30 Kasım 2014 Pazar

"Ebola virüsü Pentagon'un biyo-terörizmidir"


"Ebola virüsü Pentagon'un biyo-terörizmidir"


Gıda Harketi Lideri Kemal Özer'in soykırım aracı ve biyo-silah olarak nitelendirdiği EBOLA, hakkında ABD’li profesör tarafındanda ilginç bir benzetme geldi: "EBOLA biyo-terörizmdir."


ABD’li profesör durdurulamayan Ebola salgınıyla ilgili Pentagon’u suçladı: Ebola, ABD’nin yürüttüğü biyo-terörizm deneylerinin bir sonucu!

Batı Afrika ülkelerindeki Ebola salgını nedeniyle ölenlerin sayısı 3 bini aşarken, Washington Post gazetesi, ABD’li bir profesörün şok yaratan açıklamalarını yayınladı.

Gazetenin haberine göre, Delaware Üniversitesi’nde görevli profesör Cyril Broderick, önü bir türlü alınamayan Ebola salgınıyla ilgili ilginç çarpıcı şeyler söyledi.

ÖNCE FON ÇIKTI

Broderick, salgından en fazla etkilenen ülke olan ve bugüne kadar bin 830 kişinin yaşamını yitirdiği Liberya’nın en büyük gazetelerinden Daily Observer’a yazdığı makalede,öldürücü virüsün, ABD’nin yürüttüğü biyo-terörizm deneylerinin bir sonucu olduğunu öne sürdü.

Liberya doğumlu ABD vatandaşı profesör, makalesinde şu görüşleri kaleme aldı: “Afrika’nın kaynaklarını yasadışı şekilde kontrol etmek amacıyla, başta Afrika olmak üzere, dünya nüfusunu azaltmak için Ebola’yı kullandılar...

ABD Savunma Bakanlığı’nın, Ebola salgını Gine ve Sierra Leone’de başlamadan sadece haftalar önce, insanlar üzerinde Ebola deneyleri yapılması için fon sağladığına dair raporlar var.

ABD, Kanada, Fransa ve İngiltere, Ebola testlerinin yapıldığı bu tiksindirici ve şeytani işlere karıştı.”

Profesör daha da ileri giderek hastalığa karşı mücadele veren Sınır Tanımayan Doktorlar, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Hastalıkları Kontrol Merkezi’ni (CDC) de ‘bu işin içinde’ olduğunu öne sürdü.

ABD Başkanı Barack Obama, geçen hafta hızla yayılan Ebola virüsü ile mücadele için alınacak önlemleri açıklamıştı. Bu önlemler arasında bölgeye 3 bin asker göndermek ve sağlık tesislerinin inşa edilmesi bulunuyor. (Hürriyet)


Pandemic Preparedness FREE Online How-To Course - BioDefense.com

Pandemic Preparedness FREE Online How-To Course - BioDefense.com

Afrika’yı insansızlaştırmak ve EBOLA


EBOLA ya da Afrika’yı insansızlaştırmak







Bu yılın soykırım aracı EBOLA… Sık aralıklarla karşı karşıya kaldığımız bu salgınlarda neyin nesi? İddia edildiği gibi ‘gerçek’ bir salgınla mı karşı karşıyayız, yoksa işin içinde başka oyunlar mı var?


Ebola’yı anlamak için çok değil 15 yıl öncesine bakmak yeterli. Önce tavukları hibritleştirip tescil ettiler. Yani özel mülkiyetlerine geçirdiler. Bunların herkese pazarlanabilmesi için yerel türlerin yok edilmesi gerekiyordu. Bunun içinde laboratuarda geliştirilen “kuş gribi” masalı sahneye kondu.

Bu şeytanlığın detaylarını “Deccal Tabakta” eserinde anlatmıştık. Bir tarafta Bush Ailesi’nin şirketleri, diğer tarafta Donald Rumsfeld Tamiflu ilacı ile -hizmetlerinin ödülü olarak iktidardan giderayak- parsayı toplatmıştı.

Doğrusu çok başarılı bir girişimdi ve amacına da ulaştı.

Kuş gribi için Tarım Bakanlığımız üstüne düşen rolü çok güzel oynayıp, yerli ırklarımızı astronot kıyafetli elemanlarına imha ettirmişti.

Dünya pazarları, et tavuklarında Amerika ve Fransız şirketlerinin Ross, Cobb ve Hubbard, yumurta tavuğu olarak ise Hy-Line Brown, Isa Brown, Bowans Brown, Lohman LSL, Hy-Line W-36, Hy-Line W-98, Isa Dekalb White, HN Süper Nick, Red Star, Golden Comet marka hibrit civcivlerce işgal edildi.

Manidardır, ardından “Fransız Şovalyesi” ödülü geldi ilgili zata.

Daha sonra yeni bir laboratuar virüsü olan “Domuz Gribi” tezgâhlandı. Sağlık Bakanlığı henüz onay almamış, dahası henüz üretilmemiş, hatta varlığı bile kamuoyunca bilinmeyen sözde domuz gribi aşılarından sipariş etti tam 48 milyon adet.

Bu işlerde bir domuzluk vardı ve birkaç kişi kamuoyunu uyarmak için büyük mücadele verdik. Ardından tehditler geldi. Üstelik bu tehditler TBMM kürsüsünden yapılıyordu herkesin gözü önünde.

Şükür ki, hem Recep Tayyip Erdoğan, Bakan Akdağ’a “Kimse aşıya zorlanamaz. Ben ve ailem aşı olmayacak. Bana sormadan ‘aşı olacak’ diye adımı vermişsin, hemen düzelt” diye çıkıştı.

Hem de 'milyonlarca insan domuz gribinden ölecek' kehanetinde bulunarak paniğe neden olan Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Margaret Chan’in domuz gribi aşısı olmayı reddetmesi, sinsi büyünün bütünüyle bozulmasına neden olmuştu.

Kuş gribiyle tavuk türlerini yok ederek soykırımda başarılı olanlar, domuz gribinde ifşa/afişe olmuşlar, bu nedenle insan üzerindeki soykırımda başarılı olamamışlardı.

Bakanlıktan alınan Akdağ, Rockefeller’in Harvard’ına -milletvekilliğinin sona ermesi bile beklenmeden- öğretim üyesi yapıldı.

Dünyanın 225 milyon insandan oluşmasını kurgulamışlardı. Ana mahfillerinde aldıkları kararlar son denemede hedefine ulaşmamıştı. Bu da, iblisin yardımcılarını kızgın boğalara dönüştürüyordu.

Kırmızı görmüş İspanyol boğalarına dönen küresel mafya, bir yandan insan sayısını, diğer yandan da sömüre sömüre bitiremedikleri Afrika’ya dünyanın ilgisini azaltmak istiyorlardı.

Ayağa kalkacak yahut da başkalarının kontrolüne girecek bir Afrika uykularını kaçırıyordu.

Ta 1950’lerde dünya nüfusunu azaltmak için Nüfus Konseyi’ni kuran 2. büyük baron David Rockefeller boş durmaya niyetli değildi.

Dünyada pek az yerde yazılıp çizilse de Rockefeller'den gelecek yeni ölümcül hamleyi Rockefeller Vakfı’nın bir yayınına dayanarak “Şeytan Ye Diyor” kitabında özetle şöyle kaleme almıştık:

“Dünyanın en zengin Siyonist ailelerinden biri olan Rockefeller Ailesi'ne ait Rockefeller Foundation'ın (Rockefeller Vakfı) 1 Haziran 2010'da yayınladığı raporda, pandemi yani sözde salgın hastalık nedeniyle, teknolo­jinin kullanım alanları şöyle belirlenmiş:

Havalimanları ve diğer kamusal alanlarda, gelişmiş MRI cihazları bulundu­rulacak. Bu cihazlar sayesinde kalabalık içerisinde 'anormal davranışlı' kişiler kolayca tespit edilebilecek.

Bulaşıcı hastalıkların erken tespit edilebilmesi için yeni tarama cihazları geliştirilecek. Özellikle hastaneler ve hapishanelerden çıkan insanlar için bu taramalar zorunlu olacak.

Seyahat engeli -öngörülüyor demek ki- yüzünden, tele-konferans ve iletişim teknolojileri etkin ve ucuz hale getirilecek.

Korumacılık ve ulusal güvenlik endişeleri yüzünden her ulus, bağımsız bir bi­lişim ağı kuracak. Çin'in kendi geliştirdiği güvenlik duvarı teknolojisini örnek alıp, kendi "duvarlarını" inşa edecekler. 'www' parçalı hale gelecek.

Nasıl; senaryo bir bilim kurgu filminin özeti gibi değil mi? Sunulan veriler domuz gribi verilerine göre daha ürkütücü gelmiyor mu?”

EBOLA salgını(!) ile ilgili haberleri takip ediyorsunuzdur. Bu haberlerden sonra Afrika’ya gidesiniz gelir mi? Oralarda yatırım yapabilir misiniz? Peki, uçakta bir Afrikalının yan koltukta oturmasını ister misiniz?

İtiraf edin, hiçbir riski olmadığından yüzde yüz emin olsanız da istemezsiniz. Sizi suçluyor değilim, çünkü bu şeytanî tasarım bilinçaltınıza kazındı.

İçinizden bazıları “ben giderimde, otururumda” diyebilir. Sözle eylem ne kadar örtüşür bilemem ama dünyaya tapan ve ölümden korkan yatırımcılar da sizin gibi düşünebilir mi?

Demek ki tek ölümcül olan EBOLA değil, EBOLA’nın arkasına gizlenen sinsi plan belki daha ölümcül!

EBOLA ya da dün çıkmış ve yarın çıkacak benzer virüslerin, kirli emelleri için laboratuar virüsleri olduğundan asla şüphe duymamak gerek.

Bununla EBOLA türü virüslerin tehlikesiz falan olduğunu söylüyor değiliz. Tehlikeli yani ölümcül olmasa neden servis etsinler ki?

Gerçek amaç, kendi geleceği için tek temiz saha olarak gördüğü Afrika’dan dünyayı uzak tutmak. Bunun için buranın insandan arındırılmış bölge olması gerekiyor. Biraz ırgat/köle kalmasında bir sakınca da yok tabi.

1994’de Ruanda’daki katliamda ya da Afrika’da çıkarılan diğer iç savaşlar da bu aşağılık planların bir parçası. Unutmayın dünyanın en zengin yer altı ve yer üstü kaynakları Afrika’da. Özellikle Ruanda’daki elmaslar, dünyanın en büyük baronuna ait.

Bill Gates Vakfı’nın milyarlarca dolar harcayıp Afrika’daki çocukları kısırlaştırmak için sürdürdüğü aşılama faaliyetleri de cabası…

İyi ama neden amaçlarına tam anlamıyla ulaşamıyorlar? Bu durumda biz susalım şair konuşsun:

Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır!
Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır!
Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır!
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır!
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır!

Bir ara Dilipak yazmıştı köşesinde. İsterseniz oradan iktibasla bitirelim: “Geçen gün bir arkadaştan bir mail aldım. Mesajda diyordu ki: “Sevgili dostum! Teksas Üniversitelerinden birisinde, Ekoloji Profesörü olan Eric R. Pianka, Mart 2006’da Beaumont Üniversitesi, Teksas ta kendisine verilen "Teksas’ın Seçkin Bilimadamı" ödülü programı sırasında, televizyon kamerasını kapattırdıktan sonra, yaptığı konuşmada insanların diğer varlıklardan daha üstün olduğu fikrinin yanlış olduğunu, hatta insanların mikroptan bile üstün olmadığını söyledikten sonra, dünyanın yaşayabilmesi için insanların nüfusunun çok fazla azaltılması gerektiğini belirtmiş. AIDS, savaşlar, açlık vs. gibi şeylerin bu fazla nüfusu azaltamayacağını (en azından kısa sürede) eklemiş ve dünya nüfusunun yüzde 90’nin çok kısa zamanda yok edilmesine yetecek "havadan atılabilecek" EBOLA virüsünün mevcut olduğunu söylemiş ve orada bulunanlarca ayakta alkışlandıktan sonra ödülünü almış.”
KAYNAKhttp://www.kemalozer.com/ebola-ya-da-afrika-yi-insansizlastirmak-486h.html

EBOLA.... BİYO-SİLAH

Şimdi sıra biyo-silah EBOLA’lı katliamda!
Çok önce başlayan biyolojik savaşta yeni bir aşamaya geçildi...
İnsanlık tarihinin merkezinde yeni bir boyut kazanan sıcak savaşın gerçek amacı, bugün Amerika’da da görüldüğü duyurulan EBOLA savaşını gölgelemek olmalı.
Geçen hafta ‘EBOLA ile Afrika’yı insansızlaştırmak’ istediklerini yazmıştım. Aslında bir adım daha atmak gerekiyor. Zira asıl amaç dünyayı insansızlaştırmak.
Hadi canım sen de’ mi diyorsunuz?
Böyle düşünenlere yapacak bir şeyimiz yok. Onlar bu satırları okumaya devam ederek zaman harcamamalı. Bizim gibi düşünenler devam ederse, bomba bilgilere sahip olacaklar.
Evvela “Ebola salgını ve -bu denli hızlı hazırlanması imkânsız- aşısı önceden yazılmış bir senaryo” şeklinde başlık atan Naturalnews adlı sitede yer alan dehşetengiz bilgileri nakledelim.
İnsanlarda denenmeye başlanacak EBOLA aşısını, adı dünya çapında pek çok rüşvet olayına karışan GlaxoSmithKline (GSK)’nın üretecekmiş ya da üretmiş. (GSK yakın zaman önce doktorlara rüşvet verdiği için, Çin tarafından 490 milyon dolar para cezasına çarptırılmıştı)

Öncelikle bilinmeli ki, insanlarda denenecek bir aşının üretimi normal şartlarda yasak. Ama Kuş Gribi tezgâhında olduğu üzere bu vicdansız güruh, elbette insanda da denemekten asla çekinmez. Ama bu kez işi şansa bırakmak niyetinde değil.

Yaklaşık 6 ay önce, Gine’de tespit ettiklerini iddia ettikleri biyo-silah EBOLA için, normal şartlarda 6 ayda piyasaya aşı süremezler. İddia bu fakatdomuz gribi savaşında da güya aşı yoktu, ama ülkelere milyon milyon kutu aşılar satılmıştı.

İnsan katliamı açısından fiyasko, ancak ekonomik açıdan 55 milyar dolarlık bir kârla kapatılan domuz gribi savaşından bu yana tam 5 yıl geçti.

Aşıların tartışmasız bir şekilde onay alabilmesi için, 5 yıllık hayvan deneyi gerekiyor. EBOLA’nın domuz gribinden 5 yıl sonra ortaya çıkmış olması tesadüf değildir herhalde.

Bu durumda şeytanca hazırlanmış bir senaryo ile karşı karşıya olabilir miyiz acaba?

O halde sıkı durun!

ABD’de 2007 yılında EBOLA örneklerine(!) dayanarak yapılan tescil müracaatına, 2010 yılında patent verilmiş.

Verilen ne? EBOLA Virüsü patenti!

Patent aldığını nereden mi biliyoruz?

İşte ABD tescili alınan EBOLA Virüsü patentinin numarası: CA2741523A1

Peki, bu patent ne ifade eder?

İş bu onayla, zayıflatılmış veya ölü virüslerin de mülkiyet koruması patent altına alınmış. Bu sayede EBOLA ile ilgili üretilecek aşı ve ilaçta, otomatikman patent altına alınmış oluyor.

Hâlâ ‘şeytan bu işin neresinde’ diye soran varsa, yazıyı okumayı burada kesmesini öneririm.

Domuz gribi savaşında ciddi bir tecrübe kazanan şeytan ve avanesi, bu kez işi şansa bırakmamış. Önce virüsü üretmiş, sonra patentini almış, aşı ve ilaç için geçmesi gereken 5 yılın bitimine çeyrek kala, virüsü Gine ve çevresi ülkelere servis etmiş…

Garip ama ABD, bugün kendisinde de EBOLA virüsü tespit edildiğini, bir kişinin karantinaya alındığını duyurdu.

Aralarında Türkiye’nin de olduğu pek çok ülkede, grip veya yorgunluk emaresi görülen uçak yolcularının apar topar medya ordusu eşliğinde, EBOLA şüphesiyle vakumlayarak hastanelere taşınması, günlerce haklarında yayın yapılması boşuna mı sanıyorsunuz?

Bu haberlerle bütün dünyada korku enjekte edilerek, insanların bilinçaltları esir ediliyor. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü, kısa bir süre önce EBOLA aşısının bu yılsonuna doğru üretilmiş olacağını duyurdu.

Dünyanın sağlığının emanet edildiği bu Siyonist örgüte ne oluyor da, olmayan bir şeyin üretileceğini duyuruyor? Elbette olmayan bir şey yok! Her şey kurgulanmış! Önce ROCHE’a vuran piyango, bu kez de yine patronu Yahudi olan İngiltere merkezli GlaxoSmithKline (GSK)’a vurmuş.

İyisiniz değil mi?

Bırakmayın kendinizi şeytanlıklar daha bitmedi…

Bu patent ve Obama'nın 31 Temmuz 2014 tarih ve 13674 sayılı idari direktifi ile şayet bedeninizde EBOLA Virüsü varsa, teknik olarak mülkiyeti Amerikan hükümetine ait bir şeyi taşıdığınız için karantinaya alınmanız ve istemeseniz dahi zorla kan örneği vermeniz gerekiyor.

Siz hamburger yiyip kola içerken, müzik dinleyip İnternette gezinirken, modayı takip edip vur patlasın çal oynasın yaparken, hukuk önünde EBOLA’ya yönelik işlemlerle ilgili itiraz haklarınız gasp edilmiş...

Bununla kalsa iyi…

Vücudunuzda federal hükümete ait salgın hastalık belirtisi gösteren bir malzeme taşımaktan dolayı tutuklanabilecek ya da karantina altına alınabileceksiniz. Zira mülkiyeti başkasına ait bir virüsü izinsiz taşımak, ABD yasalarına göre suç.

Tirajı komik mi?

Değil! Zira ister beğenin, isterse de beğenmeyin. Bu şeytan ve avenesinin çalışma biçimi. Tıpkı onların bilim kurgu filmlerinde izlediğiniz gibi…

Bu kadar sürede onay alınamayacağını ve de teknik olarak üretilemeyeceğini, salgın sonrası yaşananların önceden hazırlanmış bir senaryo olduğunun ispat edildiğini söylüyor birçok tarafsız kaynak. Ayrıca aşının muhtemel ve güçlü yan etkilerinden yine hiç söz edilmediğinden bahsediliyor.

Bugün özellikle Gine, Liberya, Sierra Leone’da binlerce insanı, sırf bizi ve hükümetlerimizi EBOLA konusunda ikna için öldürdüler. Daha kaç kişiyi öldürecekleri bilinmiyor. Ama niyetlerinin milyonlarca insan olduğu ortada…

Siz Afrika’dan Avrupa’ya kaçışın ve pek çoğunun Akdeniz’de boğulmasının tesadüf olduğunu mu sanıyorsunuz?

Öte yandan, Güney Amerika kıtasında bir yılda 700 bin insanın ölümüne yol açacağı “öngörülen” yeni bir virüs riski bulunduğu açıklandı.

EBOLA’nın sinsice planlanmış ve servis edilmiş Genetiği Değiştirilmiş Virüsyani bir BİYOSİLAH olduğu şüphe götürmez bir gerçek.

Bill Melinda Gates Vakfı’nın on yıla yakın bir süredir, Afrika kıtası başta olmak üzere pek çok bölgede insanları yeni salgınlar konusunda bilgilendirme adı altında, bağışıklık sistemlerini çökertecek virüsler yaymış olabileceği şüphesi hızla büyük bir kabul görüyor.

Yine EBOLA aşısının duyurulmasından önce çok sayıda ülkede, EBOLA teşhisleri konulacağı, pek çoğunun öleceği, bu nedenle de PANDEMİ hali ilan edilip dünyadaki bütün insanların şeytan aşısı ile aşılanacakları, bunun içinde BM ve Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırlık yaptığı belirtiliyor.

New York Times gazetesine göre, 2015’de 1 milyon kişi EBOLA yüzünden ölmüş olacak!

İsterseniz başa dönelim ve BİYOLOJİK-SAVAŞ’IN süreçlerini özetleyelim:

1) Laboratuar çalışmaları (siz ona Biyolojik Savaşı başlatma deyin),
2) Patent dolandırıcılığı ve hükümet direktifleri ile siyasi şantajlar,
3) Virüsün tüm dünyaya servisi,
4) Seyrek ölümler ve insanları hazır hale getirmek için başarısız tıbbı müdahaleler (şimdi bu aşamadayız),
5) Yoğunlaşan ölümler ve küresel çapta sosyal panik,
6) Mezar kazmanın tehlikeli olduğu için, cesetlerin kireç veya asitlerle yakılarak topluca gömülmeleri duyurusu,
7) Aşı keşfi ilanı,
8) Ülkelerden yüz milyarlarca dolarlık aşı siparişi,
9) Küresel PANDEMİ ilanı yahut biyo-savaşın resmiyet kazanması,
10) Zorla aşı için, tehdit, şantaj hatta sıkıyönetim ilanları.

İŞİD terörü ya da Ortadoğu’da petrol savaşı mı dediniz?

Güldürmeyin Allah aşkına!

Biz kafayı, GDO’lu soya ve Mısırla
beslenen hayvanların EBOLA’lı sütlerinden yapılmış peynirleriyle yemedik!

Şaka bir yana, siz bu canavarların GDO konusunda neden ısrar ettiğini sanıyorsunuz?

Şaka yaptığımı sananlar buyurun: www.BioDefense.com

Kaç kurbana kaç insan düşecek bakalım!

Bayramsa bayramınız mübarek olsun!
KAYNAK:http://kemalozer.com

29 Kasım 2014 Cumartesi

Yeni’ baronu kim öldürdü?


Yeni’ baronu kim öldürdü?



Uçak kazalarına çok dikkat etmeli! Zira en “temiz” operasyonlar etkin bir suikast aracı da olan uçaklarla yapılıyor!


Malum, bu yıl 8 Mart’ta Malezya uçağı -sözde- kaybolmuştu. Bu hadise ile ilgili 22 Mart’ta kaleme aldığımız makale neredeyse tüm medyada yer almıştı.

Çünkü bu uçakta baronların baronu olarak nitelenen Rothschildhanedanından Jacob Rothschild’e ait, yarı iletken şirketi Freescale Semiconductor'ın patent ortaklarının tümü vardı.

Bu uçak hâlâ kayıp ve sırrı çözülemedi(!) En azından dünya kamuoyu hakikati henüz öğrenebilmiş değil.

Ne gariptir ki, bu uçak hadisesinden bir buçuk yıl önce -2012 Ağustos ayında- bir şarkı bestelenmiş. Pitbull ve Shakira’ca söylenen bu şarkının sözleri oldukça gizemli.

Şöyle diyor şarkıda:

“Now it's off to Malaysia
Two passports, three cities, two countries, one day
No Ali, No Frasier!
But for now off to Malaysia…”

“Şimdi biz Malezya'ya gidiyoruz.
İki tane pasaport, üç şehir, iki ülke, bir gün…
Hayır Ali! Hayır Frasier!
Ama şimdi için Malezya kapalı…”

Batı medyasını dikkatle taradığımızda, kaybolduğu iddia edilen Malezya uçağı ile bu şarkı arasında bir bağlantıdan söz edildiği görülür.

Kimlerine göre ise bu benzerlik “bir tesadüfmüş müş de, şarkı geleceği bilmiş miş!”

Ah o hin benzerlik…

Klibi müstehcen olduğu için yer veremediğimiz MH370 sefer numaralı Malezya uçağı ile ilgili olduğu iddia edilen "Get It Started" adlı şarkıda; iki pasaport, iki ülke, üç şehir, bir günden söz ediliyor. Ve tabiî ki iki kişi ileMalezya’dan…

Uçağa binen iki kişinin pasaportu çalıntı…

Çalıntı pasaportlar İtalya ve Avusturya’dan yani iki ülke…

Uçak Malezya’dan kalkıp, Çin’e gidiyor ama Vietnam’da kayboluyor. Yaniüç şehir: Kuala Lumpur, Hanoi ve Pekin…

Şarkı’da bir Ali’den söz ediliyor. Tesadüfe bakın ki, pasaportu çaldığı iddia edilen iki İranlıdan birinin adı da Ali!

Frasier kim mi? Onun gizemi dikkatli okurların gözünden zaten kaçmaz…

Bunlar gerçekten doğru olabilir mi?

Uçak Malezya uçağı değil mi? Evet!

Malezya hükümeti uçakta iki İranlı olduğunu ve pasaportlarının çalıntı olduğunu kabul etti mi? Evet!

İki ülke, üç şehir ve bir gün doğru mu? Evet!


Geriye kalanın adı komplo teorisi mi? Hayır! Hayır!

Bu şarkı ile 11 Eylül -ikiz kuleleri- saldırısından 6 yıl önce piyasaya sürülen “Illuminati Card Game” adlı oyun kartlarındaki benzerliğin altı çizilmeli...

VELİAHT BARONU KİM ÖLDÜRDÜ?

Malum, IŞİD denilen karanlık örgüt, 11 Haziran günü, Irak’ın en büyük şehirlerinden biri olan Musul’u, ardından da Irak’ın yaklaşık dörtte birini ele geçirdi.

Bu olaydan 4 gün sonra ise dünyanın en büyük ikinci baronu olan 99 yaşındaki David Rockefeller’in oğlu Richard Rockefeller babasının yaş günü programından çıktıktan sonra öldü ya da öldürüldü!

Richard’i önemli kılan sadece yaşlı baronun oğlu olması değil elbet. Aynı zamanda baba baronun yerine geçmesi beklenen veliaht…

Ölüm nedeninin, kendi kullandığı uçağın düşmesiyle gerçekleştiği açıklandı.

Rockefeller'in sözcüsü Frasier Seitel, ölümü doğrularken kazanın nedeninin tam olarak bilinmediğini açıkladı. Ölüm hadisesinin üzerinden 10 gün geçmesine rağmen, konu basit haberlerden sonra birden gündemden düşüverdi. Neden acaba?

Bizim basının büyük bir “hayırsever(!)”olarak sunduğu baronun ölümü, hiç kuşkusuz basit ve sıradan bir ölüm değildi.

Trilyonlarca doları yöneten ailenin tepesindeki baron babanın ölümünden sonra ailenin başına geçmesi planlanın kişi, acaba basit bir kaza eseri mi öldü, yoksa bu ölüm aileye verilen bir mesaj mı?

Rockefeller ailesi gerçeği öğrense de, bizler gerçeği uzun yıllar asla öğrenemeyeceğiz. Belki de hiç…

Yakın zamanda baronların has adamlarının veya aile mensuplarının da içinde yer aldığı kişilere yönelik yeni hamleler söz konusu olursa veya hiç tahmin edilmeyen bir bölgede beklenmedik savaş çıkarsa asla şaşmamalı.

Mamafih bu hadise Türk basınının, bir hayırseverin(!) basit bir kazada ölümü şeklindeki takdimi gibi vakayı adiyeden değil.

“İSTANBUL’U DA ALACAĞIZ”

IŞİD, hiçbir Müslüman grubu temsil etmediği gibi, basit bir taşeron olarak da görülemez.


IŞİD’in “Irak ve Suriye’den sonra İstanbul’u da alacağız” cümlesi, gülüp geçilecek bir mesaj olarak görülmemeli!

IŞİD’in İstanbul’u alabilmesi gibi bir saçmalık elbette söz konusu olamaz, ama bu söz asla basit ve komik değil. Bilakis büyük patron, taşeron IŞİD’in ağzından Ankara’ya mesaj gönderiyor.

Bu nedenle baronlar ve İngiliz’i dikkatle izlemek gerekiyor. Elbette ABD’yi de… Ancak son gelişmeler ABD’den ziyade, İngiliz-Suud işbirliğine işaret ediyor…


kaynak:kemal özer...

26 Kasım 2014 Çarşamba

Noetik: Düşünce Gücünün Maddeye Etkisi


Noetik: Düşünce Gücünün Maddeye Etkisi


Düşünce gücünün madde ve evren üzerindeki etkisini biz 90’lar gençliği en iyi Matrix ile anladık. Neo kahinin evinde, elindeki kaşığı düşünce gücüyle büken ufak çocuğu görünce o da bizim kadar şaşırmıştı. Hangimiz mutfağa koşup en ince saplı kaşığı bulup bükmeye çalışmadı ki?


Nice gençlerimiz annesinin gümüş kaşığını şiddet yardımıyla büktüğü için ne azarlar işitti. Fakat tabii ki düşünce gücünün sınırları bir kaşık bükmeyle kalmıyor. Düşüncenin fiziksel gücü etkileyip etkilemeyeceği konusu NOETİK bilimciler tarafından araştırılıyor.

Noetik bazılarımızın ilk kez duyduğu bazılarımızın da yeni yeni öğrendiği bir bilim dalı. Noetik Eski Yunanca’ da ‘algılamak’ ya da ‘kavramak’ anlamına gelen Noetikos kelimesinden türemiştir. Yunan felsefesinde bu kelime duyular veya akılla değil sadece akıl yoluyla kavranılan bilgi türünü anlatmak için kullanılır. Noetik bilimin çalışma alanları genel olarak insan bilincinin potansiyeli üstüne. Bilinç ve vücudun potansiyeli, zihnin bedensel iyileşmeye etkisi, duygular ve ruh gibi alanlarda çalışmalar yürütüyorlar. Bu araştırmaları yapan meslek grupları da farklılıklar gösteriyor. Alternatif tıp uzmanları, kuantum fizikçileri, parçaçık fizikçileri, terapistler, psikologlar ve pek çok farklı daldan bilim insanları Noetik üzerine çalışıyorlar.
Noetik Bilimler Enstitüsü

Noetik aslında çok eski zamanlardan günümüze gelen bir düşünceyi araştırıyor. Son on yıldır bu bilimin adını duymaya başlamış olsak da düşüncenin fiziksel gerçekliğe etkisi asında hep merak edilen ve araştırılan bir alan olmuştur. Bu alandaki ilgisini daha ilerilere götüren eski astronot Edgar Mitchel ve sanayici Paul. N.Temple 1973 yılında Noetik Bilimler Enstitüsü’nü kurdular. İnsan potansiyelinin sınırlarını araştırmak için kurulan enstitünün amacı, insan kapasitesinin geliştirilmesi ve sağlık alanında önemli ilerlemeler yapılması.

California’da 80 dönümlük dev bir arazi üzerine kurulan enstitünün kampüsü içerisinde ofisler, kütüphaneler ve donanımlı araştırma laboratuarları vardır. Enstitü 3 ayda bir Shift adı verilen bir dergi yayınlıyor. Derginin 35.000 abonesi olduğu da web sayfasındaki bilgiler arasında.


Su Kristallerinin Duyguları

Noetik Bilimler Enstitüsü Haziran 2009’da zihnin fiziksel etkisini kanıtlayan önemli bulgular bulduklarını açıklayarak herkesi şaşırttılar. Sözlerin suya etkisini inceleyen Japon bilim adamı Masaru Emoto, dünyanın çeşitli yerlerinden, farklı durumlarda alınan su kristalleri ile büyüleyici bir araştırmaya imza atmıştı. Deney şu şekilde yapılmış. Suların bulunduğu şişelerin üzerine farklı kelimeler yazılıp bir süre bekletildikten sonra Bay Emoto, su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu ile su kristallerini inceledi. Su kristallerinin kelimelerinin anlamlarının enerjisini kopyalayıp, görüntü olarak verdiği bu resimlerin gerçekliği gerçekten etkileyici. Masaru Emoto ‘Suyun Gizli Mesajı ‘ adını verdiği kitabında da su kristali fotoğraflarını yayınlamıştır.

Masaru Emoto çalışmasını kısaca şu şekilde açıklıyor.’’İçinde su olan şişenin üstüne yazılmış veya sözel olarak söylenmiş sözcükler, düşünceler, suya çalınmış olan müzik veya oynatılmış film ile suyun yapısal özelliği değişir.’’Yapılan bu deneyler sırasında akarsu ve kaynaklardan alınan su kristallerinin çok düzgün geometrik şekillere sahip olduğu fakat buna kıyasla kirli ve toksik su borularından alınan su kristallerin şekillerinin bozuk olduğu gözlenmiş.

Benzer bir çalışma da Japonya’da ilkokul öğrencileri tarafından yapılmış. Eşit şartlar altındaki iki kavanoza bir miktar pirinç konulmuş. Kavanozlardan birinin üstüne ‘Teşekkür ederim’, diğerine de ‘Seni aptal’ yazıldıktan sonra bir süre beklemeye bırakılmış. Üzerinde olumsuz yazı bulunan kavanozdaki pirinçler siyah bir renk almış ve kötü kokulu bir şekilde çürümüş. Olumlu şeyler yazan kavanozdaki pirinçler ise daha düzgün kalmış, sadece sarı bir renk almışlar.

Araştırmalar bitmiyor. Bir diğer önemli araştırma da Fransız bilim adamı Dr.Jacques Benveniste tarafından yapılmış. 1980’lerde başladığı çalışmaları sonucunda suyun hafızası olduğu sonucuna varmış kendisi.

Şöyle ki; Dr.Benveniste suya bir madde eklemiş ve daha sonra da suyu 1 milyon kez sulandırmış. Özel bir alet de aşırı derecede karıştırdıktan sonra maddenin yok olacağını düşünmüş. Fakat maddenin hala suda olduğunu görünce milyonlarca kez daha sulandırarak aynı işleme devam etmesinin sonucunda madde yine de yok olmamış O zaman suyun yüklenen bir maddeyi hafızasına kaydettiğini anlamış.Benveniste’nin bir başka deneyinin sonucu ise biraz daha ürkütücü. Bilim-kurgu senaryolarını aratmayacak bir sonuca ulaşan Benveniste gelecek hakkında fazlasıyla düşünmemize neden oluyor. Suya bir zehir yerine sadece o zehrin frekansını yüklemiş ve aynen zehrin kendisi gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü gözlemlemiş.

Benveniste’nin deney sonundaki tespiti şu şekilde ‘’Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyebilir.

Benveniste’nin araştırmaları bazı kişilerce şüphe ile karşılanmış haliyle. Queens Belfast Üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis, Avrupa ülkelerinde Prof. M.Roberfroid tarafından koordine edilen bir araştırma grubuna katılmış.

Araştırma grubunda Benveniste’nin orijinal deneyinin çok daha ayrıntılısı yapılmış. Hatta tarafsızlığı kesin olarak sağlayabilmek için, deneyi yapan bilim adamlarının hangi şişede hangi solüsyon olduğunu bilmemeleri sağlanmış. Deneyin sonucu yine Benveniste’nin araştırmalarını doğrulamış. Tabii Benveniste’nin cevabı da gecikmemiş; ’12 yıl önce bizim başladığımız noktaya gittiler.’


Bir Nostradamus değil ama…

Asıl adı Michel de Nostradame olan ünlü hekim, kahin, astrolog Nostaradamus. Bazı kehanetlerinin gerçekleşmiş olması ile ününe ün katmış kendileri. Küresel Bilinç Projesini de bir nevi teknolojik olarak düşünebiliriz. Küresel Bilinç Projesi, Princeton Üniversitesi’nden Dr. Nelson ve ekibinin 1998’de dünyanın pek çok farklı yerine EGG (ElektroGaiaGram) koymaları ile başladı. EGG ya da yumurta denilen bu cihazlardan 100 adet var ve bu cihazlar toplu bilincin elektronik sinyallerini kayda alıyor. Bu 100 yumurta Princeton’daki ana bilgisayara sürekli olarak kayıtları gönderiyor. Bir örnek ile daha da kolay açıklayabiliriz. 1999 Marmara Depremi, 11 Eylül saldırısı, Güney Asya’daki tsunami felaketi gibi küresel olaylardan önce cihazlardaki oynamaların değerlerine bakarak bu felaketleri önceden algıladığı anlaşıldı. Olağandışı durumlar yaşandığında insanların duygularındaki dalgalanmaları tespit eden bu yumurtalar, pek çok olay daha gerçekleşmeden önce algılamışlar.

Ne kadar sıra dışı gözükse de Amsterdam Üniversite’sinden Prof.Bierman şu şekilde açıklama getirmiş. Zamanın sadece ileri değil geriye doğru da akabileceği hakkında pek çok kanıt olduğunu belirten Bierman, zamanın denizde dört bir yana doğru alçalıp yükselen dalgalar olarak görülebileceğini söylüyor.

Küresel Bilinç Projesi kapsamındaki yumurtalardan 83.’sü de Türkiye’de bulunuyor. İzmir Alsancak’ta bulunan yumurtaya verilen isim ise ‘Mevlana Yumurtası’. Princeton Üniversitesi Noetik Bilimler resmi sayfasından yumurtaların 5 dakikada bir güncellenen verilerini de izleyebiliyorsunuz.

Düşündüm de şu evrene iyi mesaj gönderme konusunu daha da ciddiye almalıyız bence. Güzel bir su kristali olabilmek varken neden bozuk şekilli olalım ki? Ne demiş Hz.Mevlana ‘’Gül düşünürsen güllük, diken düşünürsen dikenlik olursun.’’
KAYNAK:İNDİGO DERGİSİ
YAZAR:IŞIL OZTURK