29 Ağustos 2014 Cuma

Üçüncü Göz Dedikleri Bez


Üçüncü Göz Dedikleri Bez


Alnın ortasında üçüncü bir göz. İlk defa, Zeyna ve Herkül’ün savaştığı canavarlarda gördüm onu; sonra mitolojik resimlerde, eski çağ uygarlıklarının duvar yazılarında, ardından sık sık spiritüel bilgilerde karşıma çıkmaya başladı bu üçüncü göz hikayesi.


Ajna Çakra – Üçüncü göz çakrasının gösterildiği yer epifiz bezinin konumuna denk düşer. İfade ettiği yerse aslında alnın gerisinde, beynin merkezine doğrudur.

Hep efsanevi, ya da metaforik zannettiğim üçüncü göz, gitgide sağ kolum kadar somutluk kazandı benim için. Ben de bu gizem hakkında bildiklerimi, bulduklarımı paylaşmak istedim.
Üçüncü göz şu anda beyinde işlevi tam bilinmeyen bir beze deniyor aslında: Epifiz bezi.

Bu bezin yeri beynin iki yarım küresinin ortasında, ve önden bakınca iki gözün arasından biraz yukarı denk geliyor. Kireçlenmiş durumda olduğundan beyin röntgenlerinde gözüküyor daha çok. Dokusal yapısı gözünkine benzediğinden ve fotoreseptif ( ışığı algılayan yapıda ) olduğundan dolayı gözle bağdaştırılmış hep. Ama gözle ters olarak ışığın varlığına değil, karanlığa tepki gösteriyor; uyumamızda etkili melatonin hormonunun salgılanmasını sağlıyor. Ancak bilimsel olarak henüz kanıtlanmamış olsa da, epifiz bezinin görevlerinin bundan çok daha ileriye gittiği düşünülüyor.


Horus’un Gözü- Kadim Mısır duvaryazılarından tanıdık bu şeklin üçüncü gözü ifade ettiği düşünülüyor. Sebebiyse, beyin kesidinde ki bu benzerlik.

Tarihte ve günümüzde birçok kültür, felsefe, inanç ve uygulamada epifiz bezi, spiritüel anlamda bir keşif gözü olarak tanınıyor. Bu kavramın bağdaştırıldığı şeyler ise: Aydınlanma. Uyanış. Yüksek bilinç halleri. Ve yüksek algılama kapasitesi.

Bilimsel olarak, ilk başta evrim sürecinde gereksizleşen bir parça sanılmış epifiz bezi. Ardından uykuyla olan ilişkisi keşfedilmiş. Araştırmalara göre epifiz bezi 1-2 yaşlarına kadar geliştikten sonra büyümesi duruyor. Bundan sonraysa kireçlenme süreci başlıyor. Örneğin Amerika genelinde, 17 yaşına gelene kadar insanların %40ının epifiz bezi kireçlenmiş oluyor. Tabi ki bu zorunlu değil, ve kişiden kişiye değişebiliyor. Kireçlenmesine katkıda bulunan ciddi bir etken, diş macunlarında bulunan ve dişlere iyi geldiği gerekçesiyle birçok büyük şehrin sularına kattığı sodyum florid diye sağlığa da zararlı bir bileşik. Kireçlenmeyi geri çevirmenin ve aktifleştirmeninse çeşitli yolları olduğu söyleniyor.
Aktifleştirmek derken spiritüel bir uyanış için harekete geçirmekten bahsediyorum. Çünkü bu bezin aynı zamanda vücuttaki Dimetiltriptamin(DMT) isimli nörotransmiteri de (sinir hücrelerinin birbirleri arasında iletişimde kullandıkları madde) salgılayan bez olduğu düşünülüyor. DMT ise bitki aleminde bolca, memelilerde ise nörotransmiter olarak eser halde bulunan bir madde. Ve ilgi çekici olarak vücutta en fazla doğarken, ölürken, az miktarda da bazı uykularda ve bazen meditasyon sırasında salgılanan bir molekül. Bu konuyu derinlemesine inceleyen psikanalist Rick Strassman tarafından ‘Ruh Molekülü’ olarak adlandırılıyor. Bitki özlerinden elde edilerek dışarıdan alınabilen DMT, şamanların da ayinlerinde kullandığı, derin mistik ve spiritüel deneyimler yaşatan bir madde.

Epifiz bezi üzerine uzun çalışmaları olduğuna şaşırdığım bir isim: Descartes. Kendisi bir matematikçi ve felsefeci olarak bu konuya farklı bir yoldan yaklaşmış. Bezin nasıl çalıştığına değil, bulunduğu konum ve şekil itibariyle ne işi üstlenmiş olabileceğine dair fikir yürütmüş. Bu bezin beyinde, iki lobun arasındaki en merkezi yerde bulunması ve beyindeki çoğu bölümün aksine tek parça olmasından yola çıkmış. Böylece bu bezin beyin tarafından algılananların tümünün birleştiği ve bize tek bir fikir halinde sunulduğu yer olmak için en doğru parça olduğunu düşünmüş; burayı ‘ruhun esas koltuğu’, ve ‘zihnin bedenle birleştiği yer’ olarak tanımlamış.

Sonuç olarak bakıldığında epifiz bezi, yani üçüncü göz konusuna bilimsel olarak epey bir belirsizlik hakim. Ancak birbirinden kopuk bu bilgiler arasındaki bağlantı karanlıkta da olsa, bir bütünlüğün varlığı seçilebilmekte gibi geliyor bana. Kabul etmek için tanığa ve kanıta gereksinim duyanların bilmedikleri bu dünyaya yolculuğunu belki böyle tetikleyebilirim. Üçüncü gözün keşfi için yolculuğun geri kalanıysa biraz inançla kişiye kalıyor.
yazar:Fer İNSANOĞLU
kaynak: indigo dergisi

28 Ağustos 2014 Perşembe

Bir Kadının Kararlılığı ve İlk Otomobil


Bir Kadının Kararlılığı ve İlk Otomobil
Günümüzde kadınların şoförlüğünden memnun olmayanlar olsa da insanlık tarihindeki ilk otomobille, ilk defa uzun bir yolculuğa çıkma cesaretini gösteren kişi, kararlı ve cesur bir kadından başkası değil!

Otomobilin keşif yolculuğunda kendine yer bulan, bu hikayede kendi yolculuğuna çıkmış ve otomobilin başarısını kanıtlamış bir kadının hikayesi, Bertha Benz’in hikayesi.



Carl Benz, hayata Fransız bir hizmetçiyle Alman tren kondaktörünün gayri meşru çocuğu olarak 1844 yılında Karlsruhe, Almanya’da başladı. Bir yıl sonra annesi başka bir adamla evlendi. Fakat mutlulukları uzun sürmedi. Ağır çalışma koşulları nedeniyle zatürreye yakalanan babası, bir yıl sonra vefat etti. Bu olaydan sonra ailesinin geçimini üstlenen annesi, genellikle öğrencilerin kaldığı bir yerde küçük bir oda kiraladı ve Carl öğrencilerin arasında büyüdü. Çok geçmeden kendisi de Karlsruhe Teknik Üniversitesi’nde öğrenci oldu ve mezuniyet sonrası Mannheim’da mühendis olarak bir firmada çalışmaya başladı. Fakat hayallerine ulaşması daha zaman alacaktı.
‘Ne yazık ki kız’ Bertha’nın babası

Carl’ın doğumundan 5 yıl sonra,1849 yılında, Bertha gözlerini dünyaya açtı. Soranlara ‘Ne yazık ki kız’ cevabını veren babası, usta bir marangozdu ve hatırı sayılır zenginliğini bırakabileceği erkek bir varis istiyordu. Buna rağmen babası, Bertha’ya ilerleyen yıllarda o zamanlarda kızlara verilmeyen yoğun bir eğitim aldırdı. Bir gün genç kadın Maulbronn’a giderken yolda mühendis Carl ile tanıştı ve ona aşık oldu. Bir yıl sonra, Bertha’nın babasının karşı çıkmasına rağmen, Bertha ve Carl evlenme kararı aldı. Bertha’nın babası kızının daha iyi birini hakettiğini düşünüyordu. Öte yandan Bertha, Carl’ı sevmiş ve aynı zamanda Carl’ın hayallerine de tutkuyla bağlanmıştı. Daha nişanlıyken sahip olduğu paranın hepsini Carl’a verip hayalini gerçekleştirmesi için ilk adımı atmasını sağlamıştı. Fakat evliliklerinin daha ilk yılında borç batağına saplanmışlardı. Ayrıca ilk oğulları dünyaya gelmiş ve ikinci çocukları da yoldaydı. Bir kaç yıl geçtikten sonra herşey bankanın ipoteği altına girmişti ve üçüncü çocukları da gelmek üzereydi.
Başarıya giden uzun yol.

İlk motorlu araç hayali ile bir çıkış yakalayana kadar Carl, ailesini maddi olarak su üstünde tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Fakat Carl’ın hayali için daha çok para gerekiyordu. Bu yüzden finansal destek aramaya başladı. Sonunda bir kaç ortakla anlaştı. Fakat ortaklar Carl’ın fikrine para yatırdıktan sonra büyük beklentiler içine girdiler ve kısa zamanda sonuç elde etmek için Carl’a baskı yapmaya başladılar. Ayrıca o dönemde motorlu ilk aracı yapmaya çalışan tek kişi Carl Benz değildi. İlk patenti almak için kıyasıya bir yarış vardı. Yoğun baskı altında işine odaklanan Carl, sonunda ocak 1886 yılında ilk motorlu araç patentini alan kişi olmayı başardı. (En büyük rakibi, Gottlieb Daimler’den 4 ay önce)



Attan hızlı gidemeyen ve insanları korkutan bu gürültülü makineye kimse ilgi göstermemişti.

Beklenenin aksine Carl’ın buluşuyla insanlar pek ilgilenmedi. İlk prototipi yola çıkarmak istediği zaman sürüş yasağı kondu. Daha sonra bu yasağı kaldırtmayı başardı ve sonunda buluşunu yola çıkarma fırsatı buldu. 3 tekerlekli motorlu aracı için ‘Benz Motorlu Araç No:3′ şeklinde patent almıştı ve bu araç 3. versiyondu. Diğer modellere göre daha fazla güç ve konfor sunuyordu. Bisikletin insanlar tarafından sıkça kullanıldığı Mannheim şehrinde icadını görücüye çıkarmaya karar verdi. Toplanan kalabalık meraklı gözlerle daha önce görmedikleri bu üç tekerlekli makineyi izliyordu. Gürültülü bir şekilde çalıştıktan sonra ilerlemeye başladı. Çıkardığı ses ve duman insanları rahatsız etmişti. Etraftaki atlar bile ürkmüştü. İnsanlar, at yerine bu zar zor gidiyormuş gibi ilerleyen, yavaş ve gürültülü makineyi neden kullanmak isteyeceklerini anlamadılar. Saatte 12 km/s hızla atı geçmeyi bırakın, ancak bir bisikleti geçebilen bu araç insanlar arasında şaka konusu bile oldu. Başarısız bir tanıtımdan sonra Carl Benz umutsuzluğa kapılmaya başladı.

Carl’ın umutsuzluğa kapılması Bertha’yı üzmüştü. Ayrıca Carl’ın icadı başarısız olursa onları maddi açıdan çok zor günler bekliyordu. Başarılı olmanın tek yolu da insanların ilgisini çekip, onların inanmasını sağlamaktan geçiyordu. Satın alacak kimse olmazsa böyle bir makinenin değeri de olmazdı. Carl’ın mükemmel mühendisliği ne yazık ki bu noktada pek işe yaramıyordu. Kendine olan güvenini kaybeden Carl, dışarı çıkıp otomobille yeni şeyler denemeye çekiniyordu. Bertha bir şey yapmadan bekleyemezdi. Carl’ı insanları etkilemek için yeni şeyler denemeye ikna edemeyeceğini anlayınca kendi başına bir karar aldı.
‘Carl bu yolculuğa asla izin vermezdi. Ben de iki çocuğumu yanıma alıp sabah erkenden yola çıktım. Carl uyandığında biz çoktan bir kaç saatlik yolculuğu tamamlamıştık.’ Bertha Benz

12 Ağustos 1888 yılında, Bertha sabah erkenden kalktı. Akşamdan hazırladığı yolluğu otomobile koydu. Yardım etmeleri için 13 ve 15 yaşlarındaki oğulları Eugen ve Richard’ı da yanına aldı. Carl fark etmeden yola koyuldular. Carl uyandığında onlar çoktan kilometrelerce yol almışlardı. Mannheim’dan Pforzheim’a kadar gitmeleri gereken toplam 106km’lik yol vardı. Bertha’nın hedefi Pforzheim’daki annesini ziyaret etmekti. Ama asıl amacı, otomobilin insanlar için yararlı bir icat olduğunu kanıtlamak ve kocasının kendine olan güvenini tekrar yerine getirmekti. Böylece otomobilin bir geleceği olduğunu bütün insanlara gösterecekti.



Bertha, yolculuk sırasında iki önemli arıza yaşadı. Bunlardan ilki benzin borusunun tıkanmasıydı. Bu sorunu çözmek için saç tokasını kullandı. Diğer bir sorun ise vantilatör kayışındaydı. Yıpranmış vantilatör kayışını jartiyeri ile değiştirdi. Karşılaştığı problemlere yaratıcı ve pratik çözümler bulan Bertha, yoluna kararlı bir şekilde devam ediyordu. Fakat başka zorluklar da söz konusuydu. Her zaman otomobilin gideceği düzgün bir yol bulmak da sıkıntı yaratıyordu. Kimi zaman çiftçilerin arazilerinden geçmek zorunda kalıyorlardı. Yol boyunca insanların dikkatlerini üzerine çekmişti. Merakla yaklaşanlar da olmuştu, taş atıp onlara ‘Cadı arabası!’ diye bağıranlar da.
Dünya’nın ilk benzin istasyonu: Wiesloch’taki şehir eczanesi

O zamanlar petrol türevi ürünler eczanelerde satılıyordu. Yakıtı azalan Bertha, Wiesloch şehrinde durdu. Petrol türevi, yakıt olarak kullanılabilecek Ligroin almak için eczaneye girdi. Elinde Ligroin ile kapıdan dışarı çıkarken dünyanın ilk dolum istasyonu olarak Wiesloch şehir eczanesi tarihe adını yazdırmıştı bile. Depoyu doldurup yola devam etti.
‘Otomobil insanlığın geleceğidir.’ Bertha Benz

Dünya o zamanlar bisikletle, atla veya yürüyerek yolculuk edilen bir yerdi. Fakat Bertha’nın geleceğe dair bir vizyonu vardı. Kocasının icat ettiği otomobil gelecekteki ulaşım aracı olacaktı. Hayatta bazen risk alınmalıydı ve yeni bir icadın gerçekten çalıştığını ve bir işe yaradığını insanlara göstermek gerekliydi. 12 saat süren bir yolculuktan sonra Pforzheim’a ulaşan Bertha, ertesi sabah bütün alman gazetelerinde ilk sayfadaydı ve otomobilin insanlığın geleceği olduğunu göstermişti.



Otomobilin icadıyla başlayan 126 yıllık yolculukta gelinen nokta gerçekten inanılmaz. O günlerin çok ötesine ulaşan vizyonuyla bu hikayede kendi yolculuğuna çıkan cesur ve kararlı Bertha Benz, otomobilin başarısını kanıtlamış ve ilk şoför olarak tarihe geçmiştir.
yazar:tolga hurhun
kaynak:indigo dergisi

Mariana Çukuru


Yer Küre’nin Sırrı: 
Mariana Çukuru

Bir grup bilim insanı 1872 yılında, 15 ve 16’ıncı yüzyıl keşiflerinden sonra tarihin en büyük coğrafi keşfini yaptı. Yer Küre’nin gün yüzüne çıkan bu büyük sırrı, ardından yeni bir bilimin doğmasına ve kendisi gibi birçok sırrın çözülmesine ışık tuttu.


Mariana Çukuru

Tarihin bir bölümüne kadar insanlar, aynı dünyanın düz olduğunu düşündükleri gibi, deniz altının da düz olduğunu düşünüyorlardı. 1872 yılında, İngiliz bilim adamlarından oluşan bir ekipHMS Challenger isimli gemiyle, okyanus tabanının haritasını çıkarmak için yola çıktı. Bu yolculuk kaynaklara, ‘Challenger seferi’ olarak geçmişti. 70.000 deniz mili yol kat edilen ve 4.000 yeni canlı türünün keşfedildiği sefer, oşinografinin -okyanus bilimi- başlangıcı olarak kabul ediliyor. Araştırma gayet ilkel bir yöntemle: Yüzlerce kiloluk kurşun ağırlık, çok uzun halatlara bağlanıp denize sarkıtılarak yapılıyordu. O yıllarda okyanus tabanını ölçecek bir teknoloji bulunmadığından bu yorucu yöntem kullanılıyordu. Challenger bu şekilde okyanuslarda araştırmasına devam ediyordu. Böylece Batı Pasifiğe geldiler.


Mariana Çukuru

Japonya ve Endonezya yakınlarında bulunan Guam Adası’nın 320 km yakınlarında ölçüm için ip sarkıttıklarında, ağırlık sürekli dibe indi ve sonunda; deniz yüzeyinin 8 km kadar altında, 4.475 kulaç sonra deniz tabanına oturdu, Bu şaşırtıcı sürpriz, şüphesiz beklenmiyordu. Bilim adamları, bunun nedenini ve su altındaki yapıyı merak ettiler.Challenger’ın bu beklenmeyen keşfi, Okyanus tabanının ilk haritasını oluşturdu ve oşinografinin -okyanus bilimi- doğmasına neden oldu. Fakat enteresan bir şekilde, Batı Pasifik’te okyanus yüzeyine oranla çok büyük bir derinlik vardı. Bu derinlik uzun zamandır, düz olduğu sanılan deniz yüzeyinin sanıldığının aksine yer yer farklılıklar gösteren bir yapısının olduğunu ortaya çıkararak, önceki düşünceyi alt üst etti.

Seferin sonuçları Report of the Scientific Results of the Exploring Voyage of H.M.S. Challenger during the years 1873-76 adlı yapıtla bilim dünyasına duyurulmuştu. Bu şaşırtıcı keşifle, tabiri caizse bilim dünyasında yer yerinden oynadı. Ancak, Mariana Çukuru gizemini korumaya devam etti, çukurun nasıl oluştuğu sorusu, on yıllarca bilim dünyasını meşgul etti. Ta ki 1900’lü yılların başında, ‘sonar’ teknolojisi kullanılmaya başlayana kadar. 1940’larda, 2. Dünya Savaşı sırasında, müttefik kuvvetlerin Nazi denizaltılarının yerini bulmak için daha da geliştirdiği sonar teknolojisi Mariana Çukuru’nun sır kapısını da araladı.


Sonar Teknolojisi

Bu teknolojiyle, deniz yüzeyinden su altına gönderilen ve su boyunca ilerleyen ses dalgaları, katı zemine çarptığında sekerek geri dönüyor ve detektöre giriyordu. Bilim insanları bu şekilde dalganın geri dönüş sürecini ölçerek, su altının detaylı haritasını çıkarabileceklerini düşündüler.

1951 yılında, İngiliz donanmasına ait bir araştırma gemisi, Challenger tarafından bulunan Mariana çukurunda araştırma yapmak için bölgeye gitti. Bu defa araştırmacılar, gelişmiş sonar cihazlarıyla donanmış, daha kapsamlı ekipmanlara sahipti. Araştırma sonucunda, 11.033 metre yüksekliği olan Mariana çukurunun bir delik değil, Türkiye’nin doğudan batıya 1650 km olan yüz ölçümünün neredeyse üç katı, 2.542 km uzunluğa ve 69 km genişliğe sahip olan dev bir hendeğin sadece bir parçası olduğunu öğrendiler. Burası, okyanusun en derin noktasıydı. Mariana Çukuru, günümüzde de Dünya’nın en derin noktası olarak kabul edilmektedir.

İlk keşfi yapan geminin anısına hendeğin bu bölümüne ‘Challenger Çukuru’ adını verdiler. Ancak bu keşif, on yıllardır bilim insanlarının düşüncelerini meşgul eden, ‘nasıl oluştu?’ sorusuna cevap vermekten acizdi. Böylece bilimciler, cevabın ancak çukurun dibinde olduğunu düşündüler ve dibe inip onu bulmaya karar verdiler. Fakat bu sanıldığı kadar kolay değildi. Çukurun dibindeki basınç miktarı, yüzeydeki basıncın tam 1000 katı kadardı. Bu, şartları zorlaştırıyor ve aynı oranda dalışı tehlikeli boyutlara taşıyordu. İsviçreli bilim adamı Auguste Piccard 1953 yılında, dalışın yapılacağı Triest batiskafını tasarladı. Triest, yüksek basınca dayanabilecek şekilde tasarlanmış bir araçtı.


Triest

Test dalışları ve kontrolleri 7 yıl süren Triest, nihayet 1960 yılının Ocak ayında hazırdı. Amerikan donanmasında görevli derin deniz kâşifi, Teğmen Don Walsh ve Triest ’in tasarımcısı Auguste Piccard’ın oğlu Jacques Piccard dalış için seçilen isimlerdi. Triest, 23 Ocak 1960′da Mariana çukuruna daldı. Görüşü sağlayan cam panel çift camla desteklenmiş, dalış esnasında bu camlardan biri kırılmış ve şans eseri diğer cam sağlam kalarak, ekibi dehşet verici bir faciadan korumuştu. 4 saat süren dalışın sonunda, başarıyla dibe ulaştılar. Derinlikölçer 11,033 metreyi göstererek, sonar bulgularını doğrulamış ve görev tamamlanmıştı. Ekip daha detaylı araştırma yapmaya koyuldu. Çukurun tabanında gördükleri bir balık, orada yaşayan canlıların varlığına dair şaşırtıcı bir delildi. Ancak Triest, hareket ederken dipten yoğun bir toz bulutu kaldırmış ve görüşü tamamen imkânsız hale getirmişti. Bu yüzden, araştırmaya son vererek, toplam 9 saat süren tehlikeli dalışın ardından yüzeye çıktılar. Bu dalış aynı zamanda yeni bir dünya rekoruydu. Ekiptekiler, en derin dalış rekorunu kırdılar, ta ki geçtiğimiz yıllarda beyaz perdenin dev yapımlarından olan, Titanik, Terminatör ve Avatar filmlerinin yönetmeni James Cameron, kendi tasarladığı batiskafıyla Mariana Çukuru’ na dalış yaparak, ekibin rekorunu kırana dek…

1960 yılındaki başarılı dalışa rağmen, Mariana Çukuru gizemini korumaya devam etmişti. Çünkü bilim insanları hala ‘nasıl oluştu?’ sorusuna cevap veremiyorlardı. Böylece, bu sorunun cevabını çukurun dibinde aramaktan vazgeçtiler ve okyanusun tabanını inceleyerek, böyle büyük bir çukuru neyin ve nasıl oluşturduğu sorularına cevap aramaya devam ettiler. Bir grup yer bilimci, 50 ve 60’lar boyunca bütün dünyadan sonar verileri topladı. Sonar teknolojisi sayesinde okyanusları, suyu çekilmiş büyük kara parçaları gibi haritalandırdılar. Toplanan veriler oldukça şaşırtıcıydı. Mariana Çukuru, dev çukurlardan oluşan devasa bir kanyondu ve bu şekilde dünyayı çevreleyen bir ağın yalnızca küçücük bir parçasıydı. Bilim insanlarını asıl şaşırtansa, pasifiğin diğer tarafında Mariana hendeğine paralel biçimde ilerleyen dev bir su altı dağ sırasının varlığıydı.


Doğu Pasifik Sırası

Doğu Pasifik Sırası… Bu dev dağ sırası da, aynı ağın sadece bir parçasıydı. Adeta dünyanın üzerine atılmış bir dikiş gibi, 65 km boyunca dünyayı çevreliyordu. Bilim insanları daha sonra, hendek ve dağ sırası arasındaki bağlantıyı çözmeye çalıştılar. Soğuk savaş döneminde Amerika, dünyada yapılan atom bombası denemelerini takip etmek için, büyük bir yer altı depremölçer ağı kurdu. Depremölçerler, ister istemez doğal kaynaklı depremleri de ölçüyordu. Yer bilimciler bu verileri haritaya dökerek incelediler. Bütün depremler okyanusun altındaki hendek ve dağların etrafında toplanıyordu. Bu buluş dünyayı algılayışımızda, bir devrim niteliğindeydi. Yer bilimciler depremlere neden olan sürtünmenin, hendek ve tepelerin derinliklerindeki hareketlerden meydana geldiğini anladılar. Buna göre yer kabuğu, birbiriyle kesişen sınırlardan oluşan tektonik tabakalara bölünmüştü. Hareket eden tabakalar, birbirlerine sürtünerek depremleri tetikliyorlardı. Su altındaki hendek ve tepeler bu tabakaların sınırlarında bulunuyorlardı. Böylece Mariana Çukuru’nun sırrı, yeni sırlarla birleşerek büyüyordu.

Bilim insanları Doğu Pasifik Sırasını inceleyerek sırrı çözmeyi denediler, ancak ipucuna Atlas Okyanusu’nda ulaştılar. Amerikalılar Soğuk Savaş döneminde, Sovyet denizaltılarını tespit etmek için geliştirdikleri başka bir sistemle; denizleri, MED adı verilen manyetik anomali detektörüyle tarıyorlardı. Aramalar sırasında tesadüfen bir ipucuna ulaştılar. Doğu Pasifik Sırası’nın Atlas Okyanus’unun ortasından geçen kısmında, sıranın her iki yanında paralel olarak uzanan manyetik kayalardan oluşan tuhaf şeritler vardı. Pozitif ve negatif olarak tepenin doruğundan aşağı doğru sıralanıyordu. Jeologlar, Dünya’yı kuzey ve güney kutupları olan dev bir mıknatısa benzetir. Fakat manyetik kutuplar sabit değildir, yaklaşık her 300 yılda bir manyetik alan birden bire 180 derece kayar. Alan kaydığında kuzeyi gösteren bir pusula güneye döner. Bilim insanları bu dönüşümün, okyanus tepesinin yanlarında bulunan manyetik şeritleri açıkladığını düşünüyor.


Tepelerin Oluşumu ve Manyetik Alanlar

Jeologlar 1960’larda magmayı keşfettiklerinde, okyanusun dibindeki dağ sıralarını magmanın oluşturduğunu düşünüyorlardı. Ancak, bu 17 yıl boyunca sadece bir düşünce olarak kaldı. 1977 yılında, okyanus altındaki dağ sıralarını ve etraflarındaki manyetik çizgileri magmanın oluşturduğunu ortaya çıkaran bir araştırma yaptılar. Buna göre: Magma tektonik tabakalar arasından fışkırarak okyanus tabanını yukarı kaldırıyor ve bu şekilde okyanusun altında yükseklikleri binlerce metreyi bulan devasa tepeleri oluşturuyordu. Erimiş ve sıcak haldeki kayaların mineralleri, dünyanın manyetik alanının kuzey ve güney yönlerine göre diziliyor ve magma soğudukça oldukları yerde kalıyorlardı. Daha fazla magma yukarı doğru itildikçe, eski kabuk tepeden aşağı itiliyor ve dünyanın manyetik kutup dönüşümünü belgeliyordu.

Bu son araştırma aynı zamanda, Mariana Çukuru kilidinin anahtarıydı. Araştırma sonuçlarına göre, magma Pasifik Okyanusu’nun sırtında yeni kabuk oluşturuyordu, manyetik şeritler ise eski kabuğun sırttan, pasifik tabakasının diğer tarafına doğru itildiğini kanıtlıyordu, yani Mariana Çukuru’na… Bu yeni bir soruyu da akıllara getirdi. Eğer yeni kabuk okyanus sırtında oluşuyor ve dünya genişlemiyorsa, eski kabuğun başka bir yerde yok olması gerekiyordu. Pasifik Okyanusu’ndaki bir şey, deniz tabanını yutuyordu ve tüm kanıtlar Mariana Çukuru’nu gösteriyordu. Ancak bu sorunun cevabı da bir önceki soruda olduğu gibi, beklenmedik bir yerden geldi, Mariana Adaları’ndan… Bu adalar, çukurun 320 km batısında, okyanus yüzeyinde meydana çıkan bir yanardağ zincirini oluşturuyor. Ada zincirinin kavisli şekliyle, çukurun kavisli şekli arasındaki benzerlik, bilim adamlarını adaların oluşumunda, çukurun etkisi olduğu düşüncesine itti. Jeologlar, Subliksiyon adı verilen bir süreçte yanardağların oluştuğuna inanıyor. Subliksiyon iki tektonik tabaka çarpıştığında meydana geliyor.


Subliksiyon

Birbirini ezip geçen iki tabakadan ağır olan tabaka, hafif olanın altına giriyor. Aşağı inen tabaka, beraberinde su ve milyonlarca yılda oluşan tortuyla birlikte manto adı verilen, dünyanın son derece sıcak iç kısımlarına itiliyor. Tortudaki su magmayı dönmeye zorluyor ve üstteki tabakaya doğru itiyor, yüzeyi parçaladığında tıpkı Mariana adalarını şekillendiren yanardağlar gibi, yanardağları oluşturuyor. Çukurun batısında yer alan adaları oluşturan şey subliksiyondu ve araştırmacılara on yıllardır açılamayan kilidin anahtarını sundu. Çünkü burada Mariana Çkuru’nu yaratmaya yetecek kadar güçlü bir süreç yaşanmıştı. Aşağı batan tabaka dibe çöktükçe mantoya giriyor ve burada çarpışan tabakalar bir hendek oluşturuyordu, okyanus tabanında oluşan devasa bir kıvrım… Bilim insanları sonunda aradıkları cevabı bulmuştu.

Rastlantı eseri 1872 yılında bulunan bir çukur, 1977 yılına kadar, tam 105 yıl süren bir araştırma dizisinin sonunda; Yer Küre’nin birçok sırrının çözülmesine ışık tuttu. İnsanlığın, savaşın yıkım ve ölüm getiren gölgesinde zarar vermek ya da korunmak için geliştirdiği teknolojiler; doğru kullanıldıklarında dünyanın karanlıklarını aydınlattı. Mariana Çukuru, insanlığın dünya yapbozundaki parçaları görmesinde şüphesiz büyük bir rol oynamıştı. Bugün hala dünyanın karanlıkta kalan, çözülemeyen bilmeceleri, kayıp yapboz parçaları var. Ve doğa bir şekilde, insanlığa kapalı kapıların anahtarlarını sunuyor. Buna karşılık insan nesli, hem birbirine, hem de sonuçlarını düşünmeden, gezegene zarar vermeye devam ediyor…

Derleme Kaynakları
kaynak:indigo dergisi
yazar:bahattin yavuz
History Channel, Dünya Nasıl Oluştu
Wikipedia Türkiye, Mariana Çukuru

13 Sayısı ve 13. Cuma


13 Sayısı ve 13. Cuma
13 sayısı özellikle batıda oldukça korkutucu ve uğursuz olarak kabul edilir. 13. Cuma ise ayrı bir korku unsurudur. Haklarında düzinelerce film çekilmiş ve korku unsurunun bir parçası olarak kullanılmıştır. Ama gerçekten 13 sayısı uğursuz mudur? Peki ya 13. Cumanın altında yatan sebepler ne?
“13 sayısını anlayan kişiye güç ve hakimiyet verilecektir. O büyük değişimin ve yıkımın sayısıdır, yanlış kullanılırsa kendisinde tahribata ve yıkıma neden olacak gücün sembolüdür.” – Okült bir deyiş



Bu muammayı çözmek için öncelikle 13 sayısının gizemine bakmamız gerekiyor. Pagan sembolizmde çok korkutucu olarak karşımıza çıkmamakla birlikte İskandinav mitlerinde 12 Tanrı yemek yerken 13. olarak yemeği basan kurnazlık, düzenbazlık ve kötülük tanrısı Loki’nin sıkıntı yaratması ilk tarihsel örneklerden biri olarak gösterilebilir. İlginçtir ki bu toplantı sonucunda ışık tanrısı “Balder” ölür. 13’ün kötü şöhretiyle ilgili ilk değinilen mitlerden biri budur.

Balder’in ölümünün hikâyesine paralel olarak, 13 sayısının Hristiyanlar arasında uğursuz sayılmasının temel nedeni İsa peygamber ve 12 havari ile birlikte Yahuda’nın 13. havari olması yatıyor. İsa’ya ihanet eden Yahuda 13. havari olduğu için 13 sayısı Hristiyanlarca uğursuz sayılıyor. Bu yüzden 13 kişinin tek sofraya oturmadığı da sonraki dönemlerde yerini almış bir batıl inanç. Bu batıl inanca 13 kişi bir sofraya oturursa, 13. Kişinin ölmesi olağan.

13. Cumanın nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor, lakin İsa peygamber’in çarmıha gerilmesinin de cuma günü olduğu düşünülüyor ve böylece 13. Cuma ortaya çıkıyor. Ortaçağda cadıların 13 kişilik kovanlar halinde toplandığı bilgisi de bu korkuyu pekiştirmiştir. Yine haçlı seferleri zamanında Hristiyanlar Müslümanlara şeytanın işbirlikçileri olarak görürlerdi. İslamiyet’in kutsal günü cuma’dır ve Muhammed peygamber 571 (toplamı 13 eder) doğmuştur. İşte bütün bunlar batı geleneğinde yavaşça yerleşmiş, 13. cuma batıl inancını meydana getirmiştir.



13. Cuma korkusunun ilk yazılı olarak ortaya çıkması 1869’da Gioachino Rossini’nin biyografisine dayanıyor. 13. Cuma ölen bu İtalyan opera bestecisinin biyografisinde şöyle yazıyor;
“O (Rossini) son zamanlarına kadar hayranlık duyan arkadaşları tarafından çevrelenmişti; ve -eğer doğruysa, bir çok İtalyan gibi o da cumaları uğursuz gün, 13′ü uğursuz sayı olarak addederdi, Kasım’ın 13. cumasında vefat etmesi oldukça dikkat çekicidir.”

Bu metinden 1800lerde bu inancın İtalya civarında yaygın olduğunu görüyoruz. Yine de Cuma Venüs’ün kutsal günü olarak oldukça masum bir gündür. Haliyle 13. Cuma ezoterik olarak çokta korkulacak bir gün değildir. Venüs malefik bir gezegen değildir ve sevgi ile alakalı olarak Cuma gününün yönetici gezegenidir.

13 sayısına geri dönersek. Bir kısım numerolog 13 sayısının ilahi düzenin bozulması olarak yorumlamaktadır. 12 ay, Olimpos’un 12 tanrısı, İsrail’in 12 kavmi gibi sayıların mükemmel olması 13. sayının bu düzeni bozacağını düşünüyorlar. Aslında 13 sayısı, 12 + 1 olarak tamamlanmanın sembolüdür. Bir çemberin tamamlanması demektir. Cadılıkta coven sistemlerinde geleneksel olarak en fazla 13 kişi eski zamanlarda toplanırdı. İsa’nın 12 havarisi (İsa peygamber ile birlikte toplam 13), Kral Arthur ve 12 Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Dünya’dan görülen 12 zodyak gibi örnekler çoğaltılabilir. Her daim 12+1, yani 13 bir çemberin tamamlanıp kapanması olarak karşımıza çıkar. Bu 12 mükemmel sayının ve düzenin 13 ile çember olarak döngüyü tamamlamasını sembolize eder. Bu açıdan 13 oldukça önemli bir sayıdır.



13 sayısının bu mükemmel tamamlanma olgusunu antik Maya sembolizminde de görmemiz mümkün. Maya geleneğinde 13 ton yani 13 sayının gizemine değinilir. 13 sayısı yükseliş, Aydınlanma, tamamlanma gibi anlamlara gelmektedir ve Yaratıcı tanrısal güç ile alakalı olarak düşünülürdü. 13 ile çember tamamlanır ve kapanırdı. Bu yüzden çember sembolizmi kullanılırdı. 13 sayısı son ton olarak başarılabilecek en yüksek seviye olarak görülürdü. Başarılacak en yüksek seviyenin “nefsin ölümü” olduğunu göz önüne alırsak sayının ezoterik açılımının ne kadar anlamlı olduğunu daha derinden görebiliriz.



Nefsin ölümünde değindiğimiz gibi 13 sayısı “ölüm” ile alakalı olarak karşımıza çıkıyor. Bu da sayıdan korkulmasının başka bir sebebi olabilir. Çemberin tamamlamasına istinaden, hayat “çemberimizin” tamamlanması da “ölüm” ile olmaktadır. İbranicede “Mavet” ölüm demektir ve “mem” yani 13. harf ile başlar. Tarot’un 13. kartı ölümdür. 12 Olympos tanrısının dışlanmış 13. Tanrısı ölüm tanrısı Hades’tir. Burada ölümü iki açıdan yorumlayabiliriz; birincisi nefsin ölümü ve ikincisi onla bağlantılı olarak değişim ve yeniden doğum. Bunun için en güzel benzetme, bir tırtılın kozalakta ölmesi, dönüşmesi kelebek olarak çıkıp özgürce uçmasıdır. Öyleyse ölümü temsil etse bile 13 korkulacak bir sayı olabilir mi?
kaynak:indigo dergisi
yazar:efe elmas

15 Ağustos 2014 Cuma

Haarp kıyamet teknolojisi


Haarp kıyamet teknolojisi





11 Mart 2000 / AYDOĞAN VATANDAŞ
ölcük 17 Ağustos 1999, saat 03:02. Saat gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarı atmaya çalışırken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ve sanki insanların çoğu belki de ölümün kendilerine ne kadar yakın olabileceğini ilk defa bu denli yakından gördüler.
Donanma Komutanlığı'nın görkemli devir—teslim törenini müteakip deprem hiç beklenmedik bir zamanda, ansızın çıkagelmişti. İki fırkateynin gece boyunca aydınlattığı orduevi yerle bir oldu. Milyarlarca liralık havai fişeklerin aydınlattığı Gölcük semaları bir kaç saat sonra bilimadamlarının 'deprem ışıması' dedikleri ancak hâlâ ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir 'şeyle' aydınlandı. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz uğultunun ardından bütün Türkiye derin uykusundan uyandı. Binalar birbiri ardına devrilirken ölüm binlerce insanı aynı anda yakalıyordu.

Devlet hazırlıksız yakalanmıştı. Binlerce insan teknik yetersizliklerden ötürü enkazların altında günlerce bir kurtarıcı bekleyerek öldüler. Kısa süre sonra kamuoyu hummalı bir tartışmanın içinde buldu kendini. Binaların depreme dayanıklı yapılmayışı, fay hattının üzerine yerleşim alanlarının kurulması gibi argümanlar sıkça duyulan şeylerdi. Televizyon kanalları tartışma programlarını depreme ayırıyorlardı. Bu sırada deprem anını yaşayan insanlar depremle ilgili ilginç şeyler söylemeye başlıyor, kamuoyu tam olarak anlam veremese de iddiaları can kulağıyla dinliyordu. Enkazdan kurtarılan bir bayan Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda aynen şöyle söylüyordu: "O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu depremden farklı bir şeydi."

İddialara yenileri ekleniyordu. Depremden hemen önce Gölcük'ten Avcılar'a kadar geniş bir alanda görülen 'ateş topu' ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu. Bazı bilim adamları görülen ateş topunun 'deprem ışıması' olduğunu söyleseler de neden diğer depremlerde de bu kadar açık benzeri bir ışıma yaşanmadığı sorusunun cevabı net olarak verilemiyordu. Öyle olsa bile bu da sadece bir tezdi ve geçerliliği de en fazla diğer tezler kadardı.

Kısa süre sonra fısıltılar dilden dile dolaşmaya başladı. Türk basınının saygın isimleri Gölcük depreminin 'suni' bir deprem olabileceğine ilişkin görüşleri aktarmaktan çekinmediler.

Gölcük depremi suni bir deprem olabilir miydi? Bu konuda hemen deprem sonrasında birtakım teoriler ortaya atılmaya başlandı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı ve bu da depreme neden olmuştu. Kimi Yugoslavya'ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozduğu için depremin olduğunu söylüyordu. Hatta bazılarına göre bu işi PKK bile yapmış olabilirdi. Nitekim CNN, Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında böyle bir soruyu sormakta her hangi bir beis görmedi. Kimi de bunun başka bir terörist örgütün işi olduğunu veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu. Ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olanı 'Future Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllarca önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nikola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla "yüksek enerji nakli" tekniğini hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.

Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. Değişik zamanlarda Kafkaslar'da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika'da Ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem "yaratma" konusunda büyük adımlar atıldı. İşte bu araştırmalar da Amerika'da HAARP tarafından yürütülüyordu. İddialar bununla da kalmıyordu kuşkusuz.

Biz de bu konunun ana kumanda merkezi HAARP ile ilgili kapsamlı bir araştırma yaptık. Ulaştığımız sonuçlar ise bir hayli ilginç.

Fırınlanmış Alaska

Pentagon, Alaska'da, Anchorage'in 200 mil doğusundaki Arktik kompleksinde, bir gigawatt'tan fazla enerjiyi atmosferin üst katmanlarına yaymak için dizayn edilmiş güçlü bir verici inşa etti. HAARP Projesi (Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı) olarak bilinen bu araştırma dünyanın en büyük "iyonosfer ısıtıcısını" içeriyordu. Bu prototip aygıt, dünyanın yüzlerce mil yukarısındaki gökyüzüne yüksek frekanslı radyo dalgaları göndermek için dizayn edilmişti.

Peki ama neden iyonosferin elektrik yüklü partikülleri böyle bir ışınıma tabii tutuluyordu?

Amerikan Donanması ve Hava Kuvvetlerine göre, bu projenin sponsorları "Alaska iyonosferinin kompleks doğa çeşitlenmesini incelemek için" bu çalışmaya katıldılar. Pentagon ayrıca bu teknolojiyle yeni haberleşme biçimleri geliştirme, orduya ait nükleer denizaltılara sinyal gönderme ve yerin derinliklerini araştırabilen teknolojileri gizlice inceleme imkanına sahip olacaktı.

Bir yıldan uzun bir süre önce HAARP üzerine 60 büyük teori yayınlandı. O zamandan beri tahkikat yapanlar bu eşsiz projeyi UFO olaylarından Birleşik Amerika'daki dev güç merkezlerine ve en son olarak yakın zamandaki TWA 800 uçağının düşüşüne kadar herşeyle suçladılar. (Pentagon, HAARP düzeninin geçen yılın sonlarından beri faaliyette olmadığını iddia etti). Bazıları bunu "Pentagon'un kıyamet günü ölüm ışını" olarak çevirdiler. Bu teorilerin birçoğu dikkat çekici ve mantıklıydı. Bu eleştirilerin arasında Star Wars füze savunma planlarından, hava şartları değiştirme komplolarına, sun'i deprem yaratma ve hatta belki de insan zihnini kontrol eden deneylere kadar birçok uygulama bulunuyordu.

HAARP kompleksi 23 ar'lık arazi üzerine Gakona kasabası yakınlarında izole edilmiş bir bölge üzerine kurulmuştu. 1997 yılında projenin son safhası tamamlandığında, ordu, 3 gigawatt güçten fazla (3 milyar watt), 2,5—10 megahertz frekans aralığında ışınlama yapabilen "yüksek frekans bazlı bir radyo vericisi" kurmuş ve 72 fit yüksekliğinde 180 kule inşa etmişti.

Donanma ve Hava Kuvvetlerine göre HAARP, birkaç mil çapındaki yerlere, 'az miktarda bilinen enerjiyi iyonosfer katmanının tespit edilen bir yerine göndermek için kullanacaktı'. Tahmin edildiği gibi, Donanma ve Hava Kuvvetleri'nin Halkla İlişkiler Departmanı (projenin oluşturduğu olumsuz haberleri ortadan kaldırmak için oluşturulan yeni güç) projenin hem çevresel etkilerini hem de bu teknolojinin kötü yönde kullanımıyla ilgili soru işaretlerini ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleri yürütecekti.

Bununla birlikte HAARP projesini yöneten savunma şirketleri tarafından aslında Pentagon'un daha güçlü dizaynlara sahip olması gerektiği öneriliyordu. Bu patentlerden biri 1980'lerde donanma tarafından birkaç yıl boyunca tasnif edilmişti. HAARP muhalifleri tarafından "dumanlı ışın tabancası" olarak düşünülen ABD 4,686,605 no.lu patent dosyadaki anahtar bir belgeydi. ARCO Power Technologies Inc.'nin (APTI) sahip olduğu kardeş şirket ARCO, HAARP'ı inşa etmek için taşeron şirket görevini üstlendi. Bu patent, Teksas'lı fizikçi Prof. Bernard J. Eastlund tarafından icat edilen HAARP ısıtıcısına çok benzer bir iyonosferik ısıtıcıyı içeriyordu. Sonradan HAARP muhalifleri tarafından internette yayınlanan patentte Eastlund, bunu hem saldırı hem de savunma için iyi bir silah olarak tanıtıyordu.

Patente göre Eastlund'un bu icadı iyonosferdeki yüklü partikülleri ısıtarak, uyduların mikrodalga vericilerini bozacak ve "dünyanın büyük bir bölümünün üzerinde haberleşme iletişiminin bozulmasına neden olacaktı. Ancak Eastlund'un dünyanın atmosferindeki bir bölgenin değişimini sağlayacak metod ve aygıtı aynı zamanda; en sofistike uçakların ve füzelerin sahip olduğu yön sistemlerinde karışıklığa sebep oluyor, sadece üçüncü parti haberleşme sistemlerini karıştırmakla kalmıyor bununla birlikte haberleşme ağını aynı zamanda taşıyacak bir veya daha fazla benzeri ışının avantajını sağlıyordu. Diğer anlamda, diğerlerinin haberleşme ağını sekteye uğratmak için kullanılan bu sistem aynı zamanda bu icadı bilen biri tarafından haberleşme ağı olarak da kullanılabilirdi."

Örneğin: "akılcı amaçlar için diğerlerinin haberleşme sinyallerini yakalar", "atmosferin geniş bölgelerini beklenmedik yüksek irtifalara kaldırarak "füze veya uçakların yön sistemlerini sekteye uğratır" böylece beklenmedik veya planlanmayan düşman kuvvetlerine ait füzeler bu şekilde yok edilebilir veya yönleri değiştirilebilirdi.

APTI/Eastland patenti, Reagan yönetiminin son günlerinde, yüksek teknolojiyle donatılmış füze savunma sistemlerinin planlarının hâlâ yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönemde dosyalanmıştı. Fakat Eastlund'un mavi gökyüzü vizyonu klasik Star Wars reçetelerinden daha ileri giderek patentli iyonosferik ısıtıcı için daha alışılmadık kullanım yöntemleri önerdi.

Patent "odaklama aygıtı olarak görev yapacak bir veya birden çok partikül öbeği oluşturup atmosferin üst tabakalarındaki rüzgar düzeniyle oynayarak hava değişikliği yapmanın mümkün olduğunu" belirtiyordu.

Sonuç olarak, suni olarak ısıtılmış olan "geniş miktardaki güneş ışığını rahatlıkla dünyanın seçilmiş bölümlerine" odaklamak mümkün olabilecekti.

Kuşkusuz HAARP yetkilileri Eastlund'un patentleri veya planlarıyla ilgili olan herhangi bir bağlantıyı yalanladılar. Fakat bazı anahtar detaylar bunun aksini gösteriyordu. Eastlund'un patentinin sahibi, APTI, HAARP projesini yönetmeye devam ediyordu. 1994 yazında, ARCO, APTI'yi savunma şirketi olarak bilinen E—Systems'e sattı. E—Systems'in sahibi şu anda, dünyanın en büyük savunma şirketlerinden ve SCUD—busting Patriot füzelerinin yapımcısı Raytheon'dır. İşte tüm bu gelişmeler HAARP tesislerinde basit bir atmosfer biliminden daha fazlasının olduğunu gösteriyordu.

Bunların da ötesinde, APTI/Eastlund'un patenti Alaska'yı yüksek—frekanslı iyonosferik ısıtıcı için ideal bölge olarak gösteriyordu çünkü 'bu icat için istenilen yüksekliğe uzanan manyetik alan çizgileri dünyayı Alaska'da kesiyordu.' APTI ayrıca Alaska'yı projeyi güçlendirmek için bol bol yetecek kadar enerji kaynağına yakın olduğu için ideal bir yer olarak görüyordu.

Kuzey Kutup Bölgesindeki doğalgaz rezervlerinin geniş bölümü ARCO tarafından satın alınmıştı.

Eastlund ayrıca resmi ordu hattını da yalanlıyordu. Ulusal Halk Radyosuna gizli ordunun 1980'lerin sonunda ortaya atılan bu çalışmasını geliştirmeyi planladığını söyledi. Ve Microwave News'un Mayıs/Haziran 1994 sayısında Eastlund (kendi patentlerinin gerçekleşmesi için) "HAARP projesinin açıkça ilk adım olarak göründüğünü" söylüyordu.

Eastlund'un patenti gerçekten de "örnek olarak gösterilen referanslar"da konu ile ilgili yapılan komploların tam ortasına düştü. Eastlund tarafından belgelenen iki kaynak, komplo tarihi günlüklerinin devi Nikola Tesla'nın kısa biyografisini anlatan, 1915 ve 1940 yıllarında New York Times'ta yayınlanan makalelerdi. Zeki bir mucit ve Edison'un çağdaşı olan Tesla, hayatı boyunca yüzlerce patent geliştirmişti. Elbette temel bilim hiçbir zaman Tesla'nın makalelerini kabul etmedi ve onun daha sonraki bildirileri (dünyayı iki ayrı parçaya ayıracak bir teknoloji geliştireceğine yemin etti) onu tarihi bir noktada yer almaya itti. Radyo programlarında veya internet tartışmalarında, hükümetin depremlere neden olmak veya hava şartlarını değiştirmek gibi sözde deneyler yaptığı ve bunları yaparken de, gizli tutulan "Tesla Teknolojisini" referans alıp, uygulamış olma ihtimali tartışılıyordu.

Eastlund'un iyonosferik ısıtıcısı için Tesla kuşkusuz büyük bir ilham kaynağıydı. 22 Eylül 1940 tarihli ilk New York Times makalesi, o zamanlar 84 yaşında olan Tesla'nın, Amerikan hükümetine, uçak motorlarının 250 mil uzaklıkta eritilebileceğini ve böylece ülkenin çevresine görünmez Çin Seddi benzeri bir duvar örülebileceğini belirttiğini yazıyordu. Bu şekilde Tesla "telegüc"ünün sırrını açıklayacaktı. Tesla'dan alıntı yapan Times hikayeye şöyle devam ediyordu:

'Mr. Tesla bu yeni tip gücün yüz milyon cm² çapında bir ışın üzerinde işleyebilecek, 2 milyon dolardan fazla maliyeti olmayacak özel bir komplekste oluşturulabileceğini ve bunu inşa etmenin de ancak 3 ay gibi bir vakit alacağını söyledi.'

8 Aralık 1915 yılında yayınlanan ikinci New York Times hikayesi Tesla'nın en meşhur patentlerinden birini açıklıyordu ki; bu elektrik enerjisini herhangi bir uzaklığa yansıtıp, onu hem savaşta hem barışta sayısız amaçlar için kullanabilecek bir vericiydi.

Tesla'nın fikirleriyle Eastlund'un icadı arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Ayrıca Tesla ve HAARP Teknolojisi'nin birbirine bu kadar benzemesi de oldukça şaşırtıcıydı. Görünüşe bakılırsa APTI ve Pentagon, Eastlund'un ve buna paralel olarak da Tesla'nın fikirlerini oldukça ciddiye alıyorlardı.

Nitekim Eastlund da buna katılıyor gibi görünüyordu. Bir gazeteciye şöyle söylüyordu: 'HAARP benimkisi gibi bir planı uygulamak için mükemmel bir ilk adım. Hükümet bunun böyle olmadığını söyleyecektir. Fakat eğer bir şey ördek gibi vakvaklıyorsa ve ördeğe benziyorsa, onun bir ördek olduğu büyük bir olasılıktır'

1976 Çin depremi

Gelin şimdi de jeofiziksel manipülasyonlar sahasında nelerin yapıldığına ve halen de yapılmakta olduğuna bir göz atalım.

Çoğu insan elbette insanların bu tür şeyler yapabildiklerine ya da yapmak isteyeceklerine hiç inanmayabilir. Dolayısıyla bir deprem olduğunda çok az kişinin aklına şöyle bir soru gelir. "Bu doğal bir deprem miydi yoksa yapay mıydı?" Açıkça söylemek gerekirse Gölcük depreminden sonra ben bu soruyu soranlardandım. Türk basınının en saygın isimleri farklı üsluplarla bu soruyu sormaktan kendilerini alamadılar. Taha Kıvanç, Can Ataklı ve Sedat Sertoğlu şüphelerini köşelerine aktaran önemli isimlerdi.

Aslında içinde bulunduğumuz zamanda, yer değişiklikleri açısından her geçen gün aktivite seviyesinde yaşanan artıştan, hangisinin gerçek hangisinin suni olduğunu bilmek de giderek zorlaşıyor.

Nicola Tesla'nın '1935'deki Kontrollü Deprem'i, Tesla'ya göre "telejeodinamikçilerin bir eseriydi". Tesla "Yerin içinden hemen hemen hiç enerji kaybetmeden geçebilen ritmik titreşimlere neden olabilir ve bu mekanik etkileri karada uzun mesafelere taşıyarak, çeşitli eşsiz etkiler üretebilirdi" diyordu. Senator Claiborne Pell tarafından yönetilen senato alt komite oturumunda şöyle söyleniyordu: "Şu anda bir anlaşmaya ihtiyacımız var... Dünyanın askeri liderleri fırtınaları yönetip, iklimleri değiştirmeden ve düşmanlarına karşı depremler oluşturmadan önce..." Senator Pell, böyle bir teknolojinin varlığı konusunda bilgi sahibi olmadığı için 1975 yılında düşmanlar için deprem oluşturma kelimelerini telaffuz etmemişti.

Ayrıca, 10 Aralık 1976 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında "Askeri veya Diğer Çevresel Değişim Tekniklerinin Düşmana Yönelik Kullanımının Yasaklanması Anlaşması"nı onayladığı rapor edilmişti. Eğer deprem oluşturma kabiliyeti dahil olmak üzere çevresel değişiklik yapabilecek teknoloji olmasaydı, böyle bir rapor yayınlanmak acaba mümkün olabilir miydi?

Gölcük depremi gibi

5 Haziran 1977 tarihli New York Times'da, 28 Temmuz 1976 yılında Çin, Tangshan'da yaşanan ve 650.000'in üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan depremle ilgili bir yazı yeraldı.

3.42'deki ilk sarsıntıdan hemen önce, gökyüzü, gündüz gibi aydınlanmıştı. Tıpkı Gölcük'te olduğu gibi. Temelde beyaz ve kırmızı olan çok renkli ışıkları 200 mil uzaklıktan görmek mümkündü. Birçok ağacın yaprakları yandı ve gelişmekte olan sebzeler sanki bir ateş topu tarafından adeta kavrulmuştu.

Bazı araştırmacılar bu elektriksel etkilerin elektromanyetik plazma ve top şeklindeki aydınlatmayla bağlantılı olduğuna ve garip parıltıların da Tesla tipi teknoloji ve/veya HAARP benzeri vericilerden kaynaklandığına inanıyordu. Bu renkli ışığın parıltısı Tesla'nın 1935 yılında belirttiği "her çeşit emsalsiz etki"den biri miydi? Yoksa bu deprem, hiçbir şüphe duymayacak Çin halkı üzerinde uygulanan bir sistem testi miydi? Cevap kesinlikle doğal bir deprem gibi görünmediği şeklindeydi.

Ocak 1978'de Dr. Andrija Puharich'ın, "Global Manyetik Savaş" ve Layman'in 1976 ve 1977 yılında "Dünya Gezegenine Yönelik Alışılmadık Yapay Etkiler" başlıklı detaylı bir araştırma raporu yayınladı. Dr. Puharich raporunda şunları söylüyordu: "1976 yılındaki büyük depremlerin yanında bir tanesi vardır ki özel bir dikkat gösterilmelidir. 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin depremi".

Specula dergisinin Ocak 1978 baskısı, "Tesla Etkisi" adı verilen, bir çok bilim adamını inanılmaz bir şekilde etkileyen makale yayınladı. Makaleye göre, belirli frekansların elektromanyetik sinyalleri dünyanın kendisinde sürekli dalgalar oluşturmak için dünyadan gönderilebilirdi. Bu "sürekli dalgada şu an dünyanın yüzeyinden beslendiğinden çok daha fazla enerji bulunmaktadır."

Çatışma ölçeği teknikleriyle, dev sürekli dalgalar, çok büyük enerjiye sahip hedefli ışınlar üretmek için birleştirilebilir ve bu da uzak mesafede hedeflenen bir yerde depreme sebebiyet vermek için kullanılabilirdi.

Yukarıdaki paragrafı birkaç kez okumak faydalı olacaktır. Bu Tesla ile büyük ölçüde ilgili olan şeylerden biridir çünkü bir kez kontrol dışına çıktıktan sonra kolaylıkla dünyanın parçalar halinde titreşmesine sebep olması mümkündür. Bu teknik 1976'daki Tangshan, Çin depreminde kullanılmış mıydı?

Dr. Peter Beter, Rusların 1977 yılında Filipinlerin çevresindeki denizlerin derinliklerindeki çukurlara fizyon—füzyon—fizyon süper bombaları yerleştirdiğini belirtmişti. Dr Beter, Filipinler'in dev Pasifik Tektonik Tabakası'nda "anahtarkara" pozisyonunda olduğuna inanıyordu. İddiaya göre Rusya zaten daha önceden Pasifik Okyanusunun diğer bölgelerine depreme yolaçabilecek güçlü denizaltı silahları yerleştirmişti.

Dr. Beter kasıtlı olarak yapılan şeyin, gerilimin yüksek seviyelere ulaşabileceği Filipinler hariç, Pasifik tabakasındaki gerilimi azaltmak için olduğuna inanıyordu. Sonra, belirli bir noktada, Filipinlerin etrafındaki bombalar patlatılacaktı. Bunun inanılmaz depremlere ve gelgit dalgalarına yolaçması ve Amerika'nın Batı Kıyı'sında bir felaket yaratması bekleniyordu. Filipinlerde alevlenen volkanlar bu bölgenin gerilimli olduğunun bir işaretiydi. Okuyucular depremlerin ve volkanların birbirleriyle bağlantılı olduklarını unutmamalıdırlar. Bazen biri diğerini harekete geçirirken, bazı durumlarda bunun aksi gerçekleşir. Depremler, lavların yukarı çıkmasına imkan verecek şekilde dünyanın derinliklerinde delikler açabilir. Diğer durumda ise volkanik hareketlenmeyi başlatan gerilim, depremlere neden olur.

Washington Post'un 30 Ocak 1981 baskısında, 1979 yılında dünyada 56 önemli deprem olduğu ve 1980 yılında yıllık rakamın 71'e yükseldiği yazılmıştı. Tesadüfi bir şekilde, 1980 yılında hem Rusya hem de Birleşik Amerika'daki ELF vericilerinde bir artış olmuştu.

Albay Thomas

Bearden itiraf ediyor

1981 yılında nükleer mühendis ve Amerika'daki önde gelen Tesla araştırmacısı Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği'nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde aynı zamanda 1978 Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti. Albay Aslında HAARP'ın nasıl çalıştığını anlatıyordu:

"Yaptığınız şey frekansı değiştirmektir. Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız. Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akış seyirini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları (plasma) dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yolaçabilirsiniz."

Mr. Bearden bunu neredeyse eğlenceli bir hava oyuncağı gibi tanıtıyordu. Fakat bu aynı zamanda 28 Temmuz 1976 Tangshan, Çin'i de hatırlatıyordu. Kuşkusuz 17 Ağustos Gölcük depremini de...

1 Ekim 1998, Perşembe tarihli Hürriyet Gazetesi'nin 'Kıyamete Kadar Yetecek Enerji' başlıklı haberi konunun bir başka yönüne işaret ediyor olabilir miydi?:

"27 Ağustos gecesi dünya enerji bombardımanına uğradı. Eğer bu radyasyon depolanabilseydi, dünya kendisine milyarlarca yıl yetecek enerjiye sahip olacaktı.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin düzenlediği basın toplantısında konuşan bilimadamlarına göre Büyük Okyanus'ta bulunan Havaii Adası'nın üzerindeki iyonosfer tabakası gamma ve X ışınlarının bombardımanı altında kaldı. 5 dakika süren kozmik yağmur sırasında dış atmosfer tabakasında gece kısa bir süre için gündüze dönüştü.

Dünyanın 60 ile 80 km üzerinde bulunan iyonosfer tabakası bu enerjiyi yuttuğu için bu kozmik bombardımanın dünyaya herhangi bir zararı dokunmadı. Sadece elektronik donanımlarının zarar görmemesi için uydulardan ikisini geçici olarak durdurmak gerekti. California Üniversitesi'nden Kevin Hurley, iyonosfere boşalan gücün gelecek 300 yıl içinde güneşin dünyaya sağlayacağı enerjiye eşdeğer olduğunu söyledi.

Hurley, 'Bu enerjiyi depolayabilseydik, kainatın sonuna ve daha sonrasına kadar her kenti, her köyü, her ampulü aydınlatacak enerjiye kavuşurduk' dedi."

Soru şu: Acaba depremlerle birlikte açığa çıkan ve ateş topu olarak ifade edilen dev enerji yoğunluğu da HAARP tarafından depolanıyor olabilir mi? Acaba kimler için?

Bu arada Rus bilimadamları ABD'yi yaptığı araştırmalar konusunda uyarmayı da ihmal etmiyordu. 28 Ocak 2000 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Nerdun Hacıoğlu imzasıyla yeralan haberde şöyle deniyordu:

"Amerikan fizik laboratuarlarında deney aşamasına gelen 'evrenin yaratılış modeli' deneyi Rus bilim adamlarını 'kıyameti kopartacaklar' endişesine sevk etti.

Rus bilim adamları, deneylerin bir 'karadelik' oluşturabileceğini belirterek, 'Evrenin yaratılışını laboratuarda görelim derken, dünyayı yok etmeye kadar giden zincirleme reaksiyon başlatılabilir' uyarısında bulundular.

Rus fizikçiler, 'Tarihte hep böyle olmadı mı? Atom bombası icadı da fizikçilerin masum bir fikrinden doğmadı mı?' diyerek bu fikrin sonuçlarının da masum olmayacağını vurguladılar. Rus fizikçiler, kıyamet teorilerini şöyle açıkladılar:

"ABD laboratuarlarında, daha doğrusu yer altında bulunan 5 kilometrelik 'parçacık hızlandırıcısında' altın iyonlarından iki güçlü akım oluşturulmak isteniyor. Bu iyon akımları tıpkı bir rayda giden iki tren gibi yol ortasında çarpıştırılmak isteniyor. Teoriye göre, çarpma noktasında 15 milyar yıl önce evrenin yaratıldığı andaki ortamı sağlamak ve evrenin 'büyük patlama' sonucu doğduğu kanıtlanmak isteniyor.

"Ancak fizikten anlamayan biri bile tehlikenin farkına varabilir. Çarpışma noktasındaki ısı milyarlık derecelere vararak yalnız Güneş'te değil, hiçbir yıldızda bulunmayan bir ısı ortaya çıkaracak. Vakum ortamında çıkan ısı Güneş'ten 10 bin kat daha yüksek olacak. Bu da Brookhaven merkezli bir karadelik yaratabilir. Bir anda ne olduğunu anlamadan yok oluruz."

Gerisini size bırakıyorum
kaynak:aksiyon dergisi
AYDOĞAN VATANDAŞ

PHILADELPHIA DENEYi - MOLEKÜL TRANSFERi GERCEKLESTi Mi ?





PHILADELPHIA DENEYi - MOLEKÜL TRANSFERi GERCEKLESTi Mi ?


1943 yilinda yapildigi iddia edilen Philadeiphia Deneyi'ni anlatan bu yazi bir çalismanin özetidir. Deney ile ilgili medyatik ciddi arastirmalar, 1980'de Philadeiphia Deneyi'ni perdeye getiren filme izin verildikten sonra basladi. Daha öncelerde, kamuoyuna göre olay sadece saçma bir söylentiydi. Charles Berlitz ve William Moore'un ortak yazdiklari kitap dahi Daniken uçuklugunun yarattigi dalgalarin içinde kaybolmus ve yeterince ilgi görmeyerek, bir fantezi olarak kabul görmüstü. Ama deney ile ilgili kuskular hala sürmektedir, nedeni anlamsiz olan bir söylenti dahi olsa asagida okuyacaginiz olaylar dizisi, sasirtici, düsündürücü ve gerçekçidir.


Philadeiphia Deneyi günümüz sartlari gözönüne alindiginda daha etkin ve düsündürücü bir iddiadir, olayda adi geçen bir avuç insandan geriye hemen kimse kalmadigindan kesin dogrulanma için ABD gizli arsivlerinin açiklanmasi gerekmektedir. Fakat, film için devlet tarafindan zor izin verilmesi kusku uyandirmakta ve dikkatleri yogunlastirmaktadir.Yasamini Philadeiphia Deneyi'ni arastirmaya adayan ve bir de "A - Z'ye Philadeiphia Deneyi" adli kitabi yazan Alfred Bielek tüm olanlari anlatirken, "neredeyse delirme noktasina geldigini söylüyordu; "Taniklarin sayisi azdi ama bilgi çok fazlaydi. Sanki süper marketteki tezgahlardan istedigim mali seçiyordum. Neyin ne kadar gerekli ve dogru oldugunu seçmek hiç kolay degildi. Oysa John Lennon'un dedigi gibi ben sadece "birazcik gerçek" istiyordum. Uyduruk bilimsel tanimlamalardan, psikoruhsal iddialardan, uzaylilardan uzak kalmanin savasim verdim. Tüm titizligime ragmen yine de, kitap yayinlandiktan sonra tepki aldim ve gördüm ki kitapta adi geçen bazi kisiler ve olaylardan hoslanmayanlar vardi. Oysa ben bu güncel miti biraz da süslemek istemistim. UFO'lardan ve Bermuda üçgeni'nden okuyucuyu biraz heyecanlandirmak amaciyla desen olarak söz ettim. Ama uzaylilar insan etini tavuk eti kadar lezzetli buluyorlar, tarzinda bir uçukluga asla kalkismadim."



Philadeiphia Deneyi tasarlanirken amaç, çok güçlü bir elektromanyetik alanin saglanarak gemilerin görünmez olmalari ve bu sayede top mermilerinden ve denizaltilarin atacaklari torpidolardan korunmasiydi. Hatta daha sonra, görünmezlik alaninin bir benzerinin denizde degil, havada olusturularak önemli üslerin görünmesinin engellenmesi de düsünülmüstü.



"Evrensel Zaman Saati"
Deneyin resmi ve bilimsel adi "Project Rainbovv (Gökkusagi) Projesi" idi. Gökkusagi Projesi, iddialara göre II.Dünya Savasi sirasinda küçük destroyer tipi bir savas gemisinin basindan geçti. Olayin yeri Philadeiphia Deniz Üssü'ydü amaç ise gemiyi düsmanin fark etmemesi için görünmez yapmakti. Projeye göre, fikir orjinaldi ve düsman radarlari hiç fark etmeden gemi istenilen yerde birden ortaya çikacakti. Bilimsel tanimin adi; optikal görünmezlikti; özel bir sistemle veya jeneratörle olusturulan çok güçlü manyetik bir alan gemiyi saracak, isinlari veya radar dalgalarini büker ya da kirarken gemi görünmez olacakti. Düsüncesi dahi bir mucizeye benziyordu ve iddialara göre de Gökkusagi Projesi basarili olmustu. Yani gemi fiziksel olarak kaybolmus ve tekrar geri dönmüstü. Taniklara göre geminin üzerini bir pelerin gibi saran manyetik alan görevini yapmisti. Fakat ana hedef geminin kayboldugu yerde degil, bir baska yerde ortaya çikmasini saglayabilmekti yani daha yaygin bir deyimle "isinlanma" yapilmaliydi.


Philadeiphia Deneyi'nin temelinde düsünce olarak Albert Einstein'in "Çekim ve Elektriklenmede Birlesik Alan Kurami" vardir. Kuram, deneyciler tarafindan elektronik kamuflaj olarak tasarlandi. Einstein, kuramim 1925-27 arasinda Almanya'da bir Prusya bilim dergisinde yayinladi ama kuramini denemis ve hatta tam anlamiyla gelistirmis degildi. O donemdeki amaç, çok güçlü bir elektromanyetik alanin saglanarak gemilerin görünmez olmalari ve bu sayede top mermilerinden ve denizaltilarin atacaklari torpidolardan korunmasiydi. Hatta daha sonra, görünmezlik alaninin bir benzerinin denizde degil, havada olusturularak önemli üslerin görünmesinin engellenmesi de düsünülmüstü. Deneyin temel çalismalari, "Project Rainbow" adiyla 1930'larin basinda Chicago Üniversitesi'nde baslatilmisti, 1931'de Princeton Üniversitesi'ne tasindi. Einstein, Dr. John von Neumann ve Dr. Nikola Tesla zaman zaman bu projede yer aldilar. Burada Dr. Alfred Bielek'in çalismalari ve anilari çok önemlidir; Bielek, her 10 yilda bir 12 Agustos'ta manyetik enerji alaninin yine olustugunu öne sürüyordu. Yani 1943'ten sonra 1963 ve 1983'te bu olay olmustu, olayin nedeni Senkronizasyon'du. Enerji alanlari yine toplaniyor, dalgalanarak ortaya çikiyordu, ama bu alanlar karmasik ve saskindi. Bilgisayarin babasi olan Neumann, 1986'da ölen Bielek'in anilarinda yazdigina göre olayi dogrulamisti ve ifadesi teyp bantlarinda vardi. Neumann doga yasalarinin tam ögrenilmemesinin çok tehlikeli olabilecegini de söylüyor ve korkuyordu. Olusturulan dev enerji, dogru açida senkronize edilirken birden kontroldan çikmis ve "yönsüz dalgalar"a dönüsünce alisilmadik etkiler baslamisti. Senkronize olamayan dalgalar zamani büküyor ve etkiliyordu.


Bir diger ilginç yaklasim, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson'dan gelmisti; Levenson, zamanin merkezi bir alanin çevresinde yogunlastigini ve bir "Zaman Saati" olusturarak, tüm varolusun gerçeklestigi ve gerçeklesecegi sifrelerle çalistigini söylüyor ve ekliyordu; "Sifrelerin içinde yasayan her sey vardir, dünyadaki tüm maddesel varolus dünya saatine veya zamanina göredir; dünya, Günes Saati'ne göre, Günes de galaktik saate göre ayarlidir. Eger, zaman kilidi bir yüksek ve güçlü bir enerji alaniyla bozulursa, ortaya çesitli türlerde zaman ve mekan dengesizlikleri çikacaktir. Ta ki, zaman kendini yeniden düzeltip, dengesini bulana kadar..."


USS Eldridge bir seferinde görülüyor(25 Nisan 1944)


Bir bilim adaminin esrarengiz ölümü
Biz yine Philadeiphia Deneyi'ne daha da dogrusu Philadeiphia'ya dönelim. Olayin yasandigi dönemdeyiz; Öykü 1943 yili Haziran ayinda basladi, geminin adi USS Eldridge'di, DE 173 bir koruma destroyeri olarak siniflandirilmisii. Bir taniga göre, 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altina monte edildi, buradan geminin güvertesine dört manyetik isin yayilacakti. üç RF vericisi (Her biri iki megawat CW gücündeydi ve onlarda güverteye monte edilmisti.), 3000 adet 6L6 güç artirici tüp, iki jeneratörün olusturdugu gücü yayacaklardi, özel senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diger ekipman, olusan kütlesel elektromanyetik alanlari kullanilirliga indirgerken, kirilmis ve isinlar ve radyo dalgalari gemiyi saracak ve sonuçta gemi düsman gözlemcileri için görünmez olacakti. USS EIdridge adli destroyer, Philadeiphia Deniz Üssü'nün önünde biraz açikta demirsiz duruyordu, gözlem gemisi olarak da SS Andrew Furuseth adli bir silep seçilmisti. iste iddialara göre Philadeiphia Deneyi efsanesinin baslangicina neden olan insan bu geminin personelinden olan bir gemicidir. Bu adam, Cari M. Allen imzasiyla, 1950 yilinda Dr. Morris K. Jessup'a garip mektuplar yazdi ama zarfin üzerindeki isim Carlos Miguel Allende'ydi. Mektuptaki anlatima göre Allende veya Allen, olayi bastan sona izlemis gibiydi, Jessup adres olarak verilen posta kutusuna mektup yazarak ayrinti istedi ve bir mektup daha geldi; bu Allen, anlattiklarini kanitlamak için hipnoz, sodyum pentatol (bilinci uyusturarak iradeyi kiran dogruyu söyleten bir ilaç) ve teyp kaydi istiyor, olayin etkin bir biçimde açiklanmasi halinde insanlarin böyle bir nakil sistemiyle yildizlara dahi gidebilecegini yaziyordu. Jessup ise, adamin taniklik iddialarindan en azindan bir tanesinin dogru olabilecegini düsünüyordu. Aslinda Jessup, matematikçi ve gökbilimciydi. Astrofizik alanindaki çalismalari nedeniyle "Felsefe Doktoru" ünvani almisti, inkalar ve Mayalarla ilgili çalismalar yapti, Bermuda Üçgeni ve UFO konularinda tezler yayinladi.

ikinci mektuptan sonra Jessup, Deniz Kuvvetleri'nden bir davet aldi. Deniz Kuvvetleri Arastirma Bürosu'na gittiginde eline bir kitap verildi ve kitap kendi yazdigi kitapti, bir yil önce Büro'ya postayla yollanmisti. Jessup, hatirliyordu; The Case for the UFO" adli kitap taslagim Deniz Kuvvetleri'nden Amiral N. Furth'a yollamisti ama Amiral haberi olmadigim söylüyordu. Kitabin sayfalarina üç degisik yaziyla yazilmis notlar alinmisti, Dr. Jessup yazilardan birisinin Aden'in yazisinin aynisi oldugunu fark etti. Notlar sanki dünyadisi birisinin gözlemi olarak yazilmis gibiydi, binlerce yil önceki uygarliklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçlari tarif ediliyordu, sonunda ise güç alanlarindan, bir cismin nasil kaybolup, yine nasil ortaya çikarilabilecegi ve de 1943'te Philadeiphia'da yapilan deneyden söz ediliyordu. Normalde, saçma olarak tanimlanmasi gereken bu kitap, nedense ABD Hükümeti tarafindan Pentagon'da üst düzey belli yetkililere özel olarak dagitildi. Carlos Miguel Allende veya Cari Meredith Allen yani Dr. Jessup'a mektup yazip, deneyi anlatan adam kimdi? Neden mektubu yazdiktan sonra kayboldu ve öyküsünü neden basma yollamadi? ABD Hükümeti, Jessup'un üzerinde notlar bulunan kitabiyla neden ilgilenmisti? 1959 Nisan'inda Jessup, arkadasi Dr. Mason Valentine'i arayarak Deney ile ilgili kesin sonuçlara uiastigini anlatarak ertesi gün bulusmalarim istedi. 20 Nisan aksami yemekte bulusacaklardi ama bu yemek gerçeklesemedi.


O gece, Miami'de, Hammock Parki'nda Dr. Morris K. Jessup, arabasinda ölü bulundu, polis raporlarina göre arabasinda egzoz gaziyla intihar etmisti ve söz konusu notlar ortada yoktu. Arkadaslari Jessup'un asla intihar edecek biri olmadigini söylediler, Valentine ise Jessup'un hastaneye götürüldügünde hala sag oldugunu ögrendigini iddia etti fakat bunlardan bir sonuç çikmadi ve olay kapandi. Acaba öyle miydi? Jessup'un Philadeiphia Deneyi ile ilgili çalismalarina ne olmustu? Bu çalismalar kimleri, neden rahatsiz etmisti? Gizem hala çözülmüs degil.



Molekül transferinde kullanilan jeneratör


Korkunç olay basliyor...
Taniga göre, deney 22 Haziran 1943'te sabah 09:00'da jeneratörlere güç verilerek baslatildi. Manyetik alan olusuyordu;
sonra yesilimsi bir sis gemiyi örtmeye basladi ve USS EIdridge kayboluyordu;
tanik söyle devam ediyor; "Bir an sadece geminin çipasini görebildim, sonra o da kayboldu, artik sis de yoktu ve bombos denize bakiyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamlari korku ve heyacan içinde soluklarim tutarak inanilmaz basarilarim seyrediyorlardi. Gemi ve mürettebati sadece radardan degil gözlerimizin önünden de yok olmustu. Her sey planlandigi gibi gelisiyordu, 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörlerin salteri kapatildi. Önce bir sey olmadi, ardindan yesil sis yine ortaya çikti ve USS EIdridge görünmeye ya da geri dönmeye basladi ama nereden geliyordu? Sis azalirken, bir seylerin yanlis gittigini hissettik. Hemen gemiye yanastik, ilk önce mürettebatin çogunun geminin yanindan sarkarak kustuklarim gördük, digerleri güvertede saskin saskin bilinçsizce dolasiyorlardi. Yetkili ekipler gemiye girerek tüm mürettabati kisa bir zaman içersinde uzaklastirdilar ve yerlerini hazir bekletilen yeni bir mürettebat aldi. Birkaç gün sonra, yeni bir deneye karar verildi, gemi istenilen radar görünmezligine ulasmisti, donanim degistirildi ve 28 Ekim 1943'te deney yine ayni gemide yapildi. Jeneratörler çalistiktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulasmisti, sadece burnu ve kiçi görülüyor, arada ise bazi çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldi. Birkaç dakika sonra mavi bir isik parladi ve o çizgi de yok oldu artik gemi tamamen yoktu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk'ta ortaya çikti. Ama göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadeiphia'da tekrar ortaya çikti. Bu kez durum ciddiydi, tüm mürettebatin basi beladaydi. Bazilari yok oldu ve bir daha geri dönmediler ama en korkuncu bes denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katilasan metal levhalarinin içinde kalmalariydi. Bu feci bir olaydi, birisi kurtuldu ama bir daha asla eski haline dönemedi. Aklini tamamiyle yitirmisti ama yapacak bir sey yoktu. Bazilarinin psisik yetenekleri gelismisti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çikan insanlar vardi. Manyetik alanin içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birinin yüzüne veya eline dokunmasiyla görünür hale geliyorlardi yani dokunmanin giysilerin olmadigi bir yere yapilmasi gerekiyordu. "Donma" adi verilen bu durum saatlerce, günlerce sürebiliyordu hatta bir tayfa^ nin donmasi alti ay sürdükten sonra kurtarilabildi. Elektronik kamuflaj basladiktan sonra geminin ve mürettebatinin bütünüyle kaybolup, çok uzak bir yerde ortaya çikip ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi? Sorunun cevabi hala yok ama Philadeiphia Deneyi hayatimda yasadigim en korkunç, en inanilmaz olaydi;
bildiklerim bu kadar, uzmanlarin ne düsündüklerini bilecek konumda degildim."


USS Eldridge'nin ve gözlem gemisinin o dönemdeki rotalari


Holografik balonlar
Gemi nasil Norfolk'a gitti? Neden yine Philadeiphia'da bir yere gitmedi? Levenson'un "Zaman Kilitleri" mi neden olmustu? Biz bir zaman dizisi içinde yasiyoruz, her hareketimizde bir an geçiyor ve zamani olmadan süregelen uzayla çevriliyiz. Uzayzaman içinde bir yerde, bir an için varoldugumuzda, olusan zaman karesi yani o anin resmi, lokal uzay/mekan kosullari geregince yakalanir ve dünyadan çikarak günes sistemine yayilir ama uzaya gitmez ve günes sisteminin çevresinde yörüngeye girer. Bu "isinlanma" gibidir yani her hareketimizin bir resmi çekilip, uzaydaki albümde yerini almistir. Bu sonsuz zaman resimleri veya dilimleri Yaradilis'tan beri vardir. Yani dünya zamani içinde degil de, uzay zamani içinde geri dönüp tüm resimleri görebiliriz.
Bu olusumun diger kosulu bugünün emilme özelligidir, içinde bulundugumuz an bir bir balon gibi siserek holografik bir görüntü olusturur; bu tek bir anlik resimlerin biriktigi bir alandir ve özel bir uzay alanindadir. Yani o alanda bu an ve geçmisteki tüm anlar vardir; iste USS EIdridge'in Norfolk'ta ortaya çikmasinin nedeni geçmisinde orada bulunmasidir; çarpilan uzayzaman alaninda geminin geçmiste orada bulundugu anin resmi ortaya çikmis ve gemi görülmüstür. Yani o anda hem Philadeiphia'da, hem de Norfolk'tadir. Eger zaman alanini yeterince bozabilirsek, madde bir an için geçmiste bulundugu bir yerde gözükebilir, dünya-zamanda degil, uzay-zamanda yer degistirmistir çünkü daha önce oradaydi. Eger olay sirasinda ve transer tamamlanmadan önce birisi enerjiyi durdursaydi, madde parçaciklari isinlanarak emilecek kaynagina dogru yani geriye vakumlanarak bu andaki orijinal yerine dönecekti. iki balon düsünün; birisinin içinde Philadeiphia'da USS EIdridge bulunsun; öteki balon ise Norfolk'da ama içi bos; bu bos balonda madde olmayan holografik görüntü beliriyor ve bu görüntü geçmiste bir yerde olan uzaysal imaj. Geçmisteki her zaman resmi bir holografik imaj balonu olarak vardir, bunu bir çizgi filmin veya bir animasyonun kareleri olarak da düsünebilirsiniz. Ve bu resim dizisi her varolan sey için olusmaktadir.

Simdi dikkat edin;
eger biz Philadeiphia'da bulunan USS Eldridge'in kendisinin bulundugu dolu balonu SIKISTIRIRSAK , Norfolk'taki bos balona giden maddi bir baglanti koridoru ya da madde tüpü olustururuz. Yani imaj gemiye dogru... Bu noktada, kaynagin dörtte biri bos, hedefin dörtte üçü doludur, iste tam bu anda birisi balonu sikistirmayi durdurursa ne olur? Isinlanmis madde dalgalar halinde geri dönerek orjinal uzaysal alanina geri döner yine vakum yaparak balonunu doldurur. Basinç yani sikistirma enerjisi "Yüksek siddette titresen manyetik alanlar" transferden önce serbest kalmistir. Sonuç dalgalari dev bozucu veya distortional etkiler yaratarak kütleyi alaninda hacimsiz birakirlar. Canli organizmalarin kayit alanindaki etkileri kagit gibi incedir, dalga yerini alirken tüm dalgalarin kaydi sirasinda kurbanlar hayalet kayitlara dönüsürler. Bu bioplazmik alanin bozulmasi ciddi fiziksel sorunlara yol açabilir; bu olasilik öldürücü ve sasirticidir ama yapacak bir sey olamaz, bilgisayarda kelime islem programiyla resim yapamazsiniz. Eger amaç görünmezlikse, çesitli tanim ve yorumlar getirebilir. Ama niçin gemi suya batmamis veya karada bir kentin ortasinda belirmemistir sorusunun cevabi yukardadir, zira geçmisin resimlerinde bunlar yoktur. Ve negatif sonuçlara göründügü kadar bakilirsa, deneyde yanlis giden bir seyler vardir. Ama bunlar nedir?


"Philadeiphia Deneyi olasidir"
Philadeiphia Deneyi bu bilimsel anlatimlardan sonra bugün 1943'te oldugundan çok daha fazla güncel. Yeni kaynaklardan yeni ayrintilar ögrenilmekte, bir diger iddiaya göre projede görev alanlarin beyni yikanarak, gördüklerini unutmalari saglanmisti ama yillar sonra anilar geri gelmeye basladigi için yasayan taniklar konusmaya basladilar. Bielek bu yeni iddialardan kitabinda söz ediyor. Hikayeyi dinledikten sonra hemen akla gelen bazi önemli sorular var;


* Philadeiphia Deneyi, 1943 yilinda gerçekten USS EIdridge adli bir destroyerde veya bir baska gemide mi yapildi? Bu gemiye ne oldu?
* Gerçekten göz açip kapayinca kadar koca bir destroyer 6000 km uzaga gidip geldi mi?
* Her iki deneyde yer alan mürettebata ne oldu? Simdi neredeler ve 54 yil sonra hala yasayanlar var mi?
* Içlerinden hiçbirisi ortaya çikip, olayi neden anlatmadi?
* Nasil oldu da ABD Deniz Kuvvetleri, böylesine önemli bir bilimsel adimi, 50 yil saklayabildi?
* Böylesine korkunç bir sonuca ulasan bu teknoloji nasil bir seydi?
* Einstein'in "Birlesik Alan Kurami" gerçek miydi?
* Peki bu kuram gelistirilip, tamamlanmis miydi?
* Bugün Philadeiphia Deneyi ile ilgili dosyalar hangi kapali kapinin ardinda saklaniyor?


Daha pek çok soru sorabiliriz ama cevaplar bulunamiyor, Bielek yukardaki sorularin bazilarina cevap aradi ama o da yeterince tatmin edemiyor. UFO'larla Philadeiphia Deneyi arasinda ne gibi bir iliski olabilirdi? Dr. Rinehart kimdi? Bu isim Türkiye'de de "Yok Oldu" adiyla yayinlanan "Thin Air" adli Philadeiphia Deneyi ilgili kitapta duyuldu, kitabi George E. Simpson ve Neil R. Burger yazmislardi. Alfred Bielek and Preston Nichols'a göre, Dr. Rinehart, Bili Moore adli bir bilim adaminin takma adiydi. Moore, deneyin ilk asamalarinin bilimsel hesaplarini yapmis ve hatta deneyde bizzat görev almisti, isigin bükülmesi alaninda uzmandi. Peki ama kimdi ve neredeydi? Jessup'un arkadasi Dr. Valentine, Charles Berlitz'le yaptigi röportajda söyle diyordu; "Bence Philadeiphia Deneyi bilinen va alisilmis yollarla açiklanamaz. Baz bilim adamlari atomun temel yapisinin, madde parçaciklarindan degil, elektromanyetik alanlardan olustugu görüsündeler. Bu çok karmasik enerji alanlarinin birbirlerini etkilemesi olayidir. Eger böyle bir evrenin içinde maddenin katli fazlari bulunmasaydi, sasilirdi. Bu fazlarin bihsinden birisine geçilmesi bir yasamdan ötekine geçmeye benzer. Boyutlar arasi degismedir yani dünyalar içinde dünyalar olabilir. Manyetik alanlarin karistirici olarak degisimler yaratabileceginden kuskulaniliyordu. Maksatli olarak, olagandisi manyetik kosullar yaratilmasi hem fiziksel,, hem de yasamsal olarak maddenin fazim degistirebilir. Bu durumda da, bagimsiz bir varlik olmayan ama içinde bulundugumuz yasama benzer belirli bir madde/zaman/enerji boy ütü n un bir parçasi olan zaman faktörünü de çarpiklastirir. Kisacasi Deney, olasidir."


Berlitz'e göre Philadeiphia Deneyi'nin yapilip yapilmadigi belli degildir ve su an için kanitlanamaz ama kavram olarak geçerlidir çünkü Einstein'in "Birlesik Alan" kurami tarafindan desteklenmektedir. Eger Deney yapildiysa, söylentilerin ardindaki gerçek taniklar susmaktadirlar ve belki de "Yok Oldu" kitabinda anlatildigi gibi çildiran ve inanilmaz degisimler gösteren mürettebatin çogu ölmüs veya gizli bir yerde ölümü beklemektedirler. Ve belki de bir gün, üzerinde "Çok Gizli" yazili bir dosyanin açilma zamani gelecek karanliklar aydinlanacaktir.
kaynak: www.ufonet.be

PHILADELPHIA DENEYİ!!!

PHILADELPHIA DENEYİ!!!


Uygulama, Philadelphia limanındaki
, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.

Tarih: 28 Ekim 1943'dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CW gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç arttırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladığında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur.


Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, deminin askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.

Deney amacına ulaşmıştır. Ancak, deneyden hemen sonra, gemideki personelin bir kısmının tamamen kaybolduğu; geriye kalanların ise, psişik yeteneklerinin çok güçlenmiş olduğu saptanır. Bazıları, deneyde kazandıkları görünmeme yeteneğini, daha sonra günlük yaşamlarında da sürdürürler. Evlerinde otururken, sokakta yürürken, herhangi bir zamanda, diğer insanların şaşkın bakışları arasında kaybolup, sonra yeniden ortaya çıktıkları görülür. Kiminin vücutları kısmen görünmez olur. Liman yakınlarındaki bir barda çıkan kavgada, denizcilerden bir kısmının bir görünüp, bir kayboldukları garsonlar tarafından hayretle izlenir. Bir diğerinin, ailesinin gözleri önünde, evinin duvarları içinden geçtiği görülür.
Bazıları ise, donup kalmakta; yani heykel gibi kaskatı kesilmektedir.
Bu donmalar, bazen bir kaç saniye, bazen saatlerce sürmektedir. Smith adındaki bir denizcinin donuşu ise 200 gün sürmüştür. Yemeden, içmeden, nefes almadan bu kadar uzun süre donup kalan Smith, kendine geldiğinde, bu süreyi 5 saniye gibi hissettiğini ve bu süre içinde elinde olmadan uzayda gezindiğini ve Dünya'yı dışardan seyrettiğini ifade etmiştir. Donan kişiler, kendi iradeleri ile hareket edememekte, yakınlarındaki kişilerin onlara dokunarak topraklamaları gerekmektedir. Daha sonra, hepsi, bu donma anında, kendilerinin çekimsiz olarak serbestçe yükselip, uzayda gezebildiklerini ifade etmişlerdir. Kaybolan denizciler de, 'Birden kendimizi, bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz, sonra tekrar kaybolduğumuz yerde ortaya çıkıyoruz' demişlerdir.Denizcilerin doğru söylediği, acı bir gerçekle anlaşılır: Bir gün, üzerinde pusula bulunduran bir tayfa birdenbire donup kaldığında, arkadaşları ona dokunarak topraklamak isterler.
Dokundukları anda, tayfa birden alev alır ve o kadar şiddetli yanar ki, geride hiç bir iz ve kül bırakmaz. Sadece bulunduğu zeminin kömürleşmiş oluşu, tayfanın yandığını göstermektedir .(Bu şekilde, dört denizcinin yandığı kaydedilmiştir).Philadelphia Deneyi, sonraki yıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri'nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.
ABD Deniz Kuvvetleri'nin çok gizli 'Inter Services Code-Work Index'inde yer alan Rainbow' kod adının, Philadelphia Deneyi'ne ait olduğu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda Project Rainbow' (Gökkuşağı Projesi) adıyla geçtiği, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin ‘The Philadelphia Experiment: Project Invisibility' (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer'in 'The Philadelphia Experiment from A to Z' (A'dan Z'ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir.
Ayrıca, deneyin, Philadelphia'da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.
Bazı kaynaklarca deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafından, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri'nde yapıldığı, Tesla'nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldığı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Ağustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldığı ileri sürülmüştür. Tesla'nın, deneyin Gemi personeline zarar vereceği gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.
Bazı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir :
"22 Haziran 1943 sabahı 9.00'da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizinönünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettik. Hemen gemiye yanaştık.İlk önce, gemi personelinin çoğunun geminin yanlarından arkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı.
Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezliğine ulaştı; akabinde geminin donanımı değiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943'de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı.
Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulunduğu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia'ya millerce uzaktaki Norfolk'da ortaya çıktığı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia'da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde sıkışarak kalmış olmalarıydı.
Bu feci bir olaydı. Birisikurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti.Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı."
Araştırmacı yazar C. F. Berlitz, 'Without A Trace' (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup'un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptığı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz'in, Philadelphia Deneyi'nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine şu cevabı vermiştir:
"Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu.Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir değişmedir. Yani, Dünya'lar içinde başka Dünya'lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceğinden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir.
Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir."
Aytug A. Senturk:




<< ... Mesela Naziler'in UFO geliştirdiklerinden ve bunun dünya dışı kaynaklı olduğundan kaçınızın haberi var, daha geçenlerde National Geographic'te bir belgesel yayınlandı bu konuya ilişkin, tekrar yayınlanabilir. Naziler'in insanlar üzerinde deneyler yaptıkları biliniyor ancak iyi bilinmeyen bunların niteliği ve derinliği. Naziler okült kaynaklı bir örgütlenmedir ve Thule Örgütü tarafından organize edilmişlerdir, merak edenler Aytunc Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabına bakabilir. Savaşı kaybetmiş olmaları herhangi bir şeyi kanıtlamıyor. Phoenix Projesi, bu Vietnam'daki Phoenix değil nam-ı diğer Montauk Projesi'dir ki Türkçe'de kaynak yok bu konuda, bu Philadelphia Deneyi’nin uzantısı olarak uzay-zaman manipulasyonu üzerindeki son derece tehlikeli çalışmaları içerir. Geri kalan konularda ister inanılır ister inanılmaz kişisel görüş ve deneyimlerimle ilgilidir ve katılanlar kadar katılmayanlar olabilir saygı duyarım. >>
kaynak:Aytug A. Senturk:

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Dönüşüm Sanatı: Simya


Bir Dönüşüm Sanatı: Simya


Simya gerçekte dönüşümün sanat karşılığıdır. Ari olmayanı birçok süreçten geçirerek arınmış, saf ve temiz yapma çabasıdır.





Simya çalışmalarında anahtar terim dönüşümdür. Metallerin altına dönüştürülmesi gibi ve bu madde üzerine yoğunlaşma yönelimi de aslında gerçek simyanın doğasını gizlemek için çok etkili bir perdedir. İnsanlığın yaygın hatası olan anlamdan ziyade maddeye odaklanmayı simyada da görmekteyiz. Bu ise insanları maddeye alıştırarak aldatmaktadır. Kişi maddeye dayalı olarak saptırılırken arkasındaki anlamlardan kendi isteği ile uzak tutulmaktadır.


Simya gerçekte dönüşümün sanat karşılığıdır. Ari olmayanı birçok süreçten geçirerek arınmış, saf ve temiz yapma çabasıdır. Simyacılar ruhun ölümsüzlüğüne ve Tanrının birliğine inanmaktadır. İçsel keşif disiplini de denilebilir. Ezoterik karakteri gereği halktan gizlenmiş ve inisiyasyon ile bilgiler aktarılmış ve keşifle gelişmiştir. Tasavvufta, saliklerin seyri sülukta ilerlemeleri gibi inisiye simyacılarda kendi yollarında bir çeşit keşif eridir. Tasavvuftaki vuslata erme gayretini simyada felsefe taşı vasıtasıyla ‘Ars Manga’ya yani ‘Büyük Ulu Sanata’ ulaşabilme olarak görmekteyiz.





Birbirlerinden zıt cereyanlar halinde ve birbirleri içerisinde, devamlı bir surette doğan madde ve mana akışını asıl birliği ve biri anlama yolunda inceleyen simyacılar, altına ulaşma sembolizmi altında kendi çalışmalarını halktan gizlemişlerdir. Bu simyacılar arasında birçok tanınmış kişi de bulunmaktadır: Sir Isaac Newton, Robert Boyle, Paracelsus, Nicholas Flamel, Edgar Cayce, Arnaldus de Villa Nova, Cabir bin Hayan, El-Razi, Thomas Norton, Denis Zachaire, John Dee, Albert de Bollstaedt, Henrig Brand, Salomon Trismosin.


Simyacılara göre, madde birdir ve sonsuz farklı şekiller alabilir. Bilinmeyenin bilinenden yola çıkılarak çözülmesi metoduna dayalı simya düşüncesinde, bu dönüşümlerin sırlarını çözmek ve buna dayalı olarak arka planda gizli olan ruhsal gerçeklere ulaşabilmek vardır. Yapılan tüm çalışmaların kısaca özü bu fikirde yatmaktadır.


Altını başka bir maddeden dönüşüm yoluyla elde etme çalışması ise tamamen semboliktir. Dönüşüm gerçekten olsa bile bu sembolizmin anlamı dönüşüm sonrası elde edilen altından daha değerlidir. Çünkü buradaki amaç altın elde etme değildir. Sembolizm ile gizlenen nedir? Yine sembolizm ile gizlenen felsefe taşını elde etmektir. Felsefe taşı, simyanın hem nihai amacı olarak görünürken hem de simya o taş olmadan olamamaktadır. Çalışmalar felsefe taşına muhtaçtır.


VITRIOL: Visita Interiora Terrae Rectificando Invenies Occultum Lapidem


Batı simyasındaki ‘Visita Interiora Terrae Rectificando Invenies Occultum Lapidem’ cümlesi ‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın’ anlamına gelir. Buradaki dünya, gezegen olan dünya değildir. İçsel dünyamızın derinliklerinde tanrısal olan öz ile ilgili bir bağlantının bulunabileceği anlamına gelir. Bu haliyle simya çalışmaları simyagerin iç dünyasındaki felsefe taşı ile yürütülebilir.





Taocu simya görüşüne göre ise, insan ölümsüzlüğe yani felsefe taşına üç süreç sonucunda ulaşabilir. Buradaki ölümsüzlükte yine her zaman olduğu gibi semboliktir. Bunlar: Çi, Çing ve Şen’dir. Çi, sürdürülebilirliktir. Sebat ya da süreklilikte denilebilir. Çing, üretim, bereket, oluşturma ya da düzendir. Şen ise görünüm, ortaya çıkarma ve belirmedir.


Zihinsel, ruhsal ve bedensel olarak kullandığımız enerjilerin sürekliliğini dönüşüm eksenli bir yapıya oturtarak sonraki süreçlerin ortaya çıkmasına hizmet eden Çi, bu yapısıyla her üç süreçte de devam eder ve bu sayede tüm süreçler durağan yapıdan kurtulmuş olur. Devamlı dönüşümün bir yere oturtulması ve şekillendirilmesi gereken yapısı ise Çing sürecinde harmonik bir rezonansa oturtularak yükseltilir. Şen’de ise nihai şekil verilir ve batı simyacılarının tabiri ile felsefe taşı ruhta ve zihinde kendisini gösterir.


Aslında simyanın gizemi fikirlerin nasıl dönüştürüleceği ile ilgilidir. Dönüştürülen fikirler dönüşüm sağlar. Sağlanan dönüşüm de ilerleme! Fikir dönüşümünden de önce değişim süreci gereklidir. Önce tırtıl olarak gezildiğinin bilinci sonra ise koza örmenin yollarının keşfi ve dönüşmüş kelebek olarak ortaya çıkmanın bilgeliği. Ruhun derinliklerinde bulunan felsefe taşının akıllıca yönetimi sayesinde zihnin altın değerinde işleyişi. Dönüşümün değerini altın ile sembolize ederken dönüşmüş olanın gizlenişi ise altını kötü niyetlilerden saklama çabası olsa gerektir. Bu nedenle de simya hala gizli ve gizemlidir.


kaynak: indigo dergisi


yazar:Türker ERCAN

7 Ağustos 2014 Perşembe

ATATÜRK YÜZÜNDEN PLANLARIMIZI YARIM YÜZYIL ERTELEMEK ZORUNDA KALDIK


David Rockefeller ; ATATÜRK YÜZÜNDEN PLANLARIMIZI YARIM YÜZYIL ERTELEMEK ZORUNDA KALDIK


Posted on July 2, 2013 by Nacikaptan


Değerli okur,
Yazı uzundur ama Türkiye’miz üzerinde şimdinin “stratejik müttefikimiz!” ABD tarafından yakın tarihte kurgulanmış olan politikaları ve tuzakları anlatması bakımından önemlidir.Sabırla okumanızı ve okutmanızı dilerim.




Naci Kaptan
02 Temmuz 2013





David Rockefeller


“Atatürk yüzünden, planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık.”


***


“Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk”




“Türkiye Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir.

İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.”




“Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.”





David Rockefeller konuşuyor ;


TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK


Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşmaya başladı.




Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece Celal Bayar kurtuldu, çünkü bir masondu ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.





1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI


Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.





BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ


En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti.




Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.





ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI


Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.





TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU


Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.





“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK


Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.





TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA


Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;


Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:




Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.


İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.




Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır. Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.





EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR


Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.




Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.


Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.




Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.





MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK


Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.




Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.




Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.


OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI


“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.




Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar.




Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.





HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR


İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı.




İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.


ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI


Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.





İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU


Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.


SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ


Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.


ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK


Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.


VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI


Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim; Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.




Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.


Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.


Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.


Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.


Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.


İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.


Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.


1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.




Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.





ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI


Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.




Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.


Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.


Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.


Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.


Brezilya da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.


Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.


1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.


Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.




Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.





BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ


Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.




İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.


New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.




Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;





DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ


“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.


NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR


Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize akıtılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakaları bizim emirlerimizi bekliyorlar.




Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.




İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…


kaynak:http://nacikaptan.com/