18 Nisan 2014 Cuma

İnsan Beyni ve Unutmak


İnsan Beyni ve Unutmak


İnsan beyni üzerine pek çok araştırma ve buluş her an yenileniyor. TÜBİTAK, ’İnsan Beyni Konulu Yeni Çağrı’ Açtı. Önde gelen Bilim dergisi New Scientist; İnsan beyni “Allah’ın varlığına inanmak için programlanmış” diye bir başlık atıyor.


TÜBİTAK, ’İnsan Beyni Konulu Yeni Çağrı’ Açtı



Ülkemizde sinirbilim çalışmaları, hayvan modellemeleri, beyin-makine arayüzü geliştirilmesi, hesapsal modellemesi ve simülasyonu (benzetim); beynin fonksiyonlarını izleyen, taklit eden ve ileride beynin veya bir organın protetik ve ortetik yardımcı birimini üretmeye imkan verecek çalışmalar için gerekli olan bilimsel ve teknolojik potansiyelin harekete geçirilmesine gereksinim duyulmakta. Bu araştırmaların sonuçlarının uygulamaya geçmesiyle, insan beyninin yetenek ve fonksiyonlarının daha iyi anlaşılması, bu sayede hastalıkların erken tanı ve tedavisinin sağlanması ve yeni teknolojik sistemlerin geliştirilmesine imkan verilmesi ile insanın yaşam kalitesinin artırılması hedefleniyor. Bu bağlamda söz konusu çağrı ile insan beyninin çalışmasını, hastalıklarının tanı ve tedavisini, ülkemizdeki disiplinler arası bilim kültürünü tam olarak kurmayı ve geliştirmeyi hedefleyen, yenilikçilik ve uygulanabilirlik seviyesi üst düzeyde olan, uzun soluklu, çığır açacak, disiplinler arası araştırmalar destekleniyor.
İnsan beyni “Allah’ın varlığına inanmak için programlanmış”

İnsan beyni üzerine yapılan bir araştırma da dikkat çekici. Bilim dergisi New Scientist’ta yayınlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden Yale Üniversitesi tarafından yapılan ve dünyanın en saygın bilim dergisi New Scientist’ta yayınlanan bir araştırmaya göre insan beyni “tanrı’ya inanmak için programlanmış”…

Bebekler ve çocuklar arasında yapılan araştırmaya göre, insan beyninin doğasında tanrıya ya da bir yaratıcıya inanmak var. Beyin “neden ve sonuçla” çalışıyor.

Beyin, “beyin ile ruhun” birbirinden ayrı olduğunu düşünmek için programlı.. Bu da “hayali arkadaşlar” edinmeye veya “tanrıya ve dinlere inanmamıza” neden oluyor…

Araştırmaya göre, hiçbir din eğitimi almamış 6-7 yaşında çocuklar bile dünyadaki herşeyin bir nedeni olduğuna inanıyor. Taşların, nehirlerin veya kuşların yaratılmasının bir nedeni olduğunu düşünüyor.

Darwinci uzmanlara göre bunun nedeni de yine “doğal seleksiyonda” saklı. İnsanlar tarih boyunca belirli bir tanrı inancına sahip oldu. Bu inanca sahip olan atalarımız da, kendi inançlarına inanan insanlarla bir araya gelerek grup kuruyordu. Böylece avlanmak, beslenmek ve korunmak daha kolay oluyordu.

Yani inanmak hayatta kalma olasılığını artırıyordu. Böylece “inanmaya ihtiyaç duymak veya inanmak” genlerimize işlemiş ya da içgüdüsel olabiliyor.

İnsan Beyni yalnızca bilgileri depolamakla görevli değil aynı zamanda unutmaktan da sorumlu olduğundan düzgün mental fonksiyona sahip olabilmek için unutmak gerekli bir süreç; bu sayede depolanan gereksiz bilgi silinir ve sinir sistemi plastisitesini korur. Bu sürecin engellenmesi ise ciddi ruhsal bozukluklara sebep olabilir.

İnsan beyni yalnızca gerekli bilginin kalıcı olarak saklanmasını sağlayan bir sisteme sahip; geri kalan zamanla unutulur. Beynin bu sistemik niteliği bilinse de şimdiye dek bu sürecin işleyişi hakkında yeterli bilgi bulunmamaktaydı. Ancak ‘musashi’ proteininin, bir nöronun diğer nörona bilgi gönderdiği boşluklar olan sinaptik bağlantı noktalarının yapısı ve fonksiyonunu kontrol ederek hafıza kaybını aktif olarak düzenlediği ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılar koku şartlanmasını kullanarak, musashi proteinine sahip olan ve olmayan yuvarlak solucanların (C. elegans) öğrenme yeteneklerini inceledi. İki solucan da aynı derecede öğrenme becerisine sahipken genetik olarak modifiye edilmiş musashi proteinine sahip olmayan solucanların bilgiyi çok daha iyi hatırladığı; unutmak konusunda çok daha kötü olduğu keşfedildi.

Musashi proteini, öğrenme ve hatırlama için gerekli olan sinaptik bağlantıları sabitleyen moleküllerin sentezini durduruyor. Musashi proteininin karşısında ise sinapsların gelişiminden sorumlu olan addusin proteini bulunuyor: musashi proteini sinaptik stabilizasyonu inhibe ederek hafızada kayıplara yol açarken addusin proteini sinaptik gelişimi destekleyerek hafızanın kalıcılığını sağlıyor.



Unutmanın pasif bir olgu yerine aktif bir süreç olduğu ortaya konuldu. Musashi ve addusin proteinlerinin karşılıklı aktiviteleri bellekte dengeyi sağlarken bu sürecin aksaması da ciddi mental problemlere yol açabiliyor. Ayrıca bu proteinin keşfi Alzheimer hastalığı gibi hafıza kaybı anomalilerinin görüldüğü durumlar için geliştirilebilecek ilaç tedavileri için de umut arz ediyor.
İnsan beyninin şifresi ve grafen

İnsan beyninin şifresinin çözüleceği ve geleceğin malzemesi olarak adlandırılan ‘grafen’in yeni kullanım alanlarının araştırılacağı iki proje, bilimde yeni bir çağ açacak. Avrupa ve dünyadan birçok ülkenin yer aldığı çalışmalarda, Türkiye adına TÜBİTAK’ın destekleyeceği Türk araştırmacılar da görev alacak.



Avrupa Komisyonu, bilim ve insanlık tarihinde çığır açabilecek fikirlerin hayata geçirilmesi amacıyla 2 önemli projeyi destekleme kararı aldı. Bunlardan ilki insan beyninin şifrelerinin çözülerek elde edilecek bilgilerin bilişim alanında kullanılacağı “İnsan Beyni Projesi”, diğeri ise 2010 Nobel Fizik Ödüllü ve gelecekte birçok alanda kullanılacak olan “Grafen Projesi”. Avrupa Komisyonu, AB 7. Çerçeve Programı ICT (Bilgi ve İletişim Teknolojileri) alanı kapsamında her iki projeyi de “Geleceğin Yükselen Teknolojisi (FET Flagship)” projeleri olarak seçti. 10 yıl boyunca desteklenecek çalışmalara 1’er milyar Avroluk destek verilecek. Dünyanın en büyük deney ortamının oluşturulacağı projelerde 15 AB üye ülkesi ile Amerika, Kanada, Çin ve Japonya’dan 200 araştırma enstitüsü yer alıyor.


İnsan beyninin mekanizması bilişim alanında kullanılacak

Geleceğin teknolojisi olarak gösterilen İnsan Beyni Projesi’nde insan beyninin bilinmeyenleri çözülecek ve elde edilen bilgiler tıp ve bilişim alanlarında kullanılacak. Dünyanın en büyük deney ortamının oluşturulacağı projenin merkezinde Bilişim ve Bilgi işleme Teknolojileri (BİT) yatıyor. Projeyle geliştirilecek nöro-bilişim, beyin simülasyonu ve süper bilgisayar uygulamaları için BİT platformları, dünyanın her yerinde üretilen nörobilim verilerinin toplanmasını, birleştirici modeller ve simülatörler üzerinde bütünleştirilmesini, biyolojiden elde edilen verilerle karşılaştırılarak kontrolünü ve bilim dünyasına açılmasını kapsıyor. Projenin Türkiye yürütücüsü Sabancı Üniversitesi olacak.

Yakın gelecekte bilinmeyen pek çok bilgi gün ışığına çıkacak. Her iki kıtada farklı beyin araştırmaları desteklense de önümüzdeki yıllarda sinirbilimciler bu büyük yatırımlar ile öyle görünüyor ki milyarlarca sinirin, trilyonlarca bağlantının nasıl çalıştığını ve bunu soncunda nasıl aşık olduğumuzu, nasıl bir matematik teoremini çözdüğümüzü ve efsane olmuş şiirleri,romanları nasıl kaleme aldığımızı anlamayı umuyorlar.

Tabiki böyle bir çalışmanın neticelenmesi ve ileriye yönelik adımlar atılabilmesi nanoteknoloji, gen teknolojileri ve optik teknolojilerinden azami ölçüde yararlanmaktan geçiyor. Belki de bu sayede milyarlarca sinir arasındaki akım geçişinin haritalanması yapılarak önemli sırlar çözülebilir. Northwestern Üniversitesi’nden sinirbilimci Dr. Kording beyindeki bu muazzam bilgi işlenmesini şöyle değerlendiriyor:


“Şunu bir düşünün; Hubble Uzay Teleskopu’nun tüm ömrü boyunca üretebildiği bilgi; İnsan beyninin sadece 30 saniyede ürettiği bilgi kadardır.”

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2014/03/140313123235.htm

17 Nisan 2014 Perşembe

Amentümüz ( hedefe giden yolda her şey mübahmı? )



Yahudi ve Hıristiyanlarla Amentümüz birmiş(miş…)

    Sayın Kemal Özer beyin ciddi tespitlerinden birini sizlerle paylaşmak istedim..
      Gizemli teşkilatlanmanın hedefe giden yolda her şeyi mübah göstermeye çalışmasına apaçık bir örnekte Sayın ÖZER den gelmiş.
         Ercan TEZCAN
Âmentü, Kur’an-ı Kerim’de üç kez tekrarlanan ve İslâm dininin iman esaslarını ifade eden bir kavram.
Hz Peygamber (s.a.v.), ‘Cibril Hadisi’ olarak bilinen meşhur Hadis-i Şeriflerinde imanın esaslarını "(1) Allah'a, (2) meleklerine, (3) kitaplarına, (4) peygamberlerine, (5) ahiret gününe, (6) Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmandır" şeklinde sıralıyor.

Bir kişi bunlardan herhangi birine inanmasa, o iman muteber değildir. Buna karşın, Gülen Hareketi’nin mensubu bazı kimseler zorlama teviller yaparak, Allah’a ortaklar isnat eden Yahudi ve Hıristiyanlarla, Müslümanları aynı âmentüde birleştirmek gayretindeler.

ZAMAN YAZARI: “EHL-İ KİTAPLA AMENTÜDE İTTİFAKIMIZ VAR”

Zaman gazetesi yazarı Ahmet Şahin, 17 Nisan 2000 tarihinde “Ehl-i kitapla amentüde ittifakımız var!” başlıklı bir yazı kaleme alır ve şöyle der:

“…Dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır.

Çünkü Allah'ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan amentüdür: Allah birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükâfatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir.

Bu temel noktalar bir amentüden başkası değildir ve biz ehl-i kitapla bu amentüde müttefikiz. Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir. Burada Kur'an'ın bir ayetini hatırlamak yerinde olsa gerektir: (Mealen.)
- Ey ehl-i kitap! Geliniz ittifak ettiğiniz amentüde buluşunuz.”


Noktası virgülüne, harfi harfine böyle diyor. Merak eden linkini tıklayıp okuyabilir.

Söz konusu yazısındaki çelişkilere değinmeden önce, yazarın dostları Yahudi ve Hıristiyanların amentülerine göz atalım.

YAHUDİLERİN AMENTÜSÜ

“Tanrı vardır, birdir, hâkim-i mutlaktır, âlem yaratılmıştır ve tektir” şeklindeki Yahudilerin âmentüsünü, miladi birinci asırda yaşamış olan Filozof Philon’un derlemiş.

Günümüz Yahudi kaynaklarında Maimonides ya da Rambam olarak adlandırılan Musa b. Meymûn tarafından 12. asırda ortaya konulan âmentüleri şu 13 esastan oluşuyor:

“Tanrı vardır, Tanrı tek ve eşsizdir, Tanrı'nın bedeni yoktur, Tanrı ebedidir, dua edilecek tek merci Tanrı'dır, peygamberlerin bütün sözleri doğrudur, Musa'nın kehanetleri doğrudur ve Musa en büyük peygamberdir, yazılı ve sözlü Tevrat (Talmud) Tanrı tarafından Musa'ya verilmiştir, ondan başka kitap olmayacaktır, Tanrı insanların düşüncelerini ve eylemlerini bilir, Tanrı iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandıracaktır, Mesih gelecektir, ölüler uyanacaktır.”

Bugün her ikisinden birini esas alan farklı Yahudi grupları mevcut.

HIRİSTİYANLARIN AMENTÜSÜ

Roma’da, “Havârilerin iman esasları” şeklinde tespit edilen, yine 13 maddelik Hıristiyan âmentüsü ise; “Baba Tanrı’ya, O’nun biricik oğlu İsa’ya; Rûhu’l-Kudüs’ten gebe kalınana; ve bâkire Meryem’den doğana; O’nun Pontus Pilatus’tan zulüm gördüğüne, çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne, cehennemlere indiğine, üçüncü gün tekrar canlandığına, göklere çıkıp, kaadir olan baba Tanrı’nın sağına oturduğuna, oradan gelip ölüleri dirileri hesaba çekeceğine; Rûhu’l-Kudüs’e, mukaddes kiliseye; azizlerin cemaatine; günahların affedileceğine, vücudun tekrar canlanacağına ve ebedî hayata inanırım” şeklindedir.

ONLAR İSLAMI, KUR’AN-I VE Hz MUHAMMED (A.S.)’I REDDEDERLER

Gerçekte Yahudilik ve Hıristiyanlık diye bir din yok. Bu isimler daha sonra kendilerince uydurulmuş adlar.

Hz Âdem (a.s.)’dan Hz Muhammed (s.a.v.)’e kadar tüm peygamberlerin getirdiği din, İslam’dır.

Hz Muhammed’e kadarki tüm vahiy, mensuplarınca zamanla tahrif edilmiş, her tahriften sonra Allah (c.c.) vahyini yeniler. Kur’an-ı Kerim ise dinin son kez gönderilmiş hali olup, kıyamete dek Allah (c.c.)’ın koruması altında.

Yahudi ve Hıristiyanlar yeryüzünde tek bir Müslüman dahi koymasalar, Kur’an-ı ve hükümlerini asla ortadan kaldırmaya güç yetiremezler.

Tahrif edilmiş ve İslam’ın gelmesiyle geçerliliği tümüyle yok olmuş olan, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta; diğer kitaplara, meleklere ve kadere iman yer almaz. Ayrıca Hıristiyanlar, İsa (a.s.)’ın Tanrının oğlu dolayısıyla Tanrı olduğuna, Hz Meryem’inde ilah olduğuna iman ederler.

Yahudiler ise benzer bir şekilde, Üzeyir (a.s.)'ın Tanrının oğlu olduğunu iddia ederler.

GÜYA HZ YAKUP ALLAH’LA GÜREŞ YAPIP YENMİŞMİŞ…

Tahrif edilmiş Tevrat’ta“Tanrı Hz. Yakup ile güreşir, Yakup O’nu yener…” (Tekvin 32/22-32) şeklinde yer alan saçmalığa inanır, güya inandıkları Tanrılarıyla alay ederler.

Diğer taraftan, tirajı komik bir aptallık olsa da, bir Hıristiyan her türlü günahı işler, ‘ilah’ rolü verilen papazlar, para karşılığı güya günahları affederler.

Bütün Müslümanlar tüm peygamberlere iman etmekle mükellef iken, Yahudiler, İsa (a.s.) ve Hz Muhammed (s.a.v) ve onların getirdiklerini kabul etmezler. Hıristiyanlar ise, Hz Muhammed (s.a.v) ve O’na vahyolunan Kur’an ve dinî asla kabul etmezler.

Zaman yazarı bu yazısını, dindarlarla kurmaktan imtina ettikleri diyalog yerine, müşrik Yahudi ve Hıristiyanlarla giriştikleri sözde diyaloga yönelecek itirazlara ket vurmak için kaleme almış olsa gerek.

AYETTE BİLE BEKTAŞİLİK

“Rasulüm de ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.” (Alî İmran Suresi’nin 64. Ayet-i Kerime - Diyanet’in meali)

Ayetin tümünü yayınlamış olsa kendi tezi çürüyecek. Bunu bilen eski Diyanet çalışanı Ahmet Şahin yazısında ‘Bektaşilik’ yapıp, Ayet-i Kerimenin tümünü değil, sadece işine gelen ilk cümlesini farklı bir anlatımla yayınlamış.

Ayrıca bu Ayet inince, yaşanan hadiseyi ve ‘ehli kitap’ denilen kitlenin ‘şirk ehli’ olduğu yönündeki Hadis-i Şerif’i bildiği halde hiç değinmiyor.

Amentünün ortak olduğunu iddia ederek, Hıristiyanların ve Yahudilerin, Allah’a oğul isnatları ile İslam’ın inanç sistemini bir tutuyor.

Sanki Yahudi ve Hıristiyanlar; İslam’ı, Hz Muhammed (s.a.v.) peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’i kabul ediyor, kaza ve kadere inanmıyormuş gibi takdim ediyor.

Yazık çok yazık!

Herkes bilsin, İslam bu tür zorlama yorumlardan beridir. Bu tür şaşkınlıklar sadece kişileri bağlar. Muhakkak ki en iyisini bilen Allah’tır.

“De ki: O Allah birdir. Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O hiç bir şeye muhtaç değildir. O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi/benzeri değildir” (İhlâs Suresi)

Akledebilenlere selam olsun!
KAYNAK: KEMAL ÖZER...


9 Nisan 2014 Çarşamba

Rothschild kazandı

Rothschild kazandı

Rothschild kazandı

Malezya Havayolları'nın düşen uçağıyla ilgili ilginç teoriler üretilmeye devam ediyor. Olaydan baronların baronu Jacob Rothschild'in sorumlu olduğu, yine kazançlı çıktığı konuşuluyor. İddiaya göre; uçaktaki Peidong Wang, Zhijun Chen, Zhihong Cheng ve Li Ying isimli yolcular, Jacob Rothschild'e ait yarı iletken işi yapan, Freescale Semiconductor firmasının patent ortakları. Sözleşmeye göre söz konusu patentte, 4 araştırmacı ile Freescale firmasının eşit payı var. Ortaklarından biri ölürse, hakları diğer ortaklara geçiyor. 5 ortaktan 4'ü öldüğüne göre, tüm patent Freescale'in olacak. Freescale, 4 milyar dolar cirosu olan gizli bir dev.

KAYNAK:   Mevlüt YÜKSEL

Malezya uçağı ve bir baron…


Malezya uçağı ve bir baron…



Malezya Havayollarına ait toplam 239 yolcu ve mürettebatın olduğu Malezya uçağı, 8 Mart'ta Kuala Lumpur'dan Pekin'e hareket halindeyken güya radardan kaybolmuştu.


Aradan tam iki hafta geçmesine rağmen ne uçak, ne de uçağa dair herhangi bir emare bulunamadı.

Bundan otuz yıl önce ‘Amerika, Sultanahmet Meydanı’ndaki bankta gazete okuyan bir adamın hangi satırı okuduğunu bile bilir’ diyorlardı.

Aradan geçen sürede teknoloji bu denli gelişmiş olmasına rağmen, aynı Amerika kendi yaptığı devasa uçağı bulamıyor öyle mi? Dün bunları söyleyenler şimdi de bizden bu yalana inanmamızı bekliyorlar.

Üzerinde cep telefonu olan bir kişiyi Pensilvanya’daki zat bile odasında, birkaç metre yanılma payı ile tespit edebilirken, koskoca bir dünya içinde 250 kadar insan bulunan dev uçağı izleyemiyor ve yerini tespit edemiyorsa, haberiniz olsun biri aklımızla dalga geçiyor.

Malezya uçağının kaybolduğu bölgede, ABD'nin yaklaşık 200 noktada askeri üs veya askeri varlığı var. Yükselen güç Çin’e karşı teyakkuz halinde olan ABD, adeta uçan her kuşu izliyor.

Buna İngiliz, Japon ve Çin askeri güçlerini ve sayısız uyduyu da eklediğimizde, bölgede düştüğü iddia edilen bir uçağın yerini tespit edememek bizi aptal yerine koymak değil midir?

Adana İncirlik örneğinde olduğu gibi, ABD üstlerinin bir bölümünün yerini herkes bilir. Pek kimse bilmese de sivil veya askeri hava alanlarının içinde yahut altında çok sayıda gizlenmiş üstleri de mevcut.

Bu durumda haklı olarak herkes ‘Malezya uçağına ne oldu, neden bulunamıyor’ sorusunu daha güçlü bir şekilde sormak zorunda.

Bunu anlamak için bölgeye ilgi duyan aktörler ve bölgede emelleri olanların siyasi tercihlerini etkileyecek gelişmelere göz atmakta yarar var. Ancak öncelikle şunu belirtmeliyiz ki; uçak düşmemiş, zorunlu olarak gizli bir üsse de indirilmiş de olabilir.

Hatta uçağın Kuzey Kore’ye indiği iddia edilip operasyon bile yapılabilir. Ya da Kuzey Kore, Malezya Savaşı bizi bekliyor olmasın sakın!

Böyle filmler gösterime girerse şaşırmamalı ama daha ilginç iddialar da var.

Mahatir Muhammed, Malezya’nın eski başbakanı. Yani bir nevi Malezya’nın Erdoğan’ı. Şimdilerde Başbakan olmasa da o halen iktidarda. Ona rağmen ülkede hiçbir şey yapılamaz.

Halen de Malezya’nın en güçlü kişisi olan Mahatir Muhammed, Lahey'de bulunan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'nin adaleti sağlayamadığı gerekçesiylei 2007’de “Kuala Lumpur Savaş Suçları Mahkemesi”ni kurdurmuştu.

Mahatir Muhammed; Irak, Filistin, Vietnam ve Japonya gibi birçok yerde savaş suçunun işlenmesine rağmen, bunlara gereken cezanın verilmediğini belirtip, mahkemenin kuruluşunu, "Tarih kitapları, bizim savaş suçlularına hak ettikleri cezaları verdiğimizi yazmalı. İnsanların savaşlarla ilgili şikâyetlerini getirecekleri bir mahkemenin kurulma zamanının geldiğini düşünüyoruz" cümleleriyle ilan etmişti.

2011’den bu yana yargılama faaliyetlerini sürdüren mahkeme, George W. Bush, Tony Blair, Dick Cheney, Donald Rumsfeld ve eski Başsavcı Alberto Gonzales gibi pek çok kişi, Irak Savaşı’nda savaş suçu işledikleri gerekçesiyle gıyablarında yargılanıyor.

Ayrıca başta Vietnam, Filistin, Ruanda Savaşları gibi pek çok savaşta, savaş suçu işledikleri halde, Lahey tarafından bir türlü yargılanmayan Amerikalı, İngiliz, İsrailli, Fransız pek çok kişiyi yargılamak istiyor hatta yargılıyor.

Malezya’nın bu girişimi karşısında hayli rahatsız olan İsrail, ABD, İngiltere ve Fransa yönetimlerinin 2011’den bu yana pusuda olduğu da biliniyor. Söz konusu uçak hadisesinin buna yönelik bir operasyon olma ihtimali de gün geçtikçe büyüyor.

İhtimal sadece bunlarla da sınırlı değil.

Radyasyon ve yönlendirilmiş enerji uzmanı Leuren Moret'in, EcologyNews.com’dan Alfred Lambremont Webre’ye verdiği mülakatta, 8 Mart 2014’te Malezya Havayollarına ait MH370 sefer sayılı uçağın, ABD Deniz Kuvvetleri’nin yeni açıkladığı Lazer Silah Sistemi (Navy Laser Weapons System -LaWS) tarafından düşürüldüğünü iddia ediyor.

Vietnam silahlı kuvvetleri amiralinin, uçağın düştüğü yere ait ilk tespit ettiği yerin doğru olduğunu belirten Leuren Moret, Amerikan ve bazı Malezya medyası, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin hedef saptırmaya yönelik dezenformasyon amaçlı bilgilerini yayınlayarak herkesi aldattığını dile getiriyor

Moret, ABD Deniz Kuvvetlerince yapıldığınıı iddia ettiği operayonun, LaWS (Lazer Silah Sistemi) denemesi olduğunu, bunun da Putin’in bir süre önce yaptığı Topol Füze Sistemi’ne yönelik stratejik bir cevap olduğunu söylüyor.

Uçak yolcularından 4 kişinin kimliği, hadisenin daha da karmaşıklaşmasına yol açıyor.

Zira olayın bir ucu yine baronların baronu Rothschildlere uzanıyor.

İddiaya göre uçakta yer alan, Peidong Wang, Zhijun Chen, Zhihong Cheng ve Li Ying isimli yolcular, Jacob Rothschild’e ait yarı iletken işi yapan, Freescale Semiconductor firması'nın patent ortakları.

Eldeki sözleşmeye göre söz konusu patentte; 4 araştırmacı ile Freescale firmasının eşit payı var. Ortaklarından herhangi biri ölürse, hakları otomatikman diğer ortaklara geçiyor. Beş ortaktan dördü öldüğüne göre, tüm patent Freescale'e geçecek.

Türkiye’de de faaliyet gösteren Freescale firması, 4 milyar dolar ciro ve 18 bin çalışanı olan gizli bir dev. Bu yapı hakkındaki söz konusu iddia gerçek çıkarsa hiç kimse şaşırmamalı. Zira tarih, benzeri katliam hikâyeleriyle dolu!

Bu nedenle adeta vakumlanarak yok edilen uçak sayesinde, hem Malezya’nın yargılama girişimine, hem Putin Rusya’sına, hem de yarı iletken patentin sahibi kişilere yönelik bir hamle yapıldı.

Bize başka yalanlar söyleyerek olayı aydınlattık deseler bile, bu iddialar başlı başına büyük bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Hiçbir şey, medyada yansıtıldığı gibi değil. Zira tüm dünyada ana akım medya, söz konusu satanist baronların kontrolünde.
KAYNAK:  KEMAL ÖZER

Kayıp Malezya uçağı kaçırıldı, rehineler Pakistan’da yeraltında........

Daha önce ''Kayıp Malezya Uçağı Ve Bir Baron'' Başlıklı yazımda belirttiğim gibi ucak düşmedi ve şimdi Rus İstihbaratı açıklama yapıyor...
Ercan TEZCAN
http://etist34.blogspot.com.tr/2014/03/malezya-ucag-ve-bir-baron-kemalozercom.html


Rus istihbaratı: Kayıp Malezya uçağı kaçırıldı, rehineler Pakistan’da yeraltında

Rusya medyası, 32 gündür kayıp Malezya Havayolları’na ait yolcu uçağının kaçırıldığı ve rehinelerin Pakistan’da yerin altında tutulduğunu ileri sürdü.

Rusya’nın Sesi radyosunun haberine göre, Rusya istihbarat servisinden otorite sahibi bir kaynak, “Moskovskiy Komsomolets” gazetesine demecinde, Malezya Havayolları'na ait Boeing 777 tipi yolcu uçağının ‘’Hiç’’ lakaplı bir adam tarafından kaçırıldığını iddia etti. Diğer bazı ülkelerin istihbaratlarının da aynı görüşte olduğunu belirtti.
REHİNELER YERALTINDA İDDİASI

Radyonun haberinde, adının açıklanmasını istemeyen aynı kaynak, Boeing pilotlarını, iÇinde toplam 239 kişinin bulunduğu Malaysia Airlines (Malezya Havayoları) şirketine
ait MH-370 sefer sayılı uçağı kaçırmaya zorlayan kişinin adının Hiç (lakap) olduğunu, suç ortakları hakkında henüz hiçbir şey bilinmediğini iddia etti. Söz konusu kaynak, "Boeing-777’de bulunan 20 Asyalı özel uzman daha mart ayında Pakistan’daki yeraltı sığınaklardan birine götürüldü. Uzman rehineler arasında bir Japon var. Uçak yolcuları hâli hazırda sağ salim ve Afganistan’ın Kandahar şehrinin güneydoğusunda dağlık bir bölgede bulunuyorlar. Bazı ülkelerin istihbaratları da aynı görüşte.’’ dedi.

Uçağın kaçırıldığına yönelik iddialar daha önce de gündeme gelmiş ve uçağın İran’da olabileceği ileri sürülmüştü.

8 Mart'ta Kuala Lumpur’dan Pekin’e giderken radardan kaybolan ve 32 gündür haber alınamayan Malezya Havayolları'na ait MH370 sefer sayılı uçağını arama çalışmaları sürüyor. Ancak tüm arama çalışmalarına rağmen uçağın enkazı yada kara kutusuna ait net bir bulgu bulunmuş değil. Son olarak Çin ve Avustralya, uçağın kara kutusuna ait olabileceği düşünülen sinyal aldıklarını açıklamış ancak bunların da teyide muhtaç olduğu belirtildi.

Uçağa ait kara kutunun pilinin bir ay süreyle sinyal verebildiği ancak bu sürenin bittiği, dolayısıyla uçağın kara kutusunu bulma umutlarının çok az olduğu ifade ediliyor.

Son olarak ise Avustralya devriye uçaklarının, Hint Okyanusu’nun güneyinde, Avustralya’nın batısındaki deniz yüzeyinde 75 bin kilometrekarelik alanda birçok cismi fark ettiği açıklandı.
Kaynak:mynet...

8 Nisan 2014 Salı

Siyasi liderlere yapılan fiili her saldırı DEMOKRASİMİZE yapılmış sayılır.

 Siyasi liderlere yapılan fiili her saldırı DEMOKRASİMİZE yapılmış sayılır. 
Bu gün sana yarın bana ...Siyasi liderlere yapılan fiili her saldırı DEMOKRASİMİZE yapılmış sayılır.. Şiddetle kınıyor Sayın KILIÇDAROĞLU na geçmiş olsun diyorum... DEMOKRASİMİZE geçmiş olsun... Demekki Sayın KILIÇDAROĞLU belli bir takım organların canını sıkmış.... Demekki söylemlerinden rahatsız olanlar var.... Demekki Sayın KILIÇDAROĞLU doğru yol üzerinde....
Ercan TEZCAN....

Kader DNA’nın Neresinde? 1. Bölüm



Kader DNA’nın Neresinde? 1. Bölüm



DNA’larımızın içinde ne zaman kanser olacağımızı, ne zaman hastalanacağımızı, ne zaman iyileşeceğimizi belirleyen gizli şalterler var! DNA’da gizli temel bir komut sistemi olduğu ve işe yaramadığı sanılan hurda DNA’ların, asıl genleri programladığı ortaya çıktı.


DNA ve Genler

Hücrelerimizde çok sayıda DNA taşırız. Genetik bilgi bir dil gibidir. Alfabemizdeki harfleri bir araya getirerek kelimeleri, sonra da kelimeleri birleştirerek cümleleri, sonra paragrafları ve kitapları yazarız. DNA’da:

• Alfabe sadece 4 harften ibarettir.

• Her harf baz veya nükleotid denilen kimyasal bir molekülü temsil eder.

• Kodon adı verilen genetik kelimeler bu harflerden oluşmuştur.

• Genetik dilde bütün kelimeler (kodonlar) sadece 3 harften oluşmuştur.

• Bu kelimeler bir araya gelerek genler adını verdiğimiz cümleleri oluştururlar.

• Bütün cümleler bir araya gelerek genetik bilginin tamamını içeren bir kitabı yani genomu meydana getirirler.

(DNA (Deoksiribonükleik asit); karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfat atomlarından oluşan ve hücrenin bütün hayati fonksiyonlarında rol alan dev bir moleküldür. DNA’yı oluşturan nükleotidler üç bölümden meydana gelmişlerdir. İnsan hücrelerinde bulunan DNA yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşmuştur ve yaklaşık 1 metre uzunluğundadır.)


Hurda DNA Nedir?

Genler; “İnsanın tüm özelliklerini belirleyen bilgileri kodlayan zincirler” olarak tanımlanırlar. Genlerimiz DNA’nın %10 luk bir kısmını oluşturur ve proteinleri kodlayarak fiziksel ve fonksiyonel özelliklerimizi belirler. Geriye kalan %90 lık DNA kısmına ise “kodlamayan DNA” denir. Kodlamayan DNA kendi içinde üç gruba ayrılmıştır.

1. Genler arasında sıkışmış durumda bulunan intronlar,

2. Aynı nükleotid dizisinin art arda sıralanmasıyla oluşmuş daha uzun zincirler meydana getiren tekrarlı (repetitive) DNA’lar,

3. Genlerdeki kompleks dizilimi andıracak şekilde sıralanmış sahte genler(pseudogene).

2000 yılı başlarına kadar %90′lık bu DNA grubuna; Junk DNA yani (çerçöp – hiçbir işe yaramayan anlamında) hurda DNA denmiştir. Evrimcilerin tanımlamalarına göre evrimsel süreçten arta kalan gereksiz yığınlar olduğu iddia edilmiştir. 2001 yılından itibaren DNA’nın hurda denilen kısmına ait yapılan ilginç çalışmalar, “var olan hiçbir şeyin anlamsız olmayacağı” gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştır insanoğluna. İhtiyatlı davranıp “şimdilik neye yaradığını çözemedik” demek daha akıllıca ve bilimseldir. Son on yıllık süreçte epigenetik çalışmalar ile kodlamayan ve fiziksel bir fonksiyonu yok diye kenara atılan hurda DNA’ların bizim şimdiye kadar bilmediğimiz farklı komutlar ve kodlar taşıdığı ortaya çıktı.

Hurda DNA’lar Asıl Genlerin Kodlayıcıları Mı?

İşe yaramaz dediğimiz çöp DNA’lar, kodlayan DNA’ları (yani genleri)kodluyormuş meğer! Yani hiyerarşik bir yönetim kadrosu gibi kademeli ve gizli bir komut sistemi var imiş DNA’larımızda…

• Hangi proteinin nerede, nasıl ve ne kadar, ne zaman kodlanacağını; ne zaman durdurulup ne zaman başlatılacağını;

• Hangi genin hangi genle ya da hangi proteinin hangi proteinle birleştirileceğini; nereden nereye götürüleceğini;

• Hangi hücre ve dokunun hangi organda ne kadar ve ne zaman yapılacağını;

• Büyüme ve gelişmenin nerede nasıl düzenleneceğini;

• Kök hücrelerin nerede hangi hücre, doku ve organlara dönüşeceğini;

• Hangi genin hangi koşullarda susturulup çalıştırılmayacağını ya da daha önce sessiz kalıp fonksiyon göstermeyen hangi genin hangi koşullarda yeniden çalışmaya başlatılacağını;

• Bir gen okunurken hangi bölümün okunup hangi bölümün okunmayacağını, ne zaman, nereden nereye atlanacağını;

• Hücrelerin hangi koşullarda çoğaltılacağını ya da öldürüleceğini;

• Ne zaman kanser geliştirileceğini, hücre çoğalma ve bölünmesini, kromozomların yapısını, belirleyen bir nevi şalter konumunda bekliyor hurda DNA’lar… O şalterleri neyin komutladığı ise bir üst programda yazılı ve asıl gizem bu üst programda saklı.


Kader Yönetilebilir mi?

Canlının biyolojik yaşamının neredeyse tümünün, hangi koşullarda ve zaman düzenleneceğini baştan sona belirleyen, sabit genlere dinamizm verip programlayan, velhasıl zamanı devreye sokan bu komutları okuyunca sizlerin aklına ne geliyor bilemem ama benim aklıma tek bir kavram geldi: Kader ve kaderin yönetimi…

Aslında kader kelimesi; belirlenmiş yörünge anlamına gelen bir kökten üremiştir ve göklerle ilgili bir manadan doğmuştur. Yani sistemli ve ölçülü bir dönüşü tekrarlamak anlamındadır. İnaçlarımıza göre, yörünge ilahi bir kudret tarafından çizilmiştir ve insanın kudreti o yörüngenin dışına çıkmaya muktedir değildir. Kader inancı toplumlarda yaşamsal ve bilimsel bir ataleti doğurmuştur yüzyıllarca. Oysa biraz düşününce aklımız bize sorgulatır:

“Kader yazılmış mıdır, ben birey olarak kaderimi nereye kadar belirlerim? Kader varsa ve bunu Allah çizdiyse, ben niye yaptıklarımdan sorumlu olup cennet ve cehennemle ödüllendirileceğim?”

Bilimsel insan, aklıyla sorgulamanın ve ölçmenin önüne geçemez, doğasına aykırıdır. Kadercilik ile bilimsellik arasındaki bu çelişki, bireyde ve toplumda çeşitli bunalımlar doğurmuştur çoğunlukla. Son yüzyılda yakalanan kuantum bilinciyle bu çelişki azalmış görünse de kadercilik inancı aslında değişmemiştir hala.

Kaderimiz yazılı mı, yazılı ise kim niye yazdı noktasında; çöplük sanılan hurda DNA ile ilgili çalışmalara mercek koyup incelememiz gerekli; kadere farklı bakışla yeniden bakabilmek için…


DNA Yazılım Programı

Hurda DNA ilgili en ilginç çalışmalardan birisi Prof. Chang’a ait.

Hurda DNA’ların üzerinde çalışmak isteyen Chang, Wall Street türev güvenlikleri uzmanı genç bir teorik fizikçi olan Dr. Lipshutz’den yardım istedi.

Lipshutz insan Genom Projesinin çok büyük veri tabanını birleştirerek, kodlanmamış dizilerin Kolmogorov entropisini hesapladı ve bunu düzenli, aktif genlerin entropisi ile karşılaştırdı ve kodlanmış DNA’lar ile kodlanmamış DNA’ların etropisinin (düzensizliğin ölçüsü) şaşırtıcı şekilde aynı olduğunu gördü.

Her iki grupta da gürültü ve ses vardı ve bu seslerin içerdiği bilgileri çözmek için belki eski lisanları bilmeye ihtiyaç vardı. Mısır, İbrani, Sümer lisanları açısından elde ettiği bilgilerin çözümlenmesi mümkün olabilirdi ancak bu alandaki hiçbir uzman kendisine yardımcı olamadı.

Sonunda Chang bulduğu mesajları çözmek için kriptologlara başvurdu. Ermeni Cumhuriyetinden bir kriptolog Dr. Adnan Mussaelian sabırla çalışmaya devam etti. Sürekli olarak kodlanmamış dizilerin tek kısa bir DNA çizgisinden önce geldiğini fark eden Dr. Adnan, biyologların ALU (artithmetic logic unit) diye adlandırdığı en genel genin peşine düştü. Bilgisayar programcılığı eğitimi alan Dr. Adnan bu gene bilgisayar kodu muamelesi yaptı. 0-1 kodları yerine 0-1-2-3 (genetik kodun dört bazı) kodlarını kullandı.

Eylemsizliğe neden olan koddaki en genel sembolü, uyuyan bir kod yığını takip ediyordu. Dr. Adnan, bir kaynak kod yakaladı ve deşifre etmek için sembollerle kullanılan bir program kullandı. Bulduğu semboller arasında en yaygın olan (/) sembolü, yani yorum sembolüydü. İki taksim işareti arasındaki kodun asla uygulanmadığını gördü. Yani aslında taksim işaretleri arasındaki şey kod değil, kodun yorumu idi ve bir komutla önündeki kodu uyandırmaya hazır bekliyordu.

Bu olağanüstü bir keşifti, Adnan din eğilimliydi ve bunun tanrının işi olduğunu düşündü. Ama kodları iyice analiz ettikten sonra kullanılan bazı komutların dikkatsizce programlanmış olduğunu gördü. Sanki bu kodu dikkatsiz bir Mikrosoft programcısı hazırlamıştı ve bu dikkatsiz programcı, Adnan’ın mükemmel Allah’ı olamazdı.



Bu hatalı programlamayı test etmek için bilinen bir kanser geni ile yaptığı kontrolde, geni kodlayan hurda DNA’nın diziliminde olması gereken (/) sembolün olmadığını görünce, kanserin komut zincirindeki eksiklik yüzünden bir programlama hatası olduğuna emin oldu.
DNA Yazılım Programında Neden Hata Var?

Biraz bilgisayar programlama bilgisi gerektiren bu bilgilerin bizim dilimize tercümesi, “hurda DNA’nın, genleri kodlayarak yönlendirdiği, fakat bu kodlamalar arasında bu olağanüstü düzeni bozan komut hataları ve eksik semboller olduğu” dur.

Chang ve Dr. Adnan’ın yaptıkları açıklama en sade biçimiyle şöyledir:

“DNA’mızda gördüğümüz şey iki ayrı versiyondan oluşan bir programdır; Büyük Kod ve Temel Kod… Programımızı yazan her kimse “Büyük kodu” yazdı, uyguladı, bazı fonksiyonlarını beğenmedi, değiştirdi veya yenilerini ekledi, tekrar uyguladı. Büyük kodun tüm hatalarını silerek temel programı temizlemek yerine, bunları yorumlara dönüştürdü. Fakat o yorumlarda birkaç /* sembolünü unuttu; bu nedenle insanlarda kanser dediğimiz hücre kitlelerinin sıradışı büyümesi ve diğer hatalı fizyolojiler doğdu. Tüm hatalı (/) sembollerini çıkaracak ve temel kodu büyük kod ile tam bir program olarak çalıştıracak kapasitede olabilsek mükemmel insanı yaratabiliriz. Eğer canlı bir insanın kromozomlarına genler sokabilseydik, yenilikçi keşfimiz gelecekteki tüm kanser vakalarını anında tedavi etmek anlamına gelirdi. Teorik olarak, bunu laboratuarda yapabiliriz, ancak yaşayan bir özneye onarılmış DNA aşılamak ileride gerçekleşecektir.”



DNA’da Dünya Dışı Yazılım Mı Var?

Chang’in daha sonraki söyledikleri çok ilginç bir düşünceyi anlatıyor:

Bu program kesinlikle dünyada yazılmadı ve genler tek başına tekamülü açıklamak için yeterli değildir. Hurda DNA, temel kodumuzun gizli ve uyuyan güncellemesinden başka bir şey değildir.

Bir süredir bazı kozmik ışınların DNA’yı modifiye etme gücüne sahip olduğunu biliyoruz. Programcı tüm /*.*/ sembollerini uzaklaştırmak, kendisini büyük kod (hurda DNA) ile kaynaştırmak ve tüm DNA’mızı çalıştırmak için temel koda talimat veren bir enerjiyi evrenin herhangi bir yerinden bize doğru kullanabilir. Bu bizi ebediyen olumlu ya da olumsuz yöne doğru değiştirebilir. İçimizdeki yazılım ya kısa ve hastalıklı bir ömür veya uzun ve sağlıklı bir yaşama sahip süper zeki bir varlığın potansiyelini taşıyor. Temel Kod dikkatsiz programcılar tarafından mı yapıldı,ya da Büyük Kod istendiğinde uzaktan kontrol vasıtası ile iptal edilebilir mi?

Hurda DNA Neden Asıl Genlerin Dokuz Katı?

Kodlanmamış DNA, yani hurda DNA’nın genleri kodlayan ve komutlayan bir dizin olduğunu anlayıp bir de asıl genlerin tam dokuz katı olduğunu düşündüğümüzde hayal gücümüz inanılmaz noktalara varabilir.

Yüzde 90′lık bu protein grubunun bizim üzerimizde olumlu ya da olumsuz yönde değiştirebileceklerinin sınırını tahmin etmek zor. Sabit genlerin kendisinden dokuz kat fazla olan DNA’lar tarafından yönetiliyor olması; genlerin değişken komutlarla yeni versiyonlarının yaratılabileceğinin bir kanıtıdır. Bu yeni versiyonların yazılımında insan iradesinin ya da diğer faktörlerin etkisi ne kadardır?

Kısacası; “kader var mı, varsa hangi ölçüde var, ben kaderimi yönlendirebilir miyim, ya da kaderimi neler yönlendirebilir?”

Hurda DNA’yı yönlendiren ve harekete geçiren asıl komuta merkezinin ne ya da neler olabileceğini sorarsak cevaplar ne olabilir?

Prof. Chang “Dünya üzerindeki her yaşam, dünya dışı kuzenlerin genetik kodunu taşıyor olabilir. Ve tekamül, düşündüğümüz şey olmayabilir.”diyor.

Kaynak:indigo dergisi
Nesrin Dabağlar

Kader DNA’nın Neresinde? 2. Bölüm


.DNA’nın Neresinde? 2. Bölüm



Başımıza gelenlerin sadece anılarını saklamayız, bu anılar ile ilişkili olan duyguları da saklar ve geleceğe aktarırız. Miyobu olan bir gencin sorunu, büyükannesinin etrafındaki üzüntüleri görmek istemeyişi ile ilgili olabilir. Büyük annenin taşıdığı duygular, ilgili gende bir kusur veya zayıflık bırakmış ve torununa aktarılmış olabilir.


İnsan DNA’sı değiştirilebilir mi?

DNA’da, gen fonksiyonu ve gen statüsünün (kusurun ne olduğu) gerçek kayıtlarının, gen ile ilişkili olan anıların, duyguların, bedenin ve gelecek bedenin kayıtları, o gen tarafından belirlenen bedenin parçalarının şimdiki işlevlerini etkiler. Yani, bu modeller şimdiki bedenin nasıl davranacağını etki eder. Biz sadece bizim başımıza gelenlerin anılarını saklamayız, ayrıca bu anılar ile ilişkili olan duyguları da saklarız. Örneğin, miyobu olan bir gencin sorunu büyükannesinin etrafındaki üzüntüleri görmek istemeyişi ile ilgili olabilir. Büyük annenin taşıdığı duygular bedeni ile o gende bir kusur veya zayıflık bırakmış ve torununa aktarılmış olabilir.

DNA iplikçiklerinin etrafında “morfogenetik alan” olarak adlandırılan garip bir bilgi alanı vardır. DNA hücresinin içinde ve DNA’nın bu yapısı içinde, en azından yedi nesil geriye giden genetik hafıza bulunur. Genetik inançlarımızı bu morfogenetik alan içinde buluruz. Böylece, üç kuşak önceki büyük annemiz veya babamız ile aynı inanca ve özelliklere sahip olmamız çok şaşırtıcı değildir.
DNA’yı kodlayan nedir?

Kodlanmamış DNA’yı neyin yönettiği sorusuna bilimle cevap vermeye çalıştığımızda birçok konu başlığına bakmamız gerekir.

İnsan vücudundaki hurda DNA’ya ait proteinlerle yapılan bir çalışmada, insan bedenindeki hücrelerde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği 3600 kontrol proteini tespit edildi ve bunlar ‘moleküler şalter’ olarak isimlendirildi. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler, yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor. Bu çalışma; Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacıya ait.

Bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için ‘tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi’ deniyor. Araştırmacıların çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi ya da ‘şu bölümü oku’ işareti veren kitap ayracı görevi görüyor.



Çalışma komisyonunun başkanı olan Prof. Mann; “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini kontrol edebiliriz. Örneğin Cdc28 fonksiyonunu (insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini) ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık” diyor.

Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Mesela, bu şalterler proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamazsa genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demektir. Tümör oluşumuna sebep olan ‘şalter’ indirildiğinde, hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır. Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etkendir. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli” diye sözlerini tamamlıyor.

İnsan beyninin kendini yeniden kurma yeteneği ve DNA aktivasyonu bizlere hayata ve değişen koşullara uyum şansını vermektedir.

Geçmiş yaşam anılarını (genetik hafızanın ötesinde), kolektif bilinçliliği kapsayan farklı bir hafıza vardır. Bu geçmiş seviyesi olarak adlandırılır. Çoğu insanın ırksal önyargısı bu seviyeden kaynaklanır. Çoğu insanın para kazanma ve parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, bu seviyede bulunan “yoksulluk yemini”dir. Bu durum geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan “ruh parçalarının” enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya “ailenizin” başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken, ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda birçok durumlarda arkada kalmış olabilir.

İnançlar ve programlar ruha kadar inebilir. Ruhsal seviyede bulunan bazı inançlar nefret ve kendine acımaktır. “içim ağlıyor ben değil” programına sahip olduğunuzu keşfettiğiniz zaman bunun ruhsal seviyede olduğunu anlamanız gerek. Ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi var oluşunda yaşaması beklenen asıl amacına yönlendirildiği asıl gerçektir. Kendi asıl var oluş sebebimizi bulmak gerçek ruhumuza kavuşmamızı sağlar.


DNA Aktivasyonu

DNA aktivasyonu aynı zamanda manyetik alan dengelemesini de içerir. Geliştirilen tekniklerin bir arada kullanılması ve süper genlerin ortaya çıkarılması ile değişen koşullara kolaylıkla uyum sağlamak mümkündür. DNA aktivasyonu uyum yeteneğimize kuantum düzeyde etki ettiğinden sonuçları son derece hızlı ve kalıcı olmaktadır. Aktivasyonunun gündelik yaşamdaki tezahürü, zihninde, yaşamdan ne istediğinin resmini oluşturabilmek; sonra da bunu evrene gönderebilmektir. DNA aktivasyonu sayesinde, DNA iplikçiklerimiz değişerek yol alır ve daha yüksek bir benliğe ulaşırız. Düşündüklerimizin gerçekleştiğini görebiliriz.

Beynin çeşitli duygu durumlarında farklı dalga boylarında titreştiğini biliyoruz. Beynin Teta boyutu şifalanma ve değişim boyutudur ve teta bandında kalmayı başaran pek çok kişinin şifayı kendi kendine başarabildiği artık bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Son yıllardaki pek çok örnek bilim tarafından incelenmiş ve kanıtlarıyla sunulmuştur.

Sonuç olarak pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor. Bunu yapabilmesinin sebebi tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olmasıdır. Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacaktır.

Aslında, her birimiz Yaratan’ın bir parçayız… Hepimiz tekiz. Var olan her şey bu tekliğin bir parçası ve O’nun içindedir. Bu kimliğin duyguları, arzuları, niyetleri ve iradesi vardır. En önemlisi, bu kimliğin düşünceyi tezahür ettirme gücü vardır. Çünkü her birimiz, Tanrı, Allah, Yaratan, İlahi Güç gibi isimlerle andığımız bu kimliğin birer parçası, aynadaki birer yüzüyüz. İlahi Güç tezahür ettikçe, onun küçücük parçaları olarak bizlerin de tezahür kabiliyeti vardır.

Kendi Öz İnanç Sistemimiz’in içeriğini konumuza uygun tanımlamaya çalışılırsak karşılığı; Hurda DNA’nın kimyasının açılımıdır. Öz inanç ile Hurda DNA bir formüldeki eşitlikteki gibi karşı karşıyadır ve Öz inanç üzerinde yapacağımız çalışma ve talepler, hurda DNA üzerinde kendi belirlediğimiz komutlar ile moleküler şalterleri çalıştırabilir ve iyileşme yaratabilir. Eşitliğin bir tarafındaki değişim diğer tarafı da değiştirir. Bu iyileşme ya da değişmenin ne kadar olacağı ise bizim gücümüze olduğu kadar diğer etkileyen faktörlere de bağlıdır. Çünkü eşitliğin bir tarafında öz inanç ile birlikte başka etkenler de yer almaktadır.

Şifa yaratmak için kullanılan aracılar nelerdir?

Kendi kendimizi değiştirme ve şifalanma kimi zaman bir aracı ile gerçekleşebilir. Klasik Tıbbın kabul edip uyguladığı tedavi yöntemleri arasında Hipnoz ve Akapunktur da bulunmaktadır.

Akapunktur, vücuttan geçtiği düşünülen enerji meridyenleri üzerinde pozitif etki yaratarak organlara ulaşır ve iyileşme sağlar. Vücuttaki tüm fonksiyonları yaratan organların ve diğer birimlerin bu enerji meridyenlerine bağlı olarak çalıştığı düşüncesi esastır akapunkturda. Akapunktur düşünsel değil de fiziksel bir olayla tedavi ettiği için (gümüş iğneler ile verilen uyarı) kısmi olarak konumuzun dışında kalsa da Hipnoz düşünsel ve ruhsal planda yardım ettiği için, bizim düşünce yoluyla tedavi alanımızın içindedir. Hipnozla yapılan uygulama da bizim inanç sistemimiz üzerinde değişiklik yaratmak amaçlıdır. Bilinçaltı, geçmiş ve ruhsal seviyede yapılacak pozitif yüklemeler DNA seviyelerimize de ulaşabildiği için muhtemelen tedaviyi başarabilmektedir.

Kendi kendimizi direkt ya da aracı yoluyla şifalandırma ve DNA boyutunda değişimi sağlama amaçlı çalışmaların örnekleri isim olarak çok fazladır. NLP, kuantum dokunuş, teta şifa, yeniden bağlanma, sonsuz şifa, reiki, yoga vb gibi sayısız isim alsa da temelde kökleri aynı noktaya bağlanmaktadır. Bu noktaya kadar yaptıklarımız, kendi gücümüzün varabileceği sınırların içindedir.



DNA’yı etkileyen dış faktörler

Bilimsel bakışla Hurda DNA’yı kodlayan faktörler üzerinde yol almaya devam ederken çevresel etkenlere geldiğimizde sayısız etkileyen ile karşılaşırız.

• Yakın çevre (aile- eş- çocuk-iş)

• Dünyasal çevre ( iklim olayları- tabiat- atmosfer)

• Teknik çevre ( insanın yarattığı teknolojinin dünya üzerindeki etkileri, elektrik ve manyetik alanlar, kimyasal etkiler)

• Güneş sistemimiz ( ayın ve bütün gezegenlerin çekim ve manyetik alanları)

• Kendi sistemimiz dışından(dünya dışı) bilmediğimiz gezegen ve galaksilerin etkileri ve kozmik olaylar.

Bu son maddenin ardından Prof. Chang’e ve onun iddialarına tekrar dönebiliriz. Dışarıda bilmediğimiz bir evren ve kuvvetler var, elimizle tutamasak da henüz ölçemesek de var olduğunu ne din, ne bilim inkar edemiyor. Chang, Dünya dışı yaşam iddiasını ortaya atan ilk kişi değil elbette ama programlama dili ile anlatılan ilk iddia olduğundan ve DNA’lar boyutunda bir fotoğraf ile karşımıza çıktığı için mikro boyutta tanımlanan bir savdır. Makro boyutta dünya dışı iddiaları uzun yıllardır biliyorduk zaten.

Bilimsel keşiflerin görünür anlamları olduğu kadar saklı anlamları vardır ve bütün keşifler asıl yolunu ve yorumunu keşfedildiği anda değil çok sonra alır ve sonradan kabul edilmek zorunda kalınan sıra dışı iddialar dünyanın tarihinde inanılmaz sayıda çoktur. Dünya dışı iddiası sadece yaşadığımız bu yılların ya da Chang’in değil, binlerce yıl öncesinin, yüzlerce bilim adamının ve dünya dışı varlıklarla teması olduğunu söyleyen binlerce insanın iddiasıdır.


Yıldız Çocuklar ve İndigolar Dünya Dışından mı?




Dünya dışından insana benzeyen varlıkların insanın tekamülü için genetik materyal sağladığı ve kendilerinden bazılarının dünyadaki ailelerde “yıldız tohumları” olarak enkarne oldukları da bu sıra dışı iddialardandır.



Bu yıldız çocukların ruhları, insan dünyasında biçimsel olarak enkarne olduktan sonra insanın spiritüel ve tekamülsel gelişimini desteklemek amacındadır.

Yıldız çocuklar, tekamül, genetik evrim kavramları ile karşılaştığımızda, ilk kez 1970’lerde dillenmeye başlanan sıra dışı İndigo kavramına da dönüp bakmamız gerekir. Spiritüel açıdan dünya dışı ruhlar taşıdıkları da iddia edilir ama fazla dile getirilmez. Aslında İndigoları anlatmak çok da kolay değildir, çünkü tek bir kalıba uymazlar. Genlerinin değişik ve DNA sarmallarının sayısının farklı olduğu iddia ediliyor. Özellikleri çok değişken konuları da içerdiği için henüz bilimsel tespitleri mümkün olmadı. Onların tanımının, sadece evrensel doğruların çerçevesinin içinde yer aldıklarını söyleyebiliriz.

Psişik yetenekleri, yüksek zekaları, dünyasal sorunlara olan duyarlılıkları, mor auraları, çevrelerinden onları ayıran tüm farklılıkları ile tıp dünyasını bile ikiye ayıran İndigo çocuklar fenomeni çok da suistimal edilmiş bir konu olmasına rağmen kolayca bir tarafa atılmamalıdır. İndigo olmayı bir üstünlük sayıp farklı amaçlar peşinde koşan ve çocuğunu zorla İndigo kavramının içine sokmaya çalışan anneler sayesinde hak ettiği gerçek araştırma boyutunu yakalayamamıştır.

İndigo çocuklar genetik seviyede farklı çocuklardır, zira farklı bağışıklıkları vardır. Gelecekten gelmiş gibidirler, hiç görmedikleri teknik aletleri bile kırk yıldır kullanır gibi kullanırlar. Sadece yüksek zeka kavramı onları açıklamaz, ruhları çok eski ve bilgedir, gelecek ve teknoloji ile ilgili kalıplaşmış düşünce sınırlarını aşan icat sayılabilecek fikirler ifade ederler.

Onları İndigo yapan sadece bu özellikleri değildir. Doğdukları ailenin, doğumlarının ve özellikle annelerinin farklı hikayeleri vardır. Asıl İndigolar kendilerini ben “İndigo”yum diye üstünlük taslayarak asla teşhir etmezler, tam tersine bu farklılaştırmadan kaçarlar, normal görünmeye çalışırlar.

Erdemli ve dürüsttürler, mücadelecidirler, kendilerini bilmelerinden itibaren çevrelerinde doğal lider konumuna gelirler. Kendi farklılıklarını kendi ruhlarında hisseder ve tam olarak kimseyle paylaşmazlar. Onları kesin saptayacak bilimsel bir test yöntemi yoktur. Aramızda kendilerini hissettirmeden dolaşırlar, amaçları da budur:

Kimseye fark ettirmeden görevlerini yapıp, tekamülü ileriye taşıma amaçlarını gerçekleştirmek ve sevgi tohumlarını dünyaya biraz daha fazla ekebilmek…

Kim bilir belki de amaçları; programın yazılım hatalarını düzeltmeye çalışan sessiz küçük birer şalter olmak ve dünyanın kaderini O’nunla birlikte yeniden yazmaktır…
Kaynak: Yazar: Nesrin Dabağlar |indigo dergisi