 13:11




Marduk Geliyor mu ?

NUH TUFANI GİBİ OLUR Marduk, 3 bin 600 yılda bir Dünya'ya teğet geçer. Maya takvimine göre yeni ziyaret 2012'de. Gezegenin neden olduğu en büyük felaket 13 bin yıl önceki Nuh Tufanı'ydı.

Benzeri olabilir. Hititler ve Asurlar Marduk'u kil tabletlere resmetti. O tabletler İstanbul'daki müzelerde. Marduk, ikinci Nuh Tufanı'nı yaşatacak '12. Gezegen Marduk' kitabıyla tanınan Zecharia Sitchin, Marduk'un 2010'lu yıllarda dünyanın yakınından geçeceğini ve bu esnada yeni bir 'Nuh Tufanı'nın' daha yaşanacağını iddia ediyor.

Marduk gezegeninin yörüngesinin uzunluğu nedeniyle ancak 3 bin 600 yılda bir dünyayı ziyaret edebildiğine inanılıyor. Sümerler tarafından 'Nibiru' olarak adlandırılan gezegenin, bugüne kadar sadece 1983 yılında IRAS kızılötesi teleskopu sayesinde görülebildiği iddia ediliyor. Maya takvimine göre, 2012 yılında dünyaya yakınlaşacak olan Marduk'un, tıpkı 13 bin yıl önce olduğu gibi dünyaya felaket getireceği öne sürülüyor.

Dünyada Nuh Tufanı benzeri yeni bir felakete yol açacağını öne sürdüğü, '12. Gezegen Marduk'u 'meşhur eden' ünlü Rus araştırmacı-yazar Zecharia Sitchin, SABAH'a konuştu. Gezegenin 2010'lu yıllarda dünyaya yaklaştığında büyük bir felaket yaşanacağını söyleyen Sitchin, "Balık burcu çağı bittiğinde, Marduk kapımıza dayanmış olacak.

Daha önce geldiğinde Nuh Tufanı yaşanmıştı" diye konuştu. Zecharia Sitchin sorularımıza çarpıcı yanıtlar verdi. * Kitaplarınıza da konu ettiğiniz, bilinmeyen bir gezegenin 2012 yılında dünyamıza çarpacağı yönündeki tartışmalar hakkında ne söyleyebilirsiniz? 'X gezegeni' adını da verebileceğimiz bu gezegenin uzun ekliptik yörüngesi her 3 bin 600 yılda onu dünyamıza yakınlaştırıyor ve dünya üzerinde felaket etkisi yaratıyor. Gezegenin en büyük felaketi ise 13 bin yıl önce gerçekleşen büyük tufandır.

Buna "Nuh Tufanı" denmesinin nedeni de İncil'de ve Sümeryazıtlarında bahsinin geçmesi. İnsanoğlu kurtuldu çünkü tufanın kahramanı bir gemi inşa etti ve Ağrı Dağı'nın zirvesine erişti. Bu bağlamda Marduk'un neden olduğu felaketin, Türkiye ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. 1983'TE TELESKOPLA GÖRÜLDÜ * Hangi uygarlıklar bu gezegenden haberdardı? Bu konu hakkında ilk bilgi sahibi olan Sümerlerdi.

Ayrıca Babiller, Hititler ve Asurlular gezegenden haberdarlardı. Sümerler gezegeni 'Nibiru' Babiller ise tanrıların ismi olan 'Marduk' olarak adlandırdılar. Mısır ve Filistin'de gezegen 'kanatlı yuvarlak' olarak tarif ediliyor. İstanbul ve Ankara'daki arkeoloji müzelerini gezenler, yüzlerce yıllık birçok yapıt üzerinde bu sembolü görebilirler.

O zaman neden kitabınızda bu gezegen '12. gezegen' diye yer alıyor ve neden 'bilinmeyen' olarak nitelendiriyorsunuz? Sümerler bu gezegeni, güneş sistemimizde güneş, ay ve bilinen 9 gezegene ek olarak algıladılar ve güneş sisteminin 12. üyesi olarak kabul ettiler. Bununla beraber Akatlar şimdi Berlin müzesinde yer alan silindir bir mühür üzerinde güneşin merkezde olduğu ve bütün gezegenlerin gösterildiği bir güneş sistemi resmetti. Bu gezegen uzun ekliptik yörüngesi yüzünden teleskoplarla görülmüyor. Fakat 1983 yılında IRAS kızılötesi teleskopu onu görmeyi başardı.

21 Aralık 2012 FOTON KUŞAĞI ETKİSİ ve NİBİRU









21 Aralık 2012 FOTON KUŞAĞI ETKİSİ ve NİBİRU
21 Aralık 2012
Bu tarihte olması beklenen 2 felaket var!
FOTON KUŞAĞI ETKİSİ ve NİBİRU...
Nibiru
Sümerler tarafından, Nibiru, yani geçiş gezegeni ismi verilen, Babil astronomları tarafından ise Marduk olarak adlandırılan gezegendir. 2012 yılında dünyaya yakın geçiş yapacağı öne sürülmektedir. Zecharia Sitcin tarafından yapılan araştırmalara konu olmuştur. Dünyadan 4 kat daha büyük olduğu ve güneş çevresindeki turunun 3600 yıllık periyoda sahip olduğu bu araştırmalarda ortaya atılmıştır. Sitchin,Mısır ve Mezopotamya'daki araştırmaları esnasında eski uygarlıkların da bu gezegenden haberdar olduğunu saptamıştır.

Türkiye'de de yazar Burak Eldem konu ile ilgili bir kitap yazmış ve bu gezegenin eski uygarlıklar dönemindeki önemi ve 2012 yılında yapacağı öne sürülen yakın geçişle ilgili teoriler sunmuştur.

Teorilere göre 10. gezegen denen Nibiru (NASA'nın 2001 KX76 olarak katalogladığı gezegen) güneş etrafındaki 3657 yıllık her dönüşünüde dünya'ya yakın olarak gelip geçerken dünya üzerinde türlü felaketlere sebep olmaktadır. Bu seferki geçiş ise kimilerine göre 2012 yılında gerçekleşecektir. Güneş sistemimizdeki elemanlar olarak Zecheria Sitchin Güneş'i ve Ay'ı da cisim olarak ele aldığında 11 cisim söz konusu olmaktadır. Nibiru'yu bu sisteme eklediğinde 12 sayısına ulaşılmaktadır (Sümer tabletlerini çeviren Sitchin'e göre). Güneş ve Ay'ı saymazsak 9 gezegenden oluşan güneş sistemimizde Nibiru 10. Gezegen olmaktadır. Zecheria Sitchin'in kitabında anlatılan 12. Gezegen ile bugün tartışılan 10. Gezegen aynı gezegendir. Son zamanlardaki, Güneş sistemimizdeki gezegenlerin parlaklıklarındaki artış, Jüpiter'in uyduları ile arasında iyonize bir bağlantı oluşması, gezegenlerin manyetik çekim güçlerindeki artış, Jüpiter, Uranüs ve Neptün atmosferlerindeki sıradışı değişiklikler dünya üzerinden teleskoplarla izlenmektedir. Son aylarda tüm dünya'da görülen atmosferik anormallikler ve çeşitli büyüklükteki depremlerin yoğunluk kazanması ile ilgili açıklamalar 10. gezegenin gelişi ile ilgilidir.








FOTON KUŞAĞI ETKİSİ
(Işın çağına giriş olarak tanımlanmakta)
İndigo Dergisi
Haber: Didem Çivici

Foton Kuşağı Etkisi

Karşımıza çıkan herhangi bir sağlam bilimsel veri yok. Tüm kaynaklarda bilimsel bir kanıtın öne sürülmediğinden bahsediliyor, zira geçerli kanıtlar da yok deniliyor. Elde olan tek şey birkaç bilim adamı ve astronomun tezlerinden ve araştırmalarından ibaret. Zaten bu konu üzerinde araştırmalar yapan bilim adamları da bulundukları yerlerden uzaklaştırılmışlar. Elde olan veriler, bilinen döngünün 26.ooo yıl olduğu, bu geçişin belirtisi olan Schumann Rezonansı'nın değişimi ve Foton Kuşağı içerisinde bulunan yıldızların varlığından ibaret. Açıkça bir kanıt ortaya konulamamış. Foton Kuşağı güçlü elektromanyetik radyasyona sahiplik eden yoğun bir uzay boşluğu ve bazı x-ışınlarını da içermekte. Galaksi içerisine akan manyetik bir ışık olarak ta tanımlayabiliriz.

Edmun Halley tarafından keşfedildi

Keşif, ingiliz astronom Sir Edmund Halley'in (1656-1742) günlerinde başlayan Pleiades çalışmalarıyla başladı. Halley, bu yıldız grubundaki 3 yıldızın Yunanlılar tarafından belirtilen yıldızlar arasında bulunmadığını ortaya çıkardı. Yunan astronomlar ya da Halley yanılmış olabilir miydi? 1991 yılında yayınlanan bir makalede sunulan diagrama göre 6 yıldız; Merope, Atlas, Teygeta, Electra, Coeleno ve güneşimiz Pleiades'in bir yıldızı olan Alcyone'nin yörüngesindeler.Daha sonra Halley şu sonuca vardı: Pleiades takımı belli bir hareket sistemiyle ilerliyordu. Bu tez, Frederick Wilhelm tarafından onaylandı. Pleiades, her yüzyıl için 5.5 saniye kesin bir hareketle döngüsüne devam ediyordu.

Altı gün içinde Dünya'nın tamamen değişeceği iddia ediliyor

Foton Kuşağının merkez alanına girilmesiyle birlikte yaşanılması beklenen fiziksel ilk etkileşimler ise şu şekilde sıralanıyor yayınlanan bir çok raporda:

1. gün: 21 Aralık 2012'de kör bölgeye giriş, tüm canlıların beden tipinin değişmesi, hiçbir elektrik aygıtının çalışmaması, tam karanlık.
2. gün: Atmosfer basıncının düşmesi, herkesin kendisini şişmiş hissetmesi, Güneş'in yeterli ısıtamaması, dünya ikliminin soğuması (buzul çağı soğuğu).
3.-4. gün: Atmosferin şafak vakti gibi sönük bir ışıkla aydınlanması, foton etkisinin başlaması, foton enerjili aygıtların çalışabilir hale geçmesi, yıldızların yeniden gökyüzünde belirmeleri.

5.-6. gün: 24 saatlik gündüz devresine giriş, kör bölgeden çıkıp ana foton kuşağına giriş, tüm canlıların güçlenip zindeleşmeleri, dünya ikliminin ısınması, foton ışınıyla çalışan gemilerin uzayda yolculuk yapmaya başlaması, telepati, telekinezi gibi psişik yeteneklerin ortaya çıkışı (uyanış, süperbilinç).





Foton Kuşağı etkisine ilk kez Atlantis devrinde girildiği sanılıyor

Kuşağın başlangıç noktası, küçük bir atom parçası ve onun yörüngesinde olan bir grup elektrondan ibaret. İngiliz fizikçi Paul Adrian Maurice Dirac, her bir partikül için bir anti-partikül bulunduğunu öne sürmüştü. 1932'de Carl David Anderson bu anti-partikülü buldu ve ona "positron" adını verdi. 1956'da anti-proton ve anti-nötron keşfedildi. Bir anti-partkül şekillendiğinde, sıradan bir partiküller evreninde meydana gelir ve bu, bir elektronla buluşup çarpışmasından önce bir anlıktır. Bu çiftin toplam kütlesi "Foton" formunda enerjiye dönüşür. Bu yeni ve önceden görülmemiş bir enerji kaynağı gücü sunar.

1961 yılında uydu kaynaklı araçlar tarafından bir foton kuşağı keşfedildi. Bu kuşağın gezegenimizden 400 ışık yılı uzakta olduğu açıklandı. Astronom Jose Comas Sola yedi yıldızlı Pleiades takımı üzerinde özel bir çalışma yaptı ve bir sistem oluşturduklarını keşfetti, ki bizim güneşimiz ve daha pek çok yıldız da bu sistemin parçalarıydılar ve her biri kendi gezegensel sistemlerine sahipti. Güneşimiz bu sistem yörüngesini 24.000 yılda tamamlıyor. Bu 24.000 yıl iki bölümde alınıyor; 10.000 yılı karanlık (ya da Galaktik Gece), 2000 yıl ise Foton Kuşağı'nın ışığında geçirildiği sanılıyor. Ve bazı bilim adamları tarafından, bulunduğumuz dönemin ışık bölgesine geçiş olduğu tahmin edilmekte. Tahmin edildiğine göre böyle bir olay dünyanın oluşumundan beri bir kez deneyimlendi ve bu tarihin de Atlantis devrine rastladığı öne sürülüyor.

Foton Kuşağı temel olarak 3 elementi içermekte. İlki, "Null Zone" (sıfır bölgesi). Bu bölge, madde ve madde olmayan parçaların kuşağın proton parçalarını oluşturmak için çarpıştıkları bölge. Burası ayrıca Pleiades yıldız sisteminin elektromanyetik alanlarının etkisiz bırakıldığı yer. Bu süreç, bilinçlilik seviyelerimizi değiştirecek ve evren yapısına farklı bir açıdan bakmamızı sağlayacak. Diğer bölme ise foton ırmağı ile sıfır bölgesinin (null zone) iç kenarı arasında olan akım alanı. Bu bölgeye geçişle daha yüksek boyuta geçiş imkanına sahip olunacak.



2012'de Işık devrine geçiş yapılacağı söyleniyor

Foton Kuşağı, Dünya ile çarpışmak üzere olan yoğun bir foton(ışık parçacıkları) enerji bandı olarak rapor ediliyor. Ulaştığında 5 günlük bir karanlık, elektriksizlik, yoğun ufo inişleri, insanlık için psişik yeteneklerin ortaya çıkması, insan bedeninde oluşan değişimler (transformasyonlar) ve daha pek çok değişim beklenmekte. Şu anda karanlık dönemin sonunda olduğumuz ve bu dönemin 2012'de son bularak 2000 yıllık "ışık" devrine geçiş yapılacağı söyleniyor. Yıldız aktivasyonu güneş sistemimizin Pleiades (Alcyone yıldızı), Sirius, Arcturus, Orion ve Andromeda ile aynı sıraya dizilmesi ile başlayacak. Yaşanılacağı tahmin edilen en büyük deneyim ise, bu kuşağa girildiğinde, şu anda bulunduğumuz 3. boyuttan 5. boyuta yükseleceğimiz. Bu sıçrayış elbette ki beraberinde bir çok farklılık ve mutasyonlar getirecek. Şimdiden deneyimlediğimiz olaylar da aslında bu sıçrayışı doğrular nitelikte: ciddi iklim değişiklikleri, kıta transferleri, v.s. Ayrıca bu kuşağa girildiğinde bilinçlilik boyutlarının her birine geçiş imkanına sahip olacağımız tahmin ediliyor. Şu anda küresel bilinç değişiminin sonuçlarını da birebir deneyimliyoruz aslında. Dünyayı kasıp kavuran savaş ortamı, toplumlar arası anlaşmazlıklar, politik sürtüşmeler ve olagelen olumsuzlukların da bu geçiş döneminde, ya da "null zone"da bulunmamızdan dolayı olduğunu düşünebiliriz.

Bütün canlılardaki değişim

Yaşadığımız bu dönem ve beklenen değişimler kutsal kitaplarda, mitolojide ve bilim adamları tarafından da ayrıntılı şekilde incelenmişti. Raporlara göre, Foton Kuşağı'na girildiğinde, gökyüzü ateş gibi gözükecek, ancak soğuk olacak. Bu değişim ve yansımalar elbette ki içine girilen kuşağın etkileriyle birlikte ortaya çıkan kimyevi değişimler ve tranformasyonların sonucunda kendilerini açığa çıkaracaklardır. Kuşağa ilk önce güneşimizin girmesi halinde ani bir karanlığın olması da söz konusu, ki bu sürenin 110 saat kadar sürmesi tahmin ediliyor. Güneşsel radyasyon ve Foton Kuşağı'nın arasındaki etkileşim gökyüzünün yıldızlarla dolu gibi gözükmesine neden olacak. Dünya bu kuşağa girdikçe tüm moleküller uyarılmış olacak ve atomlar mutasyona uğrayacaklar. Bu duruma bağlı olarak fiziksel yapılarda (insanla birlikte hayvan ve bitki aleminde de) farklılıkların meydana gelmesi bekleniyor tabii ki.

Null Zone ve Schumann Rezonansı

Bu kuşağa girmeden önce, yani bu zamanda, "Null Zone" (sıfır bölgesi) denilen zaman deneyimlenmekte. Bu dönem boyunca sismik aktivite ve volkanik hareketlenme görülüyor. Ayrıca iklim değişiklikleri ve buna bağlı olarak şiddetli tayfunlar, fırtınalar ve hortumlar gözlemleniyor. "Null Zone", bir başka deyişle, madde ve madde olmayan bütün partiküllerin yok edildiği yer. Oluşacağı beklenen bu foton etkisi çok önemli, zira bize yeni bir enerji kaynağı sunacak. Bu kaynak, doğal olarak fosil yakıtlara bir son verecek ve bunun sonucunda da tahmin edildiği üzere daha yaşanılabilir bir dünya oluşturulmuş olacak. Bu bölgeye geçişin kanıtı olarak gösterilen en güçlü kaynak ise Schumann Rezonansı. Dünya'nın kalp atışı olarak nitelendirilen bu titreşim daha önceki zamanlarda 8.1 iken günümüzde 12.1'e yükselmiş durumda, ve hızla yükselmekte. 13.0 olduğunda ise "Null Zone"un tamamlanmış olacağı rapor ediliyor. Astrofiziksel hesaplamalara göre Foton Kuşağı'na saatte 208.800 km hızla gireceğiz. Kuşağın enerjisi fiziksel sonuçların yanında eterik ve spiritüel anlamda da kendini gösterecek.

Bilimsel veriler, ciddi ve hızlı bir değişim olduğuna işaret ediyor

Rus bilim adamları tarafından açıklanan değişimler de galaksinin merkezinden gelen enerjinin varlığını teyit eder yönde. Dr.Alexey N.Dmitriev'in çalışması gösteriyor ki gezegenlerin atmosferleri, gezegenlerin kendileriyle birlikte büyük bir hızla değişim geçiriyor. Örneğin Mars atmosferi zamanla daha kalınlaşıyor; Ay, kendi atmosferini oluşturmakta. Ya da bu tarz bir değişimi kendi gezegenimizde görebiliyoruz: atmosferdeki HO(hidroksit) oranı daha önce hiç ölçülmediği kadar fazla. Bu oran küresel ısınma, florkarbon emilimleri ya da bu tarz oluşumlar sonucu oluşmuyor; sadece kendilerini gösteriyorlar. İyonosfer tabakasında plazma jenerasyonu, magnetosferde magnetik fırtınalar, atmosferde ise siklonlar aracılığı ile enerji boşalımları oluşumları gözlemleniyor. Daha önceden nadir rastlanan atmosferik yüksek enerji fenomenine artık daha sık ve yoğun rastlanmakta. Gaz-plazma zarfının maddesel birleşimi de transforme olmaktadır. Gezegenlerin manyetik alanları ya da parlaklıkları da hızla değişiyor, artıyor. Jüpiter, Venüs, Uranüs ve Neptün, bu sonuçların alındığı gezegenlerden.

Rus Ulusal Bilim Akademisi Foton Kuşağı üstüne çalışmalar yapıyor

Dünyamızda eyleme geçmiş olan transformasyonlar ise aşikar. Gün be gün artan sismik aktivasyon, volkanik hareketlenmeler ve diğer bir çok doğal felaketler elbette ki gözlerden kaçmıyor. Dr.Dmitriev'in belirttiği ve dikkat çektiği nokta ise bu çeşit bir değişimin dünyada daha önce 10.000 yıl önce görülmesi. Burada göze çarpan ve bazı topluluklar tarafından ortaya atılan konu ise güneş ile dünyanın değişimleri arasındaki bağlantı. Maalesef bu tarz konularda çoğu bilgi ifşa edilmiyor. Bu tarz araştırmaların yapıldığı bir merkez de Sibirya'daki Rus Ulusal Bilim Akademisi. Burada yapılan çalışmalar sonucu edinilen bilgi ise şöyle: Şu anda Güneş Sistemi'nde yaşanılan enerjisel değişimin tek olası sebebi farklı-daha yüksek olan bir enerji alanına giriyor olmamız olabilir. Ve bu yüksek enerjiye geçişin sonucunda DNA spirallerinin kendileri de değişim geçirmekteler. Şimdiye kadar hayatımızda yer alan bilim araştırmaları sonucu elde ettiğimiz bilgilerle ortaya çıkarılan 2 sarmallı DNA yapısı hızla mutasyona uğramaktadır. Bu sıçrayışla da bu sarmalın 2'den 12'ye çıkacağı biliniyor. Bu enerji emiliminin Güneş Sistemi'ndeki tüm maddelerin özünü değiştireceği bekleniyor, ki bir bir de deneyimliyoruz çevremizde.

Aslında tüm bunlar, hücresel ya da ruhsal boyutta olsun, bize pek yabancı değil. Çevremizde her an deneyimlediğimiz olayların dökümü sadece. Kainata dikkatlice baktığımızda ve onu içsel sesimizle dinlediğimizde bunlardan farklı bir şey duymayacağımız da aşikar. Hergün yaşadığımız ve gün geçtikçe artan doğal felaketler, politik sürtüşmeler, savaşlar, içsel değişimler binlerce yıldır beklenilen dönemin getirileri elbette. Bunların hepsi asırlardır bekleniyordu; kutsal kitaplarda olsun, kadim medeniyetlerin yazıtlarında olsun her zaman karşımıza çıktılar. Şimdi ise bu değişime tanık oluyoruz ve yeni dönemin getirdiği farklılıklara yaşamlarımızı adapte etmeye hazırlanıyoruz. Zira başka seçeneğimiz de yok; ya değişimi kabul edecek ve "bir" olacağız, ya da eski enerji ile birlikte savrulmayı göze alacağız.



ÜÇ GÜNLÜK KARANLIK


F. Joseph Montagna tarafından derlenmiştir. (Kirael'in BÜYÜK DEĞİŞİM kitabından alınmıştır.)

Derin bir endişeyi ifade ederek başlamama izin verin. Üç Günlük Karanlık, korku ve panik ile değil, Dünya'nın 4. Boyuta yükselişi ile ilgilidir. Lütfen anlayın, bu sadece sizi yükseliş işlemine hazırlamak için bir girişimdir. Bu Değişim, sevgi ile ilgilidir, ve hissettiğiniz korku kendi seçiminizdir. Akıllıca seçim yapın, dostlarım, çünkü Değişim, farkındalığın uyanışının başlangıcı olacak.

Aslında Üç Günlük Karanlık, Dünya Ananın Foton Kuşağına girişi ile ilgilidir. Bu olay Üç Karanlık Günü kapsamaktadır ve bu Değişimin ya da 4. boyuta (5. boyuta) yükselişin müjdecisi olacaktır. Bu dönem boyunca size neler olacağı hakkında kısa bir özet yapmama izin verin. Bütün olay 7 ya da 10 günlük bir dönemde gerçekleşecek fakat lütfen bu rakamların kesin olduğunu düşünmeyin, çünkü 1 gün az ya da çok olabilir.

İLK GÜN

İlk gün, tam tamına bir kargaşa hissi olacak. Bu korku yaratmak için tasarlanmamıştır. Evet, Yaratıcı korkuya izin verir, ama siz bu korkuya kapılmak zorunda değilsiniz. Bu yazıyı okuyanlar, o dönemde ortaya çıkacak olaylara önceden hazırlanmış olacak. Hala korkuyu önlemek için çaba sarf etmelisiniz, çünkü bu olay bütün Dünyada nüfuz edecek. Bu, herkesin korkularını iyileştirerek Değişimi gerçekleştirdiğinden emin olmak için Işık Varlıkları tarafından planlanmıştır. Ve yine, korku içinde yaşadığınız için, aslında bu korkudan birçok iyi şey yaratıyorsunuz. Korkularınızı iyileştirmek, tamamen, Yaratıcı'nın planının bir parçasıdır.

Bu, şimdi neden şu anki korkularınızı ele almanızın gerektiğinin başka bir nedenidir. Korkularınızın üstesinden gelmede ve onları yok etmede deneyim kazandıkça, Değişim ile daha iyi başa çıkabileceksiniz.

Bugünlerde uğraştığınız bazı korkularınız şöyle senaryolar içermekte: Faturalarım ödenecek mi? Evli kalacak mıyım, kalmazsam eğer ne yapacağım? Bütün paramı aptal bir yatırımda kaybedecek miyim? Evet, bunların hepsi gerçek, fakat yapmanız gereken tek şey probleme karşı koymak, ve onu (bilincinizde) berraklık yaratacak noktadan ele almaya hazır/gönüllü olmak. Böylece, daha az korkutucu ve yönetilebilir olacaktır.

İşte bu yüzden kendinizi tanıma çalışmalarınızı ve diğer derslerinizi zamanında tamamlamanız vurgulanmaktadır. Korkularınızın üstesinden gelmeyi mümkün olduğu kadar iyi öğrendiğinizde, Değişim bir kabustan çok bir macera haline gelecektir. Uygulama/çalışma mükemmeli getirir.

İlk gün boyunca, kitlesel hastalık ve görünüşte yıkıcı bölünme illüzyonu ile titreşeceksiniz. Tam anlamıyla 3. Boyutu terk edecek ve 4. Boyuta gireceksiniz, Foton Enerjisiyle birlikte. Dünyanın değişimini o güne kadar hiç deneyimlemediğiniz kadar çok hissedeceksiniz. İlk 12 saatte ya da gün boyunca, pek ortalıklarda dolanmak istemeyeceksiniz. Durağan kalmaya zorlanacaksınız.

Bu Dünya Ananın ani fren yapma yöntemidir. Bu dönem boyunca, kendini sarsacak ve birçok özelliğini yeniden düzenleyecek. Bütün bunların hepsi daha şimdiden planlanmıştır ve Dünya kendini yok etmeden ne kadar ileri gideceğini tabi ki bilmektedir. Bu sizin ilk işaretiniz olacak #8211; kitlesel kargaşanın ortaya çıkışıyla onu takip eden Dünya ananın gürlemeleri.

Buna göre daha önemli bir çok deprem yaşadınız bile. Aslında, bu sefer depremler hemen hemen sıradan bir hale gelecek. Sizin 8 ya da 9 Rihter Ölçeğinizden bahsetmiyorum, daha çok 5 ya da 6 hatta daha az, çünkü bu Dünya Ananın kendini Değişime hazırladığına işaret etme şeklidir. Bununla birlikte, kendini, boyut enerjisinin 3.den 4.ye ilerlediği ve Foton Kuşağı enerjisinin Dünyayı içine çekmeye başladığı son Değişim pozisyonuna yerleştirdiğinde, 3. Boyuttaki son dönüş aşamasını hazırlayacak. Sonuç olarak, yaklaşık ilk günün 12 veya 16 saat sonrası, kalan zamanlar tam anlamıyla zor olacak. Lütfen panik yapmayın! Kaç kere hatırlatılmaya ihtiyaç duyuyorsunuz biliyor musunuz? Lütfen panik yapmayın! Bu ilk saatlerde sakin kalabilirseniz, her şey yerine oturmaya başlayacak çünkü başlangıçtaki deprem sarsıntıları ve bölünmeler şiddetle azalmaya başlayacak.

Ortaya çıkmaya başlayacak diğer özellikler, sıcaklıkta ve güneş ışığında azalmalar içerecek. Daha sonraki birkaç gün boyunca hava akşam üstü gibi olmaya başlayacak. Bu noktadan itibaren çok fazla güneş ışığı görmeyeceksiniz, en az bu değişimi atlatana kadar.

Bu zaman süresince, dehşet verici bir uyanış meydana gelmeye başlayacak. Psişik / telepatik yetilerinize bağlı olarak, öbür tarafa geçmiş olan arkadaşlarınız ve akrabalarınız sizinle iletişime geçebilecekler. Bu sizin, bir çoğunuzun daha önce hiç deneyimlemediği / yaşamadığı bir biçimde görevinizi yerine getirmenize imkan verecek. Bu, son yıllarda bir çok ruhsal rehberin size neden şiddetle MEDİTASYON yapmanızı önermesinin bir başka sebebidir. Bu söz vurgulanmalıdır, ona önem vermeniz gerektiği için.

İKİNCİ GÜN

Bu gün, artan karanlık bütün Dünya'ya nüfuz etmeye başlayacak, daha önce hiç yaşamadığınız / hissetmediğiniz bir soğukla birlikte. Bu derin bir soğuk olacak çünkü içinize işleyecek. Bu zamanda, karbon temelli olmayan diğer varlıklarla da bağlantı kuracaksınız. Bu, neden korkuya dayalı bir hayat yaşayamayacağınızın bir başka sebebidir, yüzleşeceğiniz şey en büyük sınavınızın bir kısmı olacak. Anlamanız gereken tek şey; BU BİR TEST! Yapmanız gereken şey Işığı üstünüzde tutmak, böylece farkındalığınız yükselecek ve sınav yok olacak.

Üçüncü gün, Dünya Ana tamamıyla Foton Kuşağına girmiş olacak ve Dördüncü Boyuta gerçek geçiş meydana gelecek. Bu zamanda, Foton Enerjisi Yeryüzünü tamamen saracak, ve Üç Günlük Karanlık başlayacak. Foton Kuşağının dış bandı, üçüncü boyutun özünü temizleyip dördüncü boyut enerjisini ateşleyebilmek için son derece yoğundur. Karanlık varolacak çünkü ışık parçacıkları o kadar yoğunlaşacak ki "yok" görünümü alacaklar. Bu dış banttan çıkış yaklaşık üç
gün sürecek ve tamamıyla karanlığın içine çekilmişsiniz gibi görünecek. Zamana takılıp kalmamaya çok dikkat edin, aldatıcı olacaktır ve enerjinin yerleşmesinin ve sakinleşmesinin daha uzun sürmesine sebep olacaktır.

Foton Enerjisi, içine girildikçe, güneş ışığını tamamen engelleyecektir. Bu gerçek bir karanlık oluşturacaktır. Foton Kuşağının özü güneş ışığını engelleyebilecek güçtedir. Her nasılsa, güneşin termal enerjisinin bir kısmı Foton Enerjisini delip geçebilecektir, böylece bir "Buz Çağı" yaşamayacaksınız. O kadar şiddetli olmayacak ama inanın ki çok soğuk olacak. Bedeniniz, bir çoğunuzun deneyimleyeceği hareketsizliğin karşılığında titreşimsel bir değişime uğrayacak.

Dışarıya çıkıp sorunları halletmeye çalışmak hiçbir şey ifade etmeyecek. Aşağı inip köşedeki dükkan açık mı diye bakmaya gitmeye çalışmak gerekmeyecek. Açlıktan ölmeyeceksiniz. Üç günde kimse açlıktan ölmez. İlk aşamada, ****bolizmanız değişecek böylece yemek ihtiyacı hissetmeyeceksiniz. Onun yerine sadece çok hafif maddeler yiyeceksiniz. Başlangıçta, sadece Yaratıcının Işıktan oluşturduğu bitki alemi var olacak. Bu, Yaratıcının size sağladığı ama her nedense bu noktaya kadar akıllıca yararlanamadığınız bir şeydir. Artık bu bitkileri sadece akıllıca kullanmakla kalmayıp titreşimlerinin gerçek özünü / aslını da öğreneceksiniz. Eminim ki bazılarınız bu duruma uyumlanmakta zorluk çekecek, fakat birçoğunuz bu yeni yiyecek kaynağından zevk alacak.

Aynı zamanda bu olay gerçekten Yeryüzünü içine çekecek, bu olayı tamamıyla yaşamak kaderinde olanlar, titreşimsel beden transferi ve hareket birliği hakkında zaten bilgilenmiş durumda olacak, böylece fiziksel öz tamamen korunmuş olacak. Bütün bu günlük / olağan seviyede öğrendiğiniz şeyler çok uzak gelecekte olmayan o zamana bir hazırlanış şekli.

Bu üç günlük karanlık ve soğuk döneminin ortasında, dünya populasyonunun çoğu güçsüz ve hareketsiz halde olacak. Öyle yavaşlamış olacaksınız ki bu üç gün şimdiki zamandaki gibi geçmeyecek, ve böylece korkunun bir kısmı ortadan kaldırılmış olacak. Yoğunluğun bu kısmından geçişinizi zar zor hatırlayacaksınız. Bu olay başladıktan ve üç günün ilk gününü geçirdikten sonra, kendi içinizde tamamen kış uykusu halini alacaksınız.

GEÇİŞTEN SONRA

Bu karanlık günlerden çıkışınız en uç beklentilerinizin bile ötesinde olacak. Karanlık dağılınca, günışığı gelmeden önce başka bir 2 ya da 3 günlük bir dönem yaşayacaksınız. Bu dönemde hava akşam karanlığı gibi olacak. İlk adımınızı attığınızda daha önceki gibi ayaklarınızın artık yere değmediğini farkedeceksiniz. Havada sıçrayabildiğinizi, bir süre orada kalabildiğinizi, yavaşça yere inebildiğinizi keşfedeceksiniz. Yeni enerjinin hala yoğun olduğu bölümler olacak, yani bazen aldatıcı durumlar olabilir.

Bedeninizin içinde hareket eden bir şey hissedeceksiniz, ve bedeninizi içinizde ışık saçan bu yeni enerji ile doldurabildiğinizi keşfedeceksiniz. Yeni sizi içine çeken bu yeni hissi seveceksiniz.

Bu yenilikle baş etmeyi yeni realitede size yardımcı olacak öğretmenlerin rehberliğinde öğrenmeniz iki yıldan dört yıla kadar bir zaman dilimi gerektirecek. Bu öğretmenler paylaştıkları için onurlandırılacaklar ve siz de onları takdir edeceksiniz. Şimdi neden hepimizin derslerimizi Geçişten önce tamamlamamız gerektiğini anlamaya başlıyor musunuz? Böylece, daha sonra bunları deneyimlemeye gerek kalmayacak.

Tamamlanmamış her deneyimi direkt olarak bu yeni realiteye taşıyacaksınız, bu nedenle Geçişten önce mümkün olduğunca hazır olun ki diğerleri yeni hızda ilerlerken siz değerli vaktinizi onlarla boşa harcamayın.
Onca zaman geçmesine rağmen neden hala acıkmadığınızı merak edeceksiniz. En ufak bir açlık hissetmemekle kalmayıp, vücudunuzdaki yağlar / şişmanlık da, hepsi olmasa da çoğu, yok olacak. En sonunda açlık duyduğunuzda, Yaratıcının bizim için yetiştirdiklerini yemek ihtiyacı hissettiğinizi fark edeceksiniz. Aslında hep orada olan ama daha önce asla farkedemediğiniz bitkileri göreceksiniz. Birini alacak, ağzınıza atacaksınız ve o da yavaşça ağzınızda çözülecek ve siz de enerjisinin sisteminizde ortaya çıkışını hissedeceksiniz. Ve sonra birden değişik nefes aldığınızı fark edeceksiniz. Nefesiniz başınızın tepesinden gelecek ve alışılmadık bir biçimde tamamen bedeninizi dolduracak. Böylece, Geçişten sonraki ilk birkaç gün, daha önce deneyimlediğinizden, alışık olduğunuzdan farklı olan her şeyle işlev görmeyi öğrenmekle geçecek.

Bir çok yeni şey, yeni ve aydınlanmış düşüncelerinizi meşgul edecek. Bütün düşünme sisteminiz fazlasıyla açık olacak, ve hafızanız hazır olduğunuzun da ötesinde olacak. Yaklaşık 2000 yıl boyunca Dördüncü Boyutun zevkine varacaksınız.

Genel anlamda, dostlarım, bu sarsıcı bir dönem gibi görünmesine rağmen, (bu dönem) toplu aydınlanma sürecinin başlangıcıdır. Hepiniz, bir çok yaşam boyunca yükselişin tamamını hatırlamak için hazırlanıyorsunuz. Hiçbir şey boşa gitmemiştir. Derslerinizi büyük bir ilgiyle ve istekle öğrenin, böylece eski bavullarınızı yeni ve heyecan verici çağa taşımamış olursunuz.

Her birinizin yaşam planı belli başlı deneyimleri içerir ve her deneyim yeni bir anlayış düzeyi yaratmak için tasarlanmıştır. Bir dersi kısa kesmeyi seçtiğiniz her seferinde, o ders, daha sonra üstünde çalışasınız diye yeni realiteye ertelenir. Deneyimleme ihtimallerini asla geri çevirmeyin.

Her şeyin geçmişte hayalini kurduğunuz bir yere taşınmış olduğu yeni bir enerjide uyandığınızı düşünün. Çevrenize baktığınızda ve hayatın potansiyellerini incelediğinizde, hayat göz alıcı güzelliktedir. Ve sonra, yeni bedeninizi ve onun yeni enerjideki yetilerini anlamaya başlarsınız. Her nasılsa, tamamlanmamış öğrenim durumuna uygun olarak, Yüksek Benliğiniz, daha önce kaçtığınız belli başlı deneyimleri tekrarlamak zorunda olduğunuz bir plan yapar. Tüm varlığınızla yeni enerjiyi deneyimlemek / yaşamak isterken, bütün dersler tam öğrenilmeden bir adım dahi ileri gidemeyeceksiniz. Bu yüzden hiç bir ihtimali göz ardı etmeyin. Yüksek Benliğinizin sizin için yarattığı her şeyi büyük bir arzuyla tamamen öğrendiğinizden emin olun, çünkü bu sizin yeni bin-yıla girişinize izin verecek.

Bu sadece başlangıç. Bu kısa süre zarfınca toplam deneyimi yargılamayın, ve en önemlisi PANİKLEMEYİN!





İkiside Tahminler doğrultusunda 21.12.2012 tarihlerinde gerçekleşecek.

DÜNYANIN SONU 2012 Mİ? MAYA TAKVİMİ’NİN GİZLİ MESAJI NEDİR?



DÜNYANIN SONU 2012 Mİ? MAYA TAKVİMİ’NİN GİZLİ MESAJI NEDİR?


“Bal arılarının ölmesi kıyamet habercisi olabilir.”

ALBERT EISTEIN

“Eğer uzaya çıkıp dağılmazsak, sanmıyorum ki insan ırkı gelecek bin yılını tam olarak yaşasın; tek bir gezegende insan hayatının başına gelebilecek çok sayıda kaza olasılığı vardır.”

STEPHEN HAWKING

·Maya astronomlarının icat ettiği bilim harikası takvim neden 21/12/2012’de bitiyor ?
·2012’de Güneşte meydana gelmesi beklenen garip aktiviteler dünyamızda hangi felaketlere yol açabilir ?
·Evrendeki manyetik çekim alanları değişiyor mu?
·Kutsal kitaplarda 2012’den bahsediliyor mu?
·Bilim adamları bu ihtimaller üzerine neler söylüyorlar?
·Kurtuluş yolları var mı ? Varsa bunlar ne?
Büyük tartışmalar yaratan 2012 yılına adım adım yaklaşırken makaleleri saygın bilim dergilerinde yer alan uzay araştırmacısı Lawrence 2012 yılına dair iki yılı kapsayan bilimsel araştırmasını bu kitapta topladı. Yazarın mizahi anlatımı felaket senaryosunu ele aldığı bu kitaba farklı bir tad kazandırmakta ve Lawrence bu yönüyle dünyada tek olma özelliğini koruyor.

GİRİŞ
Yazı yazma sanalı dersinin ilk gününde hocamız bize iyi yazmanın duygularla ilgili olduğunu söyledi—duyguları göstermek, ortaya koymak, açmak, onlara dürüst davranmak gerekiyordu. Bana göre duygular sadece ayrıntıydı, önemli olan insanlaruı duygulara sahip olmak için hayatla kalmak zorunda olup olmamalarıydı. Mutlu, kederli, öfkeli, çekingen, derin ya da yüzeysel olmak, bunları sevilen biriyle paylaşmak ya da için için yanmak—bütün bunlar ilginç ama örneğin insanın ölüme ya da yanarak kül olmaya hazır olup olmadığı ile kıyaslandığında ikinci derece Önemli olur.
Onun için dünyanın 2012de nasıl yok olacağı konusunu duyduğum zaman hemen ilgilendim. Ama aklı başında hiç kimse dünyanın gerçekte yok olacağına inanmıyor elbette. Önlerine ve sırtlarına reklâm levhaları takarak dolaşan ve kimsenin pek ilgilenmediği insanların yaptıklarına benziyor bu da. Elbette dünya teorik olarak yanmalı, donmalı ya da büzülüp küçülerek bir şekilde yok olmalıdır, bu olacaktır ama buna daha milyarlarca yıl var, öyle değil mi? Kim bilir, insanoğlu da o zamana kadar belki başka bir gezegene göç etmiş ya da zaman için bir çare bulmuş olacaktır. Ama pratik amaçlar için, dünyanın sonundan söz eden anlaşılması güç bir kavram ancak, “pantolonun Pazartesı’ye kadar kum temizleyiciden gelmezse dünyanın sonu olmaz herhalde” gibi deyimlerde kullanılır.
Hitler / Bin Ladin / Pol Pot gibi adamların bir düğmeye basması, Everest büyüklüğünde bir göktaşının dünyaya çarparak onu bîr cima gibi çatlatması, Tanrının gazaba gelmesi benzeri birçok felaket senaryosu vardır. Ama dünyamızın sonunun gelmesi için parçalanması ya da üzerinde yaşayan tüm insanların yok olması gerekmiyor. Eğer uygarlık dediğimiz bu tomurcuklanan ve gelişen sosyal, siyasal ve kültürel kavram gelişmesini geciktirecek kadar zarar görürse, ülkeler arasındaki ilişkiler karışır, bozulursa, insanların önemli bir kısmı yaşamını yitirir ve geriye kalanlar da bir felaket beklentisi içinde olurlarsa dünyanın sonu yaklaştı denebilir
Ben 1990′lann başından beri dünyanın kendisini zehirlememesi için çalışan bir şirketin başındayım. Halen yönetim kurulu başkanı olduğum Aerospacc Danışmalık Şirketi (AC2), uzun uğraşılar, zor krediler ve sağlanan paralarla yaklaşık 10 milyon dolar topladı ve ABD patent numarası * 7.026.570 B2 olan Vulcan Plasma Öğütme Makinesini geliştirdi. Bu ultrayuksek ısılı fırın, başka yöntemlerle yok edilemeyen ölümcül biyolojik ve kimyasal silahlar da dâhil olmak üzere yüksek zehirli maddeleri ayrıştırıp yok edecek. Vulcan yapımı tamamlandığında, bir ucunda birrobot kol olan elli yarda (1 yarda yaklaşık 91 cm) uzunluğunda bir tüp olacak. Bu kol elli beş galonluk varil içindeki nükleer olmayan zararlı atıklardan bir kısmını alıp inceleyerek doğru işlemi planlayacak, varili alıp tüpün içine atacak ve tüpün içindeki ısı 10.000 dereceye çıkarak oradaki zararlı atıkları yok edecek.
Albuquerquc. NeW Mexico”daki Kirtland Hava Kuvvetleri Üssünde. Zehirli Maddeler Laboratuvar binasında bürolar için çok boş yer vardı Üste yüz kadar köpeğin bulunduğu yerin arkasında şirketimize uygun bir yer tahsis ettiler. Üsteki çalışma yerimize girip çıkmak oldukça güçtü elbette, ana kapıda ve çeşitli geçitlerde kimlik kontrolü yapılıyor, içine uçuş aletlerinin bakım ve onarımı için koca bir 757 jumbo jetin bile kolayca sığdığı dağ gibi büyük, ozel bir bina olan Elektromanyetik Pulse Teft Merkezinin çevresinden dolanmak zorunda kalıyorduk. Onun yanında ısc Büyük Eritici User Laboratuvarı vardı ama orada ne eritildiğini hiç kimse bilmiyordu elbette. Yandaki tepenin içine oyulmuş silolarda ise kilometreler boyunca kıtalararası balistik füzeler (ICBM) depolanmıştı. Bunların önündeki yoldan arabayla geçerken hıza çok dikkat etmek gerekiyordu, çünkü saatle 30 mil biz limitini geçtiğiniz ya da başka bir trafik kuralını çiğnediğiniz takdirde üssün o kısmında ateş altında kalabilirdiniz.
Beş yıl boyunca Savunma Bakanlığı ile Kirtland Hava Kuvvetleri Üssünden ve Enerji Bakanlığına bağlı Sandia Laborat 11 varından büyük destek aldık. Sandia aynı zamanda ABD’deki tüm nükleer savaş başlıklarının üretimi ve bakımlarından sorumluydu.
Burada şunu belirtmek isterim; AC2, Kirtland Hava Kuvvetleri Üssü, Sandia Laboratuvarı ve bu kuruluşlarda çalışan hiçbir kişi 2012 yılıyla ilgili kehanetlerle ilgili değildir, hiçbiri bu konuda bir çalışmaya katılmamıştır.
DÜNYAYİ MAHVEDEBİLECEK GARİP şeyler var burada ama bunları bira/ da olsa anlamak için Vahiy 2012 hakkında korkunç kehanetlere İhtiyacınız yok. 1. Dünya Savaşından kalma ölümcül, felç eden hardal gazından başka, anıraks, sarin ve benzeri bir sürü biyokimyasal silah stoklan var dünyada ve Vulcan bunları yok edebilmek için yıllarca çalışmak zorunda kalacaktır. Gelecekte yakılması gereken çok miktarda zehirli madde çıkacaktır ortaya, Stephen hauking insanların biyolojik silahları yanlış kullanarak kendilerini mahvedeceğine inanıyor ve onun bu düşüncesine katılan insan sayısı da az sayılmaz.
İngiliz Daily Tcîegraph gazetesine röportaj veren Hawking, “Eğer uzaya çıkıp dağıtmazsak sanmıyorum ki İnsan ırkı gelecek bin yılını tam olarak yaşasın. Tek bir gezegendi insin hayatının başına gelebilecek çok sayıda kaza olasılığı var.” demiş tir. Cambridge üniversitesi matematik hocası olan Profesör Hawking’e göre tehdit sadece Soğuk Savaş tarzı nükleer Ittifakı İhtimali değildir, başka sinsi tehditler de vardır “Ben uzun de biyolojik silahlardan daha çok korkuyorum. Nükleer silah üretimi için büyük tesislere ihtiyaç var, ama genetik mühendislik çalışmaları küçük laboratuvarlarda da yapılabiliyor.”
Taş kafalı hainler genetik oyunlar oynayarak nasıl felaketlere yol açacaklarım bilmiyorlar mı acaba? Doğanın verdiği kötü eyleri geliştirmeye çalışabilirler belki. Örneğin yeni keşfedilen bazı süperbakteri soylarında bulunan VIM2 adlı enzim antibiyotikleri bozuyor. VIM2 enzimini gençlik olarak artırarak antibiyotiklerin önüne geçmesi sağlanabilir. Genleri bölen sapıklar “priobotlar’ yaratabilirler. Prionlann kendilerini çoğaltma yeteneğinin güçlendirilmesi sonucu, bu yeni yırtıcı proteinler deli dana hastalığı da denen CreutzfeldtJacob illeti) le beynimizi yararsız süngere çevirebilirler Priobotlar yamyamların gülerek ölmesine neden olan ve “kum” denen beyin hastalığına da neden olabilirler.
Bu çılgınları kimseye zarar vermeden yakalamayı basarsak bile ürettikleri zehirlerden kurtulmuş olabileceklerdir. Bu tür bileşimleri atık bırakmadan yok edecek fırın da yoktur. Vulcan işte bu boşluğu dolduracak ve belki de dünyayı kurtarabilecektir, patlamadığı takdirde elbette Dünyanın en sıcak fırını olarak öldürücü atıklarla dolu olacağı için onun güvenliği olması çok önemli bir konudur. Aslında Vulca’ın temel plasma içerikli teknolojisi roket fırlatıcı olarak da kullanılabilecektir. Tüpün bir ucu açıldığı zaman bir fırlatma sistemi oluşur.
ATOM PARÇA1AMA
Bir Vulcan fırını için gerekli olan elektrik gücü yaklaşık 25 tane üç yatak odalı modern apartman dairesine ya da Brooklyn. Park Slopc’da, benim Viaor Simuoli ile birlikte lisede 51 bilim fuan için atom parçalama sistemini yapmak üzere tuttuğumuz daire gibi 200 tane kiralık küçük daireye yetecek kadardır. Atom Enerji Komisyonu o zaman bize bir lineer hızlandırıcı planı göndermişti ki bu cihaz atomdan küçük parçacıkları hızlandırıp korkunç hızlarla çarpışmalarını sağlıyordu. Ama biz cihaz planının ne kadar karmaşık olduğunu görünce, komşularda elektrik kesintisine neden olmaktan korkmuş ve onu bırakıp bir puro kutusuyla küçük bir radyo yapmıştık.
Eğer yapacağımız atom parçalama sisteminin sonunda dünyayı bile mahvedebilecek minik bir kara delik yaratma ihtimali olduğunu o zaman bilseydik, o işten kolayca vazgeçmezdik herhalde. O zaman biz birer bilim adamı değildik elbette, ama • gördüğümüz uzay filmlerinin bizi çok etkilediğini de biliyorduk.
Gerçi bizim yapacağımız makine uzayda bir kara delik açamayacak kadar küçük olacaktı ama Fransa ve İsviçre sınırında bulunan 21 km’lik bir daire şeklindeki büyük hadron çarptıncı (LHC) için aynı şey söylenemez. Bu sistem 2007′de çalışmaya başladığında 14 trilyon elektron voltluk bir enerji doğacak. Bir trilyon elektron voltu bir sivrisineğin uçmak için kullandığı enerjidir. LHC’nin en dikkat çekici yanı şudur: Enerji ışınını sivrisineğin bir trilyonda biri kadar bir boşluğa yoğunlaştıracak ve protonları 10.000 ya da daha çok parçaya ayıracaktır.
Fizikçi Michio Kaku’ya göre, LHC’nin inanılmaz odaklama gücü mini kara delikler dâhil. Büyük Evren Patlamasından beri görülmemiş çoklukta atomdan küçük parçacıklar yaratacaktır. Mini kara delikler oluşur mu gerçekten? Bu tür deneyler büyük parıltı yaratacak olsa da felaket potansiyelleri de unutulmamalıdır. Kara delikler mini olsalar bile etraflarındaki her şeyi çekip
emerek unutturmayacak mıdır?
Cambridge Üniversitesinde Hawking’in meslektaşı olan fizikçi Martin Rees aym zamanda İngiltere’de Kraliyet Astronomu olarak görev yapar. Rees’in uyarısına göre, protonantiproton çarpışmasından meydana gelecek olan zerrecikler strangelet denen mini kara delikler yaratabilir ki bunlar da rastladıkları her maddeyi yeni. hiperyoğun madde şekline çevirebilirler. Atomlar çoğunlukla boşluklardan oluşur ve bunlar strangelet taralından sıkılarak, dünya hareketsiz ve büzülerek iyice küçülmüş, bir depo boyutlarına inmiş bir küreye dönüşebilir.
Bu da utanç verici bir son olur elbette.

2012 Foton Kuşağı Etkisi 6 günde Dünya değişir mi


2012 Foton Kuşağı Etkisi 6 günde Dünya değişir mi



Altı gün içinde Dünya'nın tamamen değişeceği iddia ediliyor.
Karşımıza çıkan herhangi bir sağlam bilimsel veri yok. Tüm kaynaklarda bilimsel bir kanıtın öne sürülmediğinden bahsediliyor, zira geçerli kanıtlar da yok deniliyor.
Elde olan tek şey birkaç bilim adamı ve astronomun tezlerinden ve araştırmalarından ibaret.
Zaten bu konu üzerinde araştırmalar yapan bilim adamları da bulundukları yerlerden uzaklaştırılmışlar. Elde olan veriler, bilinen döngünün 26.ooo yıl olduğu, bu geçişin belirtisi olan Schumann Rezonansı'nın değişimi ve Foton Kuşağı içerisinde bulunan yıldızların varlığından ibaret.
Açıkça bir kanıt ortaya konulamamış. Foton Kuşağı güçlü elektromanyetik radyasyona sahiplik eden yoğun bir uzay boşluğu ve bazı x-ışınlarını da içermekte. Galaksi içerisine akan manyetik bir ışık olarak ta tanımlayabiliriz.
Edmun Halley tarafından keşfedildi
Keşif, ingiliz astronom Sir Edmund Halley'in (1656-1742) günlerinde başlayan Pleiades çalışmalarıyla başladı. Halley, bu yıldız grubundaki 3 yıldızın Yunanlılar tarafından belirtilen yıldızlar arasında bulunmadığını ortaya çıkardı.
Yunan astronomlar ya da Halley yanılmış olabilir miydi? 1991 yılında yayınlanan bir makalede sunulan diagrama göre 6 yıldız; Merope, Atlas, Teygeta, Electra, Coeleno ve güneşimiz Pleiades'in bir yıldızı olan Alcyone'nin yörüngesindeler.
Daha sonra Halley şu sonuca vardı: Pleiades takımı belli bir hareket sistemiyle ilerliyordu. Bu tez, Frederick Wilhelm tarafından onaylandı. Pleiades, her yüzyıl için 5.5 saniye kesin bir hareketle döngüsüne devam ediyordu.

Foton Kuşağının merkez alanına girilmesiyle birlikte yaşanılması beklenen fiziksel ilk etkileşimler ise şu şekilde sıralanıyor yayınlanan bir çok raporda:
1. gün:
21 Aralık 2012'de kör bölgeye giriş, tüm canlıların beden tipinin değişmesi, hiçbir elektrik aygıtının çalışmaması, tam karanlık.
2. gün:
Atmosfer basıncının düşmesi, herkesin kendisini şişmiş hissetmesi, Güneş'in yeterli ısıtamaması, dünya ikliminin soğuması (buzul çağı soğuğu).
3.-4. gün:
Atmosferin şafak vakti gibi sönük bir ışıkla aydınlanması, foton etkisinin başlaması, foton enerjili aygıtların çalışabilir hale geçmesi, yıldızların yeniden gökyüzünde belirmeleri.
5.-6. gün:
24 saatlik gündüz devresine giriş, kör bölgeden çıkıp ana foton kuşağına giriş, tüm canlıların güçlenip zindeleşmeleri, dünya ikliminin ısınması, foton ışınıyla çalışan gemilerin uzayda yolculuk yapmaya başlaması, telepati, telekinezi gibi psişik yeteneklerin ortaya çıkışı (uyanış, süperbilinç).
2012'de Işık devrine geçiş yapılacağı söyleniyor.
Foton Kuşağı, Dünya ile çarpışmak üzere olan yoğun bir foton(ışık parçacıkları) enerji bandı olarak rapor ediliyor. Ulaştığında 5 günlük bir karanlık, elektriksizlik, yoğun ufo inişleri, insanlık için psişik yeteneklerin ortaya çıkması, insan bedeninde oluşan değişimler (transformasyonlar) ve daha pek çok değişim beklenmekte.
Şu anda karanlık dönemin sonunda olduğumuz ve bu dönemin 2012'de son bularak 2000 yıllık "ışık" devrine geçiş yapılacağı söyleniyor. Yıldız aktivasyonu güneş sistemimizin Pleiades (Alcyone yıldızı), Sirius, Arcturus, Orion ve Andromeda ile aynı sıraya dizilmesi ile başlayacak.
Yaşanılacağı tahmin edilen en büyük deneyim ise, bu kuşağa girildiğinde, şu anda bulunduğumuz 3. boyuttan 5. boyuta yükseleceğimiz. Bu sıçrayış elbette ki beraberinde bir çok farklılık ve mutasyonlar getirecek. Şimdiden deneyimlediğimiz olaylar da aslında bu sıçrayışı doğrular nitelikte: ciddi iklim değişiklikleri, kıta transferleri, v.s.

Ayrıca bu kuşağa girildiğinde bilinçlilik boyutlarının her birine geçiş imkanına sahip olacağımız tahmin ediliyor. Şu anda küresel bilinç değişiminin sonuçlarını da birebir deneyimliyoruz aslında. Dünyayı kasıp kavuran savaş ortamı, toplumlar arası anlaşmazlıklar, politik sürtüşmeler ve olagelen olumsuzlukların da bu geçiş döneminde, ya da "null zone"da bulunmamızdan dolayı olduğunu düşünebiliriz.
Bütün canlılardaki değişim
Yaşadığımız bu dönem ve beklenen değişimler kutsal kitaplarda, mitolojide ve bilim adamları tarafından da ayrıntılı şekilde incelenmişti. Raporlara göre, Foton Kuşağı'na girildiğinde, gökyüzü ateş gibi gözükecek, ancak soğuk olacak.
Bu değişim ve yansımalar elbette ki içine girilen kuşağın etkileriyle birlikte ortaya çıkan kimyevi değişimler ve tranformasyonların sonucunda kendilerini açığa çıkaracaklardır.
Kuşağa ilk önce güneşimizin girmesi halinde ani bir karanlığın olması da söz konusu, ki bu sürenin 110 saat kadar sürmesi tahmin ediliyor. Güneşsel radyasyon ve Foton Kuşağı'nın arasındaki etkileşim gökyüzünün yıldızlarla dolu gibi gözükmesine neden olacak.
Dünya bu kuşağa girdikçe tüm moleküller uyarılmış olacak ve atomlar mutasyona uğrayacaklar. Bu duruma bağlı olarak fiziksel yapılarda (insanla birlikte hayvan ve bitki aleminde de) farklılıkların meydana gelmesi bekleniyor tabii ki.
Null Zone ve Schumann Rezonansı
Bu kuşağa girmeden önce, yani bu zamanda, "Null Zone" (sıfır bölgesi) denilen zaman deneyimlenmekte. Bu dönem boyunca sismik aktivite ve volkanik hareketlenme görülüyor.
Ayrıca iklim değişiklikleri ve buna bağlı olarak şiddetli tayfunlar, fırtınalar ve hortumlar gözlemleniyor. "Null Zone", bir başka deyişle, madde ve madde olmayan bütün partiküllerin yok edildiği yer.
Oluşacağı beklenen bu foton etkisi çok önemli, zira bize yeni bir enerji kaynağı sunacak. Bu kaynak, doğal olarak fosil yakıtlara bir son verecek ve bunun sonucunda da tahmin edildiği üzere daha yaşanılabilir bir dünya oluşturulmuş olacak.
Bu bölgeye geçişin kanıtı olarak gösterilen en güçlü kaynak ise Schumann Rezonansı. Dünya'nın kalp atışı olarak nitelendirilen bu titreşim daha önceki zamanlarda 8.1 iken günümüzde 12.1'e yükselmiş durumda ve hızla yükselmekte. 13.0 olduğunda ise "Null Zone"un tamamlanmış olacağı rapor ediliyor.
Astrofiziksel hesaplamalara göre Foton Kuşağı'na saatte 208.800 km hızla gireceğiz. Kuşağın enerjisi fiziksel sonuçların yanında eterik ve spiritüel anlamda da kendini gösterecek.
Bilimsel veriler, ciddi ve hızlı bir değişim olduğuna işaret ediyor.
Rus bilim adamları tarafından açıklanan değişimler de galaksinin merkezinden gelen enerjinin varlığını teyit eder yönde. Dr.Alexey N.Dmitriev'in çalışması gösteriyor ki gezegenlerin atmosferleri, gezegenlerin kendileriyle birlikte büyük bir hızla değişim geçiriyor.
Örneğin Mars atmosferi zamanla daha kalınlaşıyor; Ay, kendi atmosferini oluşturmakta. Ya da bu tarz bir değişimi kendi gezegenimizde görebiliyoruz: atmosferdeki HO(hidroksit) oranı daha önce hiç ölçülmediği kadar fazla. Bu oran küresel ısınma, florkarbon emilimleri ya da bu tarz oluşumlar sonucu oluşmuyor; sadece kendilerini gösteriyorlar.
İyonosfer tabakasında plazma jenerasyonu, magnetosferde magnetik fırtınalar, atmosferde ise siklonlar aracılığı ile enerji boşalımları oluşumları gözlemleniyor. Daha önceden nadir rastlanan atmosferik yüksek enerji fenomenine artık daha sık ve yoğun rastlanmakta.
Gaz-plazma zarfının maddesel birleşimi de transforme olmaktadır. Gezegenlerin manyetik alanları ya da parlaklıkları da hızla değişiyor, artıyor. Jüpiter, Venüs, Uranüs ve Neptün, bu sonuçların alındığı gezegenlerden.
Rus Ulusal Bilim Akademisi Foton Kuşağı üstüne çalışmalar yapıyor.
Dünyamızda eyleme geçmiş olan transformasyonlar ise aşikâr. Gün be gün artan sismik aktivasyon, volkanik hareketlenmeler ve diğer bir çok doğal felaketler elbette ki gözlerden kaçmıyor.
Dr.Dmitriev'in belirttiği ve dikkat çektiği nokta ise bu çeşit bir değişimin dünyada daha önce 10.000 yıl önce görülmesi. Burada göze çarpan ve bazı topluluklar tarafından ortaya atılan konu ise güneş ile dünyanın değişimleri arasındaki bağlantı.
Maalesef bu tarz konularda çoğu bilgi ifşa edilmiyor. Bu tarz araştırmaların yapıldığı bir merkez de Sibirya'daki Rus Ulusal Bilim Akademisi. Burada yapılan çalışmalar sonucu edinilen bilgi ise şöyle: Şu anda Güneş Sistemi'nde yaşanılan enerjisel değişimin tek olası sebebi farklı-daha yüksek olan bir enerji alanına giriyor olmamız olabilir.
Bu yüksek enerjiye geçişin sonucunda DNA spirallerinin kendileri de değişim geçirmekteler. Şimdiye kadar hayatımızda yer alan bilim araştırmaları sonucu elde ettiğimiz bilgilerle ortaya çıkarılan 2 sarmallı DNA yapısı hızla mutasyona uğramaktadır.
Bu sıçrayışla da bu sarmalın 2'den 12'ye çıkacağı biliniyor. Bu enerji emiliminin Güneş Sistemi'ndeki tüm maddelerin özünü değiştireceği bekleniyor, ki bir bir de deneyimliyoruz çevremizde.
Aslında tüm bunlar, hücresel ya da ruhsal boyutta olsun, bize pek yabancı değil. Çevremizde her an deneyimlediğimiz olayların dökümü sadece.
Kâinata dikkatlice baktığımızda ve onu içsel sesimizle dinlediğimizde bunlardan farklı bir şey duymayacağımız da aşikâr. Her gün yaşadığımız ve gün geçtikçe artan doğal felaketler, politik sürtüşmeler, savaşlar, içsel değişimler binlerce yıldır beklenilen dönemin getirileri elbette. Bunların hepsi asırlardır bekleniyordu; kutsal kitaplarda olsun, kadim medeniyetlerin yazıtlarında olsun her zaman karşımıza çıktılar.
Şimdi ise bu değişime tanık oluyoruz ve yeni dönemin getirdiği farklılıklara yaşamlarımızı adapte etmeye hazırlanıyoruz. Zira başka seçeneğimiz de yok; ya değişimi kabul edecek ve "bir" olacağız, ya da eski enerji ile birlikte savrulmayı göze alacağız.
Kaynak :
www.indigodergisi.com

10 Temmuz 2012 Salı

KUTUPLARDAKİ BUZSUZ BÖLGE:






KUTUPLARDAKİ BUZSUZ BÖLGE:


16. yüzyıldan kalma Piri Reis’in ünlü haritasında, kutupların buzlarla kaplı olması gereken bölgelerini niye göstermediği bugüne kadar açıklanamayan bir olgudur.
Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından 1960 yılında yürütülen topografik bir çalışma sırasında, Piri Reis haritasının araştırılan kısmının yani Queen-Maud bölgesinin ve Palmer yardımadasının sahil şeridinin tam bir uygunlukla haritaya işlendiği tespit edilmiştir. Ayrıca Piri Reis haritasının jeolojik verileri, İsveç-İngiliz ortak keşfi gezisi sırasında (1949) yapılan Antarktika’nın yapısı ile ilgili bu kadar hassas belgelere nasıl ulaştığı bugüne kadar ortaya çıkartılamamıştır. (Yarbay Harold Z. Ohlenmeyer, 8. Teknik Keşif Filosundan, SAC, USAF, Westover AFB, MA)
Nazi Almanyası’nın 1938/39 yılları arasında yaptırdığı “Neuschwabenland” keşif gezisi sırasında da buzsuz bölgeleri rastlandığı rapor edilmişti. Amiral Byrd’le yapılan “High Jump” askeri operasyonunda, nakliye uçakları komutanı yarbay David Bunger de buzsuz bölgelere rastlandığını rapor etmişti. Queen-Mary bölgesi ve Knox-Land arasındaki bu bölge, o zamandan beri “Bunger’s Qase” diye adlandırılır.
Rus Güneykutbu araştırmacıları, bu buzsuz bölgeye “Polyana” adını vermişlerdi. Bu buzsuz göller bazen 300.000 km büyüklüğünde olabiliyor ve kutbu çevreleyen denizin her yerinde bulunuyordu. Ayrıca bu gölleri besleyen bilinmeyen –muhtemel yer altı kaynak suları- sıcak su kaynakları vardır. Bunlar içinde Weddel denizinde 3 yıl açık kalan Polyana’lar en bilinenidir. (Science New, 1982, 122, s. 183)
Son olarak 1996’da uydu verileri, kutup platosu yakınlarında eski bir Rus ileri karakolu olan Vostok çevresindeki buzun üç kilometre altında gömülü devasa bir gölü ortaya çıkardı. Sismik aletlerle göl ölçüldü ve bu sıcak su gölünde milyonlarca yıllık mikroorganizmaların yaşadığı öne sürüldü.
2 Nisan 1998 tarihli “Milliyet” gazetesinde Nilüfer Kuyaş’ın “Hayatın başlangıcına yolculuk” başlıklı yazısında çok ilginç açıklamalar vardı:
“Bilim adamları Antarktika buzullarının dört kilometre altında esrarengiz bir dünya keşfettiler. Yaşlı buzul kütlelerinin dibinde gizlenmiş Vostok Gölünde milyonlarca yıldır burayı mesken edinmiş mikroskobik canlılar bulundu.
Geçtiğimiz hafta sonu, St. Petersburg’da yapılan bilimsel toplantı, aslında iki yıldır bilim camiasının gündeminde olan bir konuyu birdenbire dünya kamuoyunun dikkatini çekti.
Bu projeyi NASA ile Rusya Bilimler Akademisi ortaklaşa yürütüyor. Güney Kutbu’na yaklaşık 1000 km. uzaklıkta Ruslara ait Vostok araştırma merkezinde sürdürülen çalışmalar, tam bir macera filmi gibi.
Ruslar buzu delerek saklı göle çok yakınlaşmışlar, ama birden kazı durdurulmuş. Keşfedilen göldeki doğal ortamı, dışarı gelecek etkilerden koruya-ak incelemek gerekiyor.
Kazının bundan sonraki bölümü “sıcak su testeresi” diyebileceğimiz bir yöntemle yapılacak; termal bir sonda, sıcak suyun açtığı yoldan derine indikçe kendi kendini sterilize ederek göle ulaşırken, tekrar ondan buzlar arkasından kapanacak.
Bilim adamlarının bu esrarengiz gölde çeşitli canlılar olduğundan şüpheleri yok; çünkü gölün üzerini örten buz kademelerinde hapsolmuş mikropları ve diğer mikroskobik canlıları uzun süredir inceliyorlar.
“Garip şeyler bulduk, bazıları daha önce hiç görmediğimiz şeyler!” diyor NASA yetkilisi Richard Hoover.
Mantar, sünger, bakteri ve yosun türlerine benzetme yolyula matrak isimler takmışlar. Miki Fare, Klingon, kirpi yahut hindi artığı adını verdikleri mikroorganizmalar, gelecekte, saklı gölde bulunabilecek diğer canlılar hakkında ipucu sağlıyor. İnceledikleri buz kalıpları en az 400.000 yıllık. Saklı gölün sularındaki yaşamın ise, birkaç milyon yıldır dış dünya ile temas olmadan sürdüğü tahmin ediliyor. Göldeki canlı zaman kapsülünün otuz milyon yıl önceki dünyada bağlantısı olması işten bile değil.
Bilim adamları Antarktika’daki saklı gölde kullanılacak sondaj yöntemlerinin, uzayda da uygulanabileceğini umuyorlar. Çünkü Jüpiter gezegenin uydusu Eropa’dan keşfedilen okyanus da kilometrelerce buzun altında duruyor.
Antartika’daki saklı göl, 25 yıldan fazla bir zaman önce keşfedilmiş; CIA’nın casus uydularından çekilen fotoğraflar sayesinde.”
Yukardaki açıklamalar bana 1982 yılında Amerika’da “Globe Mail” adlı bir dergide yayınlanan ilginç bir açıklamayı çağrıştırdı.
Dergi, “NASA bilim adamları, Güney Kutbu’ndan sıcak su ihtiva eden bir gölü, aynı zamanda büyük bir UFO üssünü keşfettiler!” diye yazmaktaydı. Yüzlerce mil buzlarla kaplı bir alanın ortasında Kaliforniya eyaletinin yüzölçümünden daha büyük bir göl keşfedilmişti.
Kaliforniya Üniversitesi emekli öğretim üyesi fizikçi Lane Childress’e göre, uzay gemilerinin üssü bu gölün dibinde idi. Bilim adamları bu gölü, Nimbus 5 uydusunun çektiği fotoğraf vasıtası ile keşfetmişlerdi. Childerss’in iddiasına göre, göldeki sıcaklığın nedeni uzaylıların gölün dibinde inşa ettikleri devasa şehirlerdi.
Bu ısı bütün yıl boyunca buzların erimesini sağlıyor ve uzaylılar da oradaki üsten faaliyete geçiyorlardı.


Bir NASA çalışanın itirafları:
1977 yılı Aralık ayında NASA’dan Tom Gates’in Arkansas’daki kolej öğrencilerine verdiği bir kurs’ta, öğrencilerden biri ona “Kutup Açıklıklarını” sorunca, Gates büyük bir şaşkınlıkla “Bunu da nerden çıkardın” diye karşılık verdi. Öğrenci, Bernard ve Gardner’in kitaplarını okuduğunu söyledi. NASA çalışanı sözlerine devam ederek şu açıklamayı yaptı;
“Biliyorsunuz, kutuplar üzerinden geçen uydularımız var. Bunlar bulutsuz ve berrak havalarda çok netlikle dünyanın içini görüntüleyebilmektedirler. NASA tarafından çekilen kutuplara ait fotoğraflar bütün dünyaya dağıtılıyor. Ancak kutuplardaki “Açıklığı” gösteren fotoğraflar sansürlenmektedir.

Kanada Hava Kuvvetlerinin Kuzey Kutbu’nun sıcak bölgelerindeki gizli görevi:
Kanadalı bir TV prodüktörü 1980’li yılların sonlarına doğru Bernard’ın “İç Dünya” ile ilgili kitabını okumuştu. Bir çalışma günü sonunda işvereni Terry Dowding ile bu konuları konuşurken, Dowding, Kanada Hava Kuvvetlerinin 40’lı yıllarda –kendisinin de katıldığı- gerçekleştirdiği bir görevden söz etti. Dowding’e göre, mürettebat Kuzey Kutbu’nda, yeşillikler ve kuşlar ihtiva eden sıcak bir bölgeye rastlamıştı. Geri dönüşleri esansında görevleriyle ilgili tek bir kelime bile etmemeleri emredilmişti.

Denizaltı askerlerinden biri suskunluğunu bozuyor:
1976 yılında Amerikalı bir yazar, “İç Dünya” üzerinde çekilecek bir film için senaryo yazarken, tesadüften bir denizatlıda askerliğini yapmakta olan genç bir donanma mensubu ile karşılaşır. Aralarındaki konuşma, “İç Dünya” konusuna gelince, genç asker onun bu konuda bilgi sahibi olmasına çok şaşırır. Asker önce konuşmak istemez, çünkü daha önce bu konuda konuşan diğer askerler tutuklanmışlardı. Kendisi de 6 aylık bir görevden yeni dönmüştü ve ona da bu konuda “mutlak sessizlik” emredilmişti O ancak şu kadarını söyleyebildi: “Kuzey Kutbu’nda araştırma yapan bir çok denizaltı vardı. Görev sonuçlarının askerler arasında konuşulması ve tartışılması kesinlikle yasaklanmıştı. Askerin dikkatini çeken çok önemli bir şey vardı: Resmen aynı yeri araştırmalarına rağmen, her seferinde başka bir bölgenin haritası çıkarılıyordu.”

Kuzey Kutbu’nun altındaki denizaltı araştırmaları:
Amerikan nükleer denizatlısı “Nautilus”, 1958 yılında “Operasyon Sunshine” adıyla anılan Kuzey Kutbu’nda bir keşif gezisine çıktı. Amiral A. Burke’un komutası altında “Nautilus”, 1-6 Ağustos tarihleri arasında kutbun buzullarının altına bir yolculuk yaptı. Deneme yolculuğu sırasında yanlış bir yere gidilmesine rağmen, denemenin başarı ile sonuçlandığı açıklanmıştı.
Yolculuk sırasında mürettebata sıcak iklimlerde kullanılabilecek giysiler verilmiş ve “mutlak sessizlik” emri verilmişti. Mürettebat, diğer denemelerde öngörülmemiş güçlüklerle karşılaşmıştı. Ayrıca onlar kutbun altında yalnız su olmadığını da görmüşlerdi. Kutbun altından geçiş denemesi esnasında, yollarına engel olan yer dalgası ile karşılaşmışlardı. 25 m. kalınlığında buz ve yer dalgası arasında sadece 10 m. yer kalmıştı.
Prensip olarak Amerikan Deniz Kuvvetlerinin bütün denizaltı operasyonları gizli tutulmaktaydı.
Natulius’dan sonra, 1958-1962 yılları arasında “Skate”, “Sargo” ve “Seadragon” adlı Amerikan denizatlıları Kuzey kutbunun buzlu sularında aktif görev aldılar. SSCB de “Leninsky Komsomol” adlı denizaltı ile 1962 yılında Kuzey Kutup denizinin haritasını çıkartmıştı.

Turgut GÜRSAN, Yeraltındaki Gizli Dünyalar, s.27-31

Ivan Sanderson ve Denizaltı Uygarlıkları Tezleri



Ivan Sanderson ve Denizaltı Uygarlıkları Tezleri

Çeşitli doğa olayları, Ufoloji, paralel evrenler, denizaltı uygarlıklarıyla ilgili kitaplar yazan ve Açıklanamayanı İnceleme Derneği'nin (Society for the Investigation of the Unexplained) kurucusu Ivan Sanderson'un teorileri, okyanuslarımızın durumunun, buralarda yaşayan gelişmiş hayat biçimleri (formları) için tehlikeli olmaya başladığı yolundadır.

Ivan Sanderson'un kitabının Altıncı Bölümü'nde sıralanan olaylardan başka, Amerikan Donanma birliklerinin tanık olduğu pek çok su altı UFO olayı da vardır. Bunlar, tüm benzer olaylarda olduğu gibi, sansür nedeniyle kamuoyuna açıklanmamaktadır. Bilinen yalnızca olayın ilk yer alışı sırasında verilen ilk bildiri raporudur. Bunlardan en dikkati çeken biri, hızı 150 deniz milinden fazla olan bir deniz cisminin önce bir destroyer, sonra da bir denizaltı tarafından, 1963 manevralarında Puerto Rico'nun güneydoğusunda görülmesi olayıdır. Bu yer, Bermuda Üçgeni'nin güney ucuna rastlamaktadır. Manevranın amacı bir izleme alıştırması olduğu için, görülen cismin de manevra'ya dahil bir araç olduğu sanılmıştır. Donanmaya ait on üç araç, hızla ilerleyen bu cismi görmüş gemi kütüklerinde anlatmışlardır. Cisim dört gün süreyle izlenmiş, bu arada zaman zaman dokuz bin metre derine inmiş ve inanılmaz hızını bu derinlikte bile korumuştur. Birçok görgü tanığı, cismin tek pervaneyle yürüyen bir araca benzediğini ifade etmişse de, aslında ne olduğu hiç bir zaman anlaşılamamıştır.

UFO'ların denizden yükselmesi, denize dalması ve deniz altında hareket etmesi ile ilgili raporlar çok uzun süreden beri söz konusu olmakla birlikte, 1963 manevralarına kadar hiç biri bu kadar kesinlikle saptanmamış, böylesine izlenmemişti.

Ivan Sanderson, «Görünmez Konuklar» adlı kitabında dünyanın hemen hemen dörtte üçünün sular altında bulunduğunu (60.000.000 mil kare karaya karşılık, 170.000.000 mil kare deniz) havayla soluyanların hava okyanusunun her katında değil, dünya yüzeyine kalan yerinde yaşamasına karşılık, suyla soluyanların suların dibinde kalmak gibi bir zorunluğu olmadığını, hidrosfer'in her katında yaşayabildiğini, dolayısiyla içinde yaşayıp gelişebilecekleri alanın çok daha fazla bir hacmi olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre :

«... Gezegenimizde bir su altı uygarlığı (veya uygarlıkları) bulunması, bunların çok uzun bir zamandan beri var olduğu ve burada geliştiği, ya da buna ek olarak başka yerlerden gelen zekî bireylerin hidrosferdin dibini, ya da onun altındaki litosferin yüzeyini tercih edip orada yaşadıklarını, orada, faaliyet gösterdiklerini düşünmek mümkündür.»

Denizlerin altında eskiden kalma bir insan türünün, ya da başka uygar bir hayat türünün varlığı düşünülürse, bunların yaşama alanı bizler gibi belirli bir düzeyle sınırlı olmayıp çok geniş olduğu için, geçen birkaç bin yıl içinde bizim yaşayışımıza ilgi göstermemiş olmaları da doğaldır. Fakat teknik potansiyelimiz onlar için ve onların yaşadığı çevre için bir tehlike olmaya başlayınca, bugüne kadar uyguladıkları «bırakınız yapsınlar» politikası değişmiş olabilir ve Bermuda Üçgeni olayları, daha kesin bir adım atılmadan önce uygulanan keşif veya araştırma niteliğini taşıyabilir.

Beniz diplerinde böyle gelişmiş bireyler ve teknolojik faaliyetlerin var olması, tarih boyunca doğmuş ve bugün de doğmakta olan birçok deniz efsanesinin kaynağı olabilir. Günümüzde alışılmadık olaylarla karşılaşıldığında, bunlar eskisine oranla çok daha büyük bir dikkat ve hassasiyetle kayıtlara geçirilmektedir. Böyle bir durum, Bermuda Üçgeni içinde denize dalan veya denizden çıkan UFO'ların görünümünü açıklayabildiği gibi, onların Florida dolaylarında ve buraya yakın sularda neden durmadan teknolojik gelişme izlediği konusu da bir açıklamaya kavuşmuş olur. Bunların varlığını kanıtlama konusuna gelince, bu bizim onları bulmamızdan çok, onların bizi bulması ve gelişmemizde kendi dünyaları için bir tehlike sezmesi durumuna bağlıdır denilebilir.

İspanya açıklarında ve Amerika kıta sahanlığında, suların berrak olduğu günlerde sünger ve ıstakoz avcıları tarafından görülmüş olan transparan su altı kubbelerini söz konusu eden Ivan Sanderson, bunlar eğer gizli savunma silahları değilse, su altı yaratıklarının Okyanus kirlenmesini nötralize etmek amacıyla kurdukları yapıtlar olabileceğini ileri sürmektedir. Bu düşünüş biraz daha ileriye götürüldüğü zaman, dünyanın yapı yönünden büyük bir dinamo olduğu dikkate alınırsa, okyanuslara elektromanyetik şebekeler döşeyerek gerekli dürtüleri sağlamakla gezegenimizin dönüşünü de etkilemek ve değiştirmek mümkün demektir.

Ivan Sanderson'un deniz altındaki yaşamla ilgili cevapları şunlardır :

S — Sizce, denizin dibinde yaşayan zekî varlıklar ya da beşer formları mevcut mu?

C — Sanırım her üçü de geçerli,

S — Şimdi, öncelikle ilgilendiğim bizim gezegenimizdir.

C — Kanımca, bizler burada evrimleştik. Yaşam şimdi bildiğimiz şekliyle, yani, siz ve ben, herkes ve köpekler ile kedilerin hepsi ve bildiğimiz başka herşey bu dünya üzerinde evrimleşti. Ancak, herşey bizler gibi, karada yaşayıp havayla çevrili olan, tüm bitkiler ve sebzeler de dahil hepsi, aslında denizden gelmiştir. Denizdekiler oldukça ileri seviyeden varlıklardı. Denizden hiç çıkmadan önce, en azından, yarı yarıya insani aşmışlardı. Denizleri terketmeyen varlıklar denizde evrimleşmeye devam ettiler ve bizler çıkarak bir gazın (havanın) içinde yaşayabilmek için türlü düzenlemeler yapmaya mecbur olduğumuzdan, onların, bizim vardığımız yere varmak için bizimkinin iki misli zamanları oldu. Aslında, bir sıvı içinde yaşamak üzere evrimleşmiştik. Böylece, denizden havaya çıkışımız bizi geriletti. Halbuki hiçbir zaman, bunu yapmak mecburiyetinde olmayanların evrimleşmek için en azından 250.000.000 (eğer 500.000.000 değilse) yıl daha fazla zamanları oldu. Kanımca, sudaki uygarlık bizden bu denli ötededir.

S — Bu denizaltı ırkı, her ne iseler, evrimleşmekte midirler?

C — 100.000.000 yıl önce, bedenlerini bir kenara bırakabilecek noktaya geldiklerini tahayyül ediyorum. Bizlerin de neredeyse varmakta olduğumuz yer budur. İşte, parapsikolojik gerçekler de bu nokta da önem kazanmaktadır.

S — Yani, beden - dışı bir zekâ mı ?

C — Diğer, bu, fiziki bedenin bir ötedeki evrimidir. Zihin hakim olmaya başlamıştır. Zihin gücü (bizim zihin gücü dediğimiz şey) elektromanyetik band üzerinde belirlemektedir. Aynı, gravitasyonun diğer bir bandda yer alması gibi onun da ayrı bir bandı var. Zihin kuşağını etkileyememenize rağmen... elektromanyetik teknik ile de etkisiz kılamazsınız. Böylece, fiziki ya da maddesel evrim, zihni evrimle sonuçlanıyor gibi görünmektedir. Belirli bir yere vardığınızda, herşeyi, onun hakkında düşünmek suretiyle gerçekleştirebilirsiniz; artık, cıvatalar ile somunları bir araya getirmeniz gerekmez!

S — Dünya hükümetleri bunu, denizin altındaki yaşam biçimlerini biliyorlar mı?

C — Hükümetler adına konuşamayacağımdan do­layı bilmiyorum. Ancak, bunu, öteden beri bildiklerinden şüpheleniyorum.

S — Konuyu örtbas ediyorlar.

C — Gerçekten de buna mecburlar. Elimde, denizaltı manevraları sırasında on üç tane geminin radonla, saatte 450 km'lik bir hızla 6.000 metre derinlikte seyreden bir deniz dibi aracını izlediklerini belirten resmi Donanma raporu var...

S — Çok ilginç!

C — Hava kuvvetleri bütün bu konuyla ve dört kişiyi kapsayan, «Mavi Kitap Projesi» ile (Project Blue Book) ilgilenmez oldu... fakat donanma hiç telaşa kapılmadan sessizce çalışmalarına devam etti. Onlar ve başta Brezilyalılar olmak üzere dünyanın bütün Donanmaları bu çalışmadan öteden beri sürdüre gelmişlerdir. Orada, aşağıda bir şeylerin olup bittiğini biliyorlar. Tabii, bunun ne olduğunu açıklayacak değiller. İnsanlar, bu dünyaya ait varlıklardan oluşmuş üstün bir uygarlığın, bizden ayrı olarak ve yeryüzünde mevcut olduğuna inansalar gerçekten çıldırırlardı.

Uri Geller ve Araştırma Ekibinin, Bermuda Dalışları

Miami — Aralarında ünlü medyum Uri Geller'in de bulunduğu Ambrogio Fogar'ın başkanlığındaki 18 kişilik ekip, Bermuda Üçgeni'nin sırrını çözmek için iki ay önce çıktıkları araştırma gezisinden somut bir sonuca ulaşamadan döndü.

İki ay boyunca havadan ve denizden yaptıkları sürekli araştırmaların kendilerini tatmin etmediğini belirten ünlü İtalyan Denizci Amforogio Fogar, «Ancak inandığımız bir tek şey var, Bermuda Üçgeni'nde tuzak yok. Eğer öyle bir şey olsaydı, bu gün biz de sağ kalmazdık. Araştırmalarımız pek de boşa gitti sayılmaz. Kuşkularımızın bir kısmını giderebildik. Ve şu anda, eskisinden çok daha merak içindeyiz. İkinci bir araştırmaya çıkabiliriz» dedi.
Atlantik Okyanusu'nda Bermuda, Antiller ve Florida arasında meydana gelen manyetik alan «Bermuda Üçgeni» nin derinliklerine inmeyi başaran Ambrogio Fogar, Uri Gelier ve Enzo Majcrca denizin dibinde bir batık kent olduğu görüşünde birleşiyorlar.

Bermuda Üçgeninde batık bir kentin bulunduğu varsayımından hareket eden ekibin başkanı Ambrogio Fogar;

«Ben, Uri ve Enzo, batık kent Anlantis'e ait bir duvar olduğu pek çok kişi tarafından ileri sürülen Binlini duvarının üstünde dakikalarca araştırmalarda bulunduk. Bu araştırmalarımız sırasında Uri Geller birtakım canlı insan sesleri duyduğunu belirtti.. Ancak duyduklarını kanıtlayacak elinde herhangi bir delil yok. Uri bu seslerin esrarengiz bir enerjinin etkisiyle batık bir kentten geldiğini söyledi. İşin ilginç yanı denizde 10 dakikadan fazla kalamayan Uri bizimle saatlerce gece - gündüz teknedeydi ve tam formundaydı...»

1840 yılından günümüze dek sayısız gemi ve uçağı esrarengiz bir biçimde iz bırakmadan yutan Bermuda Üçgeni'nin derinliklerinde araştırmalar yapan ekibin söz yetkilisi Ambrogio' Fogar; «Anlatması çok güç, ancak su altında bir medeniyetin gömülü olduğunu belli eden pek çok işaret var, garip biçimde yüzlerce metre derinlikte mavi delikler var. Bunların dışında Jacques Gousleau' nın da daha önce belirttiği gibi içinde sarkıt ve dikitlerin bulunduğu mağaralar var. Bu mağaraların binlerce yıl önce meydana geldiğini tahmin ediyoruz. Ancak en fazla tartışması edilen konu, Atlantis kentinin Bimini adındaki dev duvarı. Pek çoklarına göre, bu yapı insan eseri. Pek çoklarına göre de çözülemeyen, esrarengiz bir olay, ancak kesinlikle doğanın oluşturduğu bir esrarengizlik değil. Bimini duvarı kumlara gömülü duruyor, altı - yedi metre derinlikte olduğunu tahmin ediyoruz, işin ilginç bir yanı da, duvarın üstünden geçerken, istemeden zig zag rota takip etmek zorunda kaldık. Elimizdeki manyetometre her olayı kaydetti. Araştırmalarımıza katılan profesör, Bimini'nin üstünden geçerken manyetometrenin aldığı sinyallerden çok farklı olduğunu söyledi. Sinyaller şu anda laboratuvarda incelenmekte» diye devam etti.

Araştırma ekibinin tanık olduğu diğer olaylardan biri de, uçakla yaptıkları araştırma sırasında Miami sahilleri yakınında denizin dibinde gördükleri bir kare biçimindeki şekil...
Bu şeklin de araştırma sonunda Bimini duvarına benzeyen bir başka duvar olduğunu söyleyen Fogar, «Bu duvarların doğanın bir şakası olduğunu iddia etmek her halde gülünç olur. Benim iddiam şu: Bütün sır bu kapıların ardında» diye sözlerini tamamladı.

Yıllardan beri pek çok geminin terk edilmiş olarak Bermuda Üçgeni'nde bulunması tüm bilim adamlarını şaşkına çevirdi, işin ilginç yanı, gemiler, tüm personel ve yolcuları esrarengiz bir biçimde kaybolmuş olarak terk edilmişlerdi. Terk edildikleri yıllardan bu yana, çok şiddetli manyetik fırtınaların etkisiyle şu anda birer iskelete dönmüş durumdalar. Bazı gemilerin yalnızca personeli, yolcusu esrarengiz bir biçimde yok olurken, pek çok gemi de yolcularıyla birlikte iz bırakmadan kayboldu.

Yapılan araştırmalar 12 bin yıl önce oldukça ileri bir medeniyete sahip olan Atlantis kentinin Bermuda, Florida ve Antiller arasında battığını ve şu anda «Ölüm Üçgeni» nin dibinde yattığını ortaya çıkardı.

Bazı bilim adamları, Bermuda Üçgeni'nde uçan dairelerin bir üssü bulunduğunu iddia ederlerken, öte yandan bazı bilim adamları da gemi ve uçakların böylesine esrarengiz bir biçimde kaybolmalarını süper zekâlı birtakım kişilerin işi olarak yorumlamakta, ancak biçimlendirememektedirler.

( USO - OINT, Deniz Altı Uygarlığı - Bilim Araştırma Merkezi )

Machu Picchu (Peru) Dünya’nın galaksilere açılan kapılarindan.

Maya Mitolojisi Ve Yaratılış Efsanesi



Maya Mitolojisi Ve Yaratılış Efsanesi



Mayalar,diğer Amerika halklarından (İnkalar ve Aztekler) düşünce,sanat,din bakımından çok üstündüler.15. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamışlardı.Yaklaşık 110 tane şehirleri vardı.Dinlerine dair biraz daha değinecek olursak,Mayaların yüzü aşkın tanrısı olduğunu söyleyebiliriz.Bugün, bunların yaklaşık kırk tanesi biliniyor.Aşağıda, önemli tanrıları inceleyeceğiz.Her dinde olduğu gibi,Maya dininde de bir yaratılış hikayesi vardır.Mayaların Yaratılış Efsanesi ise Maya Mitolojisine göre aşağidaki gibidir;


Maya dininin yaratılış efsanesini,Popol Vuh isimli bir kutsal kitaptan öğreniyoruz.Popol Vuh, bugüne kadar bulunan en büyük Maya belgesidir.Popol Vuh, 17.yüzyıl civarında çevrilmiştir.Yaratılış efsanesi,dünya yaratılmadan önceki şeyleri anlatarak başlar:Başlangıçta sonsuz karanlığın içinde yalnızca yukarıda gökyüzü, aşağıda deniz vardı.Hareket edecek ya da gürültü yapacak hiçbir şey olmadığı için sakin ve sessizdiler.Yeryüzü henüz sulardan yükselmemişti.Otlar ve ağaçlar, taşlar, mağaralar ve koyaklar, kuşlar ve balıklar, yengeçler, hayvanlar ve insanlar daha yaratılmamıştı.Kükreyecek ya da gürleyecek hiçbir şey yoktu, çünkü yalnızca yukarıda boş gökyüzü ve aşağıda sakin deniz vardı.Daha sonra yaratıcılardan bahseder:


Suyun içinde yeşil ve mavi tüylerin altına yaratıcılar gizlenmişti.Bu büyük düşünürler suyun içinde sessizce konuştular.Evrende gecenin sonsuz karanlığında yalnızdılar.Birlikte ne olacağına karar verdiler.Birlikte yeryüzünün sulardan ne zaman yükseleceğini, ilk insanin ve tüm diğer canlı türlerinin ne zaman doğacağını,bu canlı varlıkların yaşamak için ne yiyeceklerini ve şafağın dünyayı soluk ışık seline ilk ne zaman boğacağını kararlaştırdılar…Evet,yaratıcılar dünya yaşamını yaratmayı kararlaştırdılar.Sonra da yaratılış başladı:Yaratıcılar,”Boşluk dolsun! Deniz çekilsin ve yeryüzü ortaya çıksın!Dünya,uyan! Böyle olsun !” Ve yeryüzünü yarattılar.Yaratıcılar yaptı bunu.O uçsuz bucaksız, sessiz ve durgun deniz birden canlandı!(ki bu bana mısır mitolojisini hatırlattıı) Denizden dağlar yükseldi (bu da Ben ben tepesini çağırıştıryor) ve toprak ortaya çıktı. Vadiler, ovalar oluştu. Topraktan da ağaçlar çıktılar.Hatta Popol Vuh bize bu ağaçların çam ve selvi ağaçları olduğunu söylüyor. Neyse, sonra da dağlar delindi ve buralardan tatlı sularakmaya başladı. Yaratıcılar çok sevinçlilerdi. Yarattıkları toprağın üzerine çıktılar. Ancak etraflarını biraz dolaştıktan sonra: Yaratıcılar sordular,”Yarattığımız ağaçların altında yalnızca sessizlik mi olsun istiyoruz? Vahşi hayvanlar, kuşlar ve yılanlar yaratalım.Böyle olsun!” dediler. Sonra tasarılarını hayata geçirdiler. Geyikler yarattılar, geyikler çayırlarda, otlaklarda, nehir kıyılarında yaşadılar. Kuşlar yarattılar, kuşlar ağaçların dallarında yuva yapıp neşeyle şarkılar söylediler. Ancak gene istedikleri şeyler vardı:”Konusun,seslenin ve bağırın, her biriniz yapabildiğiniz kadar. Bizim adimizi söyleyin, bizi övün ve bizi sevin.”Fakat kuşlar ve hayvanlar bunu yapamazlardı. Çığlık atabilir, tıslayabilir veötebilirlerdi ancak yaratıcıların adlarını söylemezlerdi! Bunun üzerine yaratıcılar yeni bir yaratık yapmaya karar verdiler. Bu yeni yaratık,yaratıcısını bilecek,onun adını söyleyecek, ona tapacak ve onu sevecekti.Diğer bütün yaratıklardan üstün olacaktı ve hayvanları kesip onların derilerinden,etlerinden yararlanabilecekti. Çamurlu toprağa şekil verdiler, ona hayat üflediler: (kii bu biçok dinde kabul görmüş ortak bi tez)fakat bu malzeme çok yumuşaktı.Hareketsiz ve zayıf bir yaratık oldu meydana gelen.Konuşabiliyorsa ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu. Yaratıcılar bu çamur-adamdan hoşlanmamışlardı. Onu yokettiler. Sonra yeni yaratıkları tahtadan oymayı denediler. Gerekçeleri tahtanın sağlam ve dayanıklı olmasıydı. Sonra, bu yaratığa hayat üflemeden, nasıl bir şey olacağını bilmeden başkalarını da yaptılar. Şekillerini sevmişlerdi büyük ihtimalle. Neyse, bu yaratıkları canlandırdı yaratıcılar ve seyretmeye koyuldular: Tahtadan canlılar yasadı ve çoğaldılar,ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu ve içlerinde, yüzlerinde ruh, elleri ve ayaklarında kuvvet yoktu.Ciltleri sari ve kuruydu, altında besleyecek kan dolaşmıyordu.Dört ayakları üzerinde anlamsızca dolaştılar ve yaratıcılarını düşünmediler.Ne yazık ki bu tahta-adamlar, iki ayakları üzerinde yürüme yeteneğini bilmelerine rağman,hayvanları taklit ede ede dört ayaklı yaratıklara dönüşmüşlerdi. Yabanıl ve kaba olmuşlardı ve yaratıcılarını tanımak istemiyorlardı. Konuşmuyorlardı.Sonra, “Tahtadan yapılmış yaratıklar yasayıp çoğalmak için yeterince iyi değil” diye bağırdı yaratıcılar.Ve bu tahtadan yaratıkları yok etmeye karar verdiler. Gökte özsuyundan büyük bir sel oluşturdular ve yeryüzüne döktüler. Yeryüzü karanlıkla örtüldü ve aralıksız bir kara yağmur yağdı. Güçsüz kalınca, düşmanları tahta yaratıklara saldırdılar.Büyük küçük hayvanlar onlara saldırdı.Sopalar ve taslar, tabaklar ve çömlekler onlara saldırdı.Aç bıraktıkları ve eziyet ettikleri köpekler simdi dişleriyle yüzlerini parçaladılar.Öğütmek için kullandıkları taslar simdi onları öğüttüler.Ocak ateşi üzerinde yaktıkları kap kacaklar simdi yüzlerini yaktılar.Bir kartal üzerlerine geldi ve gözlerini oydu. Bir yarasa üzerilerine geldi ve kafalarını kopardı.Bir Jaguar üzerlerine atladı ve kemiklerini kırıp dağıttı.Umutsuzca yaşamları için savaşan tahta yaratıklar evlerinin çatılarına tırmanmaya çalıştılar ama evler yıkıldılar ve onları yere attılar. Dallarında güvenliğe kavuşmak için ağaçlara tırmanmaya çalıştılar ama ağaçlar onları salladılar ve yere attılar. Mağaralara girmeye çalıştılar ama mağaralar kapandılar ve onlara sığınak olmayı reddettiler. Birkaçı dışında tahta yaratıkların tümü yokolmuştu. Diğerleri şekilsiz yüzler ve çeneleriyle sağ kaldılar ve onların soyundan gelenlere maymun adı verildi.Daha sonra yaratıcılar mısır unundan un-adamlar yapmaya giriştiler:


Böylece dört İlk Ata yaratıldı.Yaratıcılar gövdelerini mısır unundan yaptılar.Öğütülmüş sarı ve beyaz mısırdan içecekler yaptılarve bunlar yeni yaratıklarına kas ve et oldu ve bunlarla birlikte güç vermek için onları beslediler.Ve Yaratıcılar memnun oldular. ” Biz düşündük ve tasarladık” dediler “ve yarattığımız kusursuz oldu!”


Bu dört İlk Ata insan gibi görünüyor ve konuşuyordu. Çekici, akıllı ve bilgeydiler. Çok uzakları görebiliyorlardı. Dağlar ve vadiler, ormanlar ve çayırlar, okyanuslar ve göller, ayaklarının altındaki yeryüzü ve başlarının üstündeki gökyüzü onlara doğalarını açtılar. Dört İlk Ata dünyada görülecek herşeyi gördüklerinde, gördüklerinin değerini anladılar ve yaratıcılarına teşekkür ettiler:


“Bizi yaratıp sekil verdiğiniz için size teşekkür ederiz” dediler.”Bize görme, duyma, konuşma, düşünme ve yürüme yetenekleri için size teşekkür ederiz.Büyük ve küçük,uzak ve yakın herşeyi görebiliyoruz.Herşeyi biliyoruz ve size teşekkür ediyoruz!”


Ancak yaratıcılar gene memnun değillerdi. Onların çok bilge olmalarından hoşlanmadılar. Onların da kendileri gibi tanrı olabilme ihtimalini düşünüp korkuya kapıldılar. Çözüm yolunu da buldular:Gözlerine sis üflediler ki yalnızca yakınlarında olanları görsünler. Sonra, bilgeliklerini kaybeden İlk Atalar üzüldüler.Tanrılar onları seviyordu, ancak onların iyiliği ya da kendi çıkarları için insanın bilgeliğini yok etmişlerdi.İlk Ataların üzüntülerini azaltmak için onlara eşleri yarattılar, yani kadını.Daha sonra da:Yaratıcılar İlk Atalar ve Analara benzeyen birçok insan daha yaptılar.İnsanlar karanlıkta yasayıp çoğalıyorlardı,çünkü Yaratıcılar daha ne güneşi,ne ayı,ne de yıldızları,herhangibir ışık biçimi yaratmışlardı.Hem açık hem koyu tenli, hem varlıklı hem yoksul ve farklı diller konuşan çok sayıda insan doğuda birarada yaşıyordu.İnsanlar,karanlığın sıkıcı olduğunu anladıklarında tanrılara yalvardılar. Onlardan ışığı yaratmalarını istediler. Bunu üzerine tanrılar güneşi, ayı, şafağı, yıldızları yarattılar: Güneş sulardan yükseldi ve altın ısınlarını yeryüzüne saçtı.Büyük veküçük hayvanlar koyakların serin gölgesinde ve nehir kıyılarında ayağa kalktılar ve doğan güneşe yüzlerini döndüler.Jaguar ve puma kükredi ve yılan tısladı.Kuşlar kanatlarını açtılar ve şarkı söylemeye başladılar. İnsanlar tütsüler yakan ve kurbanlar sunan rahiplerin çevresinde dans ettiler.Çünkü Yaratıcılar dünyayı ışıkla aydınlatmışlardı ve kusursuzdu.Her neyse,konuyu dağıtmadan Maya tanrılarını incelemeye başlayalım.Tanrı Kukulkan. Kukulkan, Mısır Mitolojisindeki Thoth gibi, bilgi tanrısıydı. Kendisine Quetzalcoatl, Viracocha,Ahau Kin veya Tüylü Yılan da denilirdi. Dört ana elementin de tanrısıydı. Dört ana elementin simgesi olan canlıların da tanrısıydı.


Hava — Akbaba


Toprak — Mısır


Ateş — Kertenkele


Su — Balık


Efsaneler,Kukulkanın Doğu ufkunda belirip, denizden geldiğini söylüyor.Atalarına dokumacılıktan tarıma, astronomiden mühendisliğe dek birçok şey öğreten bu tanrının fiziksel özellikleri ise,Mayaların tasvirine göre, Mayaların aksine, beyaz tenli, açık renk gözlü, açık renk saçlı, uzun boylu bir tanrı. Elinde de sürekli bir asa taşıyor. Bu dönemde Mayaların daha hiç birbeyaz adam ile karşılaşmamış olduğu düşünüldüğünde, bu tanımlama oldukça ilginç geliyor insana. Üstelik,Kukulkanın uzun bir de sakalı var Mayalarda hiç olmayan bir şey bu, çünkü genetik olarak sakalları çıkmıyor!


Mam, ilk suyu döken tanrıça diye de adlandırılır. Kukulkan’ın eşidir. Dokumacılık sanatının yaratıcısıdır. Kahraman ikizler İxbalanque ve Hunaphu’nun büyükannesiydi. İxbalanque ve Hunaphu hakkında bir efsane anlatmak istiyorum;Dünya ve canlıların yaratılmasından kısa bir süre önce, İxbalanque ve Hunaphu (kahramanlar ya) yeraltı dünyası tanrısına meydan okurlar. Ancak tanrıya giden yoldaki bazı tuzaklardan kurtulmalıdırlar. Birçok tuzağı geçtikten sonra yarasa dolu bir odaya girmek zorunda kalırlar. Orada ölüm vampiri, Hunaphu’nun kafasını koparır. Sonra yeraltı tanrıları bu kafa ile bir çeşit top oyunu oynarlar.İxbalanque, tanrılara çaktırmadan Hunaphu’nun kafasını bir tavşanla değiştirir.Tanrılar tavşanı atınca, tavşan koşmaya başlar ve kaçar. Tanrılar da şaşırır, tavşanın peşinden giderler. İxbalanque,kardeşinin kafasını yerine takarak onu canlandırır. Yeraltı tanrıları geri döndüklerinde iki kardeşin de sağ olduğunu görünce çok sinirlenirler. Kahraman kardeşler de yeraltı tanrılarına saldırdılar, onları alt ettiler. Kötü tanrıların egemenliklerini yitirmesiyle evrendeki düzen rahatça kurulabilmiştir.


Mayalar bu top oyununu oynuyorlardı. Amaçları bu efsaneyi anmaktı. Oyuna oyun gibi değil de, kutsal bir tören gibi bakılıyordu.Çünkü oyunun çok derin anlamları vardı ve oyundan sonra tanrılara kurbanlar verilirdi. Kurbanlar genelde kaybeden takım olurdu. Kauçuk top ile oynanan bu oyunun amacı, topu kalça, omuz, dizde sektirerek oyun alanındaki deliklerden geçirmekti.Bu oyunu basketbolun atsıymış gibi görebiliriz.

kaynak: Serdar şenol