10 Temmuz 2012 Salı

KUTUPLARDAKİ BUZSUZ BÖLGE:






KUTUPLARDAKİ BUZSUZ BÖLGE:


16. yüzyıldan kalma Piri Reis’in ünlü haritasında, kutupların buzlarla kaplı olması gereken bölgelerini niye göstermediği bugüne kadar açıklanamayan bir olgudur.
Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından 1960 yılında yürütülen topografik bir çalışma sırasında, Piri Reis haritasının araştırılan kısmının yani Queen-Maud bölgesinin ve Palmer yardımadasının sahil şeridinin tam bir uygunlukla haritaya işlendiği tespit edilmiştir. Ayrıca Piri Reis haritasının jeolojik verileri, İsveç-İngiliz ortak keşfi gezisi sırasında (1949) yapılan Antarktika’nın yapısı ile ilgili bu kadar hassas belgelere nasıl ulaştığı bugüne kadar ortaya çıkartılamamıştır. (Yarbay Harold Z. Ohlenmeyer, 8. Teknik Keşif Filosundan, SAC, USAF, Westover AFB, MA)
Nazi Almanyası’nın 1938/39 yılları arasında yaptırdığı “Neuschwabenland” keşif gezisi sırasında da buzsuz bölgeleri rastlandığı rapor edilmişti. Amiral Byrd’le yapılan “High Jump” askeri operasyonunda, nakliye uçakları komutanı yarbay David Bunger de buzsuz bölgelere rastlandığını rapor etmişti. Queen-Mary bölgesi ve Knox-Land arasındaki bu bölge, o zamandan beri “Bunger’s Qase” diye adlandırılır.
Rus Güneykutbu araştırmacıları, bu buzsuz bölgeye “Polyana” adını vermişlerdi. Bu buzsuz göller bazen 300.000 km büyüklüğünde olabiliyor ve kutbu çevreleyen denizin her yerinde bulunuyordu. Ayrıca bu gölleri besleyen bilinmeyen –muhtemel yer altı kaynak suları- sıcak su kaynakları vardır. Bunlar içinde Weddel denizinde 3 yıl açık kalan Polyana’lar en bilinenidir. (Science New, 1982, 122, s. 183)
Son olarak 1996’da uydu verileri, kutup platosu yakınlarında eski bir Rus ileri karakolu olan Vostok çevresindeki buzun üç kilometre altında gömülü devasa bir gölü ortaya çıkardı. Sismik aletlerle göl ölçüldü ve bu sıcak su gölünde milyonlarca yıllık mikroorganizmaların yaşadığı öne sürüldü.
2 Nisan 1998 tarihli “Milliyet” gazetesinde Nilüfer Kuyaş’ın “Hayatın başlangıcına yolculuk” başlıklı yazısında çok ilginç açıklamalar vardı:
“Bilim adamları Antarktika buzullarının dört kilometre altında esrarengiz bir dünya keşfettiler. Yaşlı buzul kütlelerinin dibinde gizlenmiş Vostok Gölünde milyonlarca yıldır burayı mesken edinmiş mikroskobik canlılar bulundu.
Geçtiğimiz hafta sonu, St. Petersburg’da yapılan bilimsel toplantı, aslında iki yıldır bilim camiasının gündeminde olan bir konuyu birdenbire dünya kamuoyunun dikkatini çekti.
Bu projeyi NASA ile Rusya Bilimler Akademisi ortaklaşa yürütüyor. Güney Kutbu’na yaklaşık 1000 km. uzaklıkta Ruslara ait Vostok araştırma merkezinde sürdürülen çalışmalar, tam bir macera filmi gibi.
Ruslar buzu delerek saklı göle çok yakınlaşmışlar, ama birden kazı durdurulmuş. Keşfedilen göldeki doğal ortamı, dışarı gelecek etkilerden koruya-ak incelemek gerekiyor.
Kazının bundan sonraki bölümü “sıcak su testeresi” diyebileceğimiz bir yöntemle yapılacak; termal bir sonda, sıcak suyun açtığı yoldan derine indikçe kendi kendini sterilize ederek göle ulaşırken, tekrar ondan buzlar arkasından kapanacak.
Bilim adamlarının bu esrarengiz gölde çeşitli canlılar olduğundan şüpheleri yok; çünkü gölün üzerini örten buz kademelerinde hapsolmuş mikropları ve diğer mikroskobik canlıları uzun süredir inceliyorlar.
“Garip şeyler bulduk, bazıları daha önce hiç görmediğimiz şeyler!” diyor NASA yetkilisi Richard Hoover.
Mantar, sünger, bakteri ve yosun türlerine benzetme yolyula matrak isimler takmışlar. Miki Fare, Klingon, kirpi yahut hindi artığı adını verdikleri mikroorganizmalar, gelecekte, saklı gölde bulunabilecek diğer canlılar hakkında ipucu sağlıyor. İnceledikleri buz kalıpları en az 400.000 yıllık. Saklı gölün sularındaki yaşamın ise, birkaç milyon yıldır dış dünya ile temas olmadan sürdüğü tahmin ediliyor. Göldeki canlı zaman kapsülünün otuz milyon yıl önceki dünyada bağlantısı olması işten bile değil.
Bilim adamları Antarktika’daki saklı gölde kullanılacak sondaj yöntemlerinin, uzayda da uygulanabileceğini umuyorlar. Çünkü Jüpiter gezegenin uydusu Eropa’dan keşfedilen okyanus da kilometrelerce buzun altında duruyor.
Antartika’daki saklı göl, 25 yıldan fazla bir zaman önce keşfedilmiş; CIA’nın casus uydularından çekilen fotoğraflar sayesinde.”
Yukardaki açıklamalar bana 1982 yılında Amerika’da “Globe Mail” adlı bir dergide yayınlanan ilginç bir açıklamayı çağrıştırdı.
Dergi, “NASA bilim adamları, Güney Kutbu’ndan sıcak su ihtiva eden bir gölü, aynı zamanda büyük bir UFO üssünü keşfettiler!” diye yazmaktaydı. Yüzlerce mil buzlarla kaplı bir alanın ortasında Kaliforniya eyaletinin yüzölçümünden daha büyük bir göl keşfedilmişti.
Kaliforniya Üniversitesi emekli öğretim üyesi fizikçi Lane Childress’e göre, uzay gemilerinin üssü bu gölün dibinde idi. Bilim adamları bu gölü, Nimbus 5 uydusunun çektiği fotoğraf vasıtası ile keşfetmişlerdi. Childerss’in iddiasına göre, göldeki sıcaklığın nedeni uzaylıların gölün dibinde inşa ettikleri devasa şehirlerdi.
Bu ısı bütün yıl boyunca buzların erimesini sağlıyor ve uzaylılar da oradaki üsten faaliyete geçiyorlardı.


Bir NASA çalışanın itirafları:
1977 yılı Aralık ayında NASA’dan Tom Gates’in Arkansas’daki kolej öğrencilerine verdiği bir kurs’ta, öğrencilerden biri ona “Kutup Açıklıklarını” sorunca, Gates büyük bir şaşkınlıkla “Bunu da nerden çıkardın” diye karşılık verdi. Öğrenci, Bernard ve Gardner’in kitaplarını okuduğunu söyledi. NASA çalışanı sözlerine devam ederek şu açıklamayı yaptı;
“Biliyorsunuz, kutuplar üzerinden geçen uydularımız var. Bunlar bulutsuz ve berrak havalarda çok netlikle dünyanın içini görüntüleyebilmektedirler. NASA tarafından çekilen kutuplara ait fotoğraflar bütün dünyaya dağıtılıyor. Ancak kutuplardaki “Açıklığı” gösteren fotoğraflar sansürlenmektedir.

Kanada Hava Kuvvetlerinin Kuzey Kutbu’nun sıcak bölgelerindeki gizli görevi:
Kanadalı bir TV prodüktörü 1980’li yılların sonlarına doğru Bernard’ın “İç Dünya” ile ilgili kitabını okumuştu. Bir çalışma günü sonunda işvereni Terry Dowding ile bu konuları konuşurken, Dowding, Kanada Hava Kuvvetlerinin 40’lı yıllarda –kendisinin de katıldığı- gerçekleştirdiği bir görevden söz etti. Dowding’e göre, mürettebat Kuzey Kutbu’nda, yeşillikler ve kuşlar ihtiva eden sıcak bir bölgeye rastlamıştı. Geri dönüşleri esansında görevleriyle ilgili tek bir kelime bile etmemeleri emredilmişti.

Denizaltı askerlerinden biri suskunluğunu bozuyor:
1976 yılında Amerikalı bir yazar, “İç Dünya” üzerinde çekilecek bir film için senaryo yazarken, tesadüften bir denizatlıda askerliğini yapmakta olan genç bir donanma mensubu ile karşılaşır. Aralarındaki konuşma, “İç Dünya” konusuna gelince, genç asker onun bu konuda bilgi sahibi olmasına çok şaşırır. Asker önce konuşmak istemez, çünkü daha önce bu konuda konuşan diğer askerler tutuklanmışlardı. Kendisi de 6 aylık bir görevden yeni dönmüştü ve ona da bu konuda “mutlak sessizlik” emredilmişti O ancak şu kadarını söyleyebildi: “Kuzey Kutbu’nda araştırma yapan bir çok denizaltı vardı. Görev sonuçlarının askerler arasında konuşulması ve tartışılması kesinlikle yasaklanmıştı. Askerin dikkatini çeken çok önemli bir şey vardı: Resmen aynı yeri araştırmalarına rağmen, her seferinde başka bir bölgenin haritası çıkarılıyordu.”

Kuzey Kutbu’nun altındaki denizaltı araştırmaları:
Amerikan nükleer denizatlısı “Nautilus”, 1958 yılında “Operasyon Sunshine” adıyla anılan Kuzey Kutbu’nda bir keşif gezisine çıktı. Amiral A. Burke’un komutası altında “Nautilus”, 1-6 Ağustos tarihleri arasında kutbun buzullarının altına bir yolculuk yaptı. Deneme yolculuğu sırasında yanlış bir yere gidilmesine rağmen, denemenin başarı ile sonuçlandığı açıklanmıştı.
Yolculuk sırasında mürettebata sıcak iklimlerde kullanılabilecek giysiler verilmiş ve “mutlak sessizlik” emri verilmişti. Mürettebat, diğer denemelerde öngörülmemiş güçlüklerle karşılaşmıştı. Ayrıca onlar kutbun altında yalnız su olmadığını da görmüşlerdi. Kutbun altından geçiş denemesi esnasında, yollarına engel olan yer dalgası ile karşılaşmışlardı. 25 m. kalınlığında buz ve yer dalgası arasında sadece 10 m. yer kalmıştı.
Prensip olarak Amerikan Deniz Kuvvetlerinin bütün denizaltı operasyonları gizli tutulmaktaydı.
Natulius’dan sonra, 1958-1962 yılları arasında “Skate”, “Sargo” ve “Seadragon” adlı Amerikan denizatlıları Kuzey kutbunun buzlu sularında aktif görev aldılar. SSCB de “Leninsky Komsomol” adlı denizaltı ile 1962 yılında Kuzey Kutup denizinin haritasını çıkartmıştı.

Turgut GÜRSAN, Yeraltındaki Gizli Dünyalar, s.27-31

Ivan Sanderson ve Denizaltı Uygarlıkları Tezleri



Ivan Sanderson ve Denizaltı Uygarlıkları Tezleri

Çeşitli doğa olayları, Ufoloji, paralel evrenler, denizaltı uygarlıklarıyla ilgili kitaplar yazan ve Açıklanamayanı İnceleme Derneği'nin (Society for the Investigation of the Unexplained) kurucusu Ivan Sanderson'un teorileri, okyanuslarımızın durumunun, buralarda yaşayan gelişmiş hayat biçimleri (formları) için tehlikeli olmaya başladığı yolundadır.

Ivan Sanderson'un kitabının Altıncı Bölümü'nde sıralanan olaylardan başka, Amerikan Donanma birliklerinin tanık olduğu pek çok su altı UFO olayı da vardır. Bunlar, tüm benzer olaylarda olduğu gibi, sansür nedeniyle kamuoyuna açıklanmamaktadır. Bilinen yalnızca olayın ilk yer alışı sırasında verilen ilk bildiri raporudur. Bunlardan en dikkati çeken biri, hızı 150 deniz milinden fazla olan bir deniz cisminin önce bir destroyer, sonra da bir denizaltı tarafından, 1963 manevralarında Puerto Rico'nun güneydoğusunda görülmesi olayıdır. Bu yer, Bermuda Üçgeni'nin güney ucuna rastlamaktadır. Manevranın amacı bir izleme alıştırması olduğu için, görülen cismin de manevra'ya dahil bir araç olduğu sanılmıştır. Donanmaya ait on üç araç, hızla ilerleyen bu cismi görmüş gemi kütüklerinde anlatmışlardır. Cisim dört gün süreyle izlenmiş, bu arada zaman zaman dokuz bin metre derine inmiş ve inanılmaz hızını bu derinlikte bile korumuştur. Birçok görgü tanığı, cismin tek pervaneyle yürüyen bir araca benzediğini ifade etmişse de, aslında ne olduğu hiç bir zaman anlaşılamamıştır.

UFO'ların denizden yükselmesi, denize dalması ve deniz altında hareket etmesi ile ilgili raporlar çok uzun süreden beri söz konusu olmakla birlikte, 1963 manevralarına kadar hiç biri bu kadar kesinlikle saptanmamış, böylesine izlenmemişti.

Ivan Sanderson, «Görünmez Konuklar» adlı kitabında dünyanın hemen hemen dörtte üçünün sular altında bulunduğunu (60.000.000 mil kare karaya karşılık, 170.000.000 mil kare deniz) havayla soluyanların hava okyanusunun her katında değil, dünya yüzeyine kalan yerinde yaşamasına karşılık, suyla soluyanların suların dibinde kalmak gibi bir zorunluğu olmadığını, hidrosfer'in her katında yaşayabildiğini, dolayısiyla içinde yaşayıp gelişebilecekleri alanın çok daha fazla bir hacmi olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre :

«... Gezegenimizde bir su altı uygarlığı (veya uygarlıkları) bulunması, bunların çok uzun bir zamandan beri var olduğu ve burada geliştiği, ya da buna ek olarak başka yerlerden gelen zekî bireylerin hidrosferdin dibini, ya da onun altındaki litosferin yüzeyini tercih edip orada yaşadıklarını, orada, faaliyet gösterdiklerini düşünmek mümkündür.»

Denizlerin altında eskiden kalma bir insan türünün, ya da başka uygar bir hayat türünün varlığı düşünülürse, bunların yaşama alanı bizler gibi belirli bir düzeyle sınırlı olmayıp çok geniş olduğu için, geçen birkaç bin yıl içinde bizim yaşayışımıza ilgi göstermemiş olmaları da doğaldır. Fakat teknik potansiyelimiz onlar için ve onların yaşadığı çevre için bir tehlike olmaya başlayınca, bugüne kadar uyguladıkları «bırakınız yapsınlar» politikası değişmiş olabilir ve Bermuda Üçgeni olayları, daha kesin bir adım atılmadan önce uygulanan keşif veya araştırma niteliğini taşıyabilir.

Beniz diplerinde böyle gelişmiş bireyler ve teknolojik faaliyetlerin var olması, tarih boyunca doğmuş ve bugün de doğmakta olan birçok deniz efsanesinin kaynağı olabilir. Günümüzde alışılmadık olaylarla karşılaşıldığında, bunlar eskisine oranla çok daha büyük bir dikkat ve hassasiyetle kayıtlara geçirilmektedir. Böyle bir durum, Bermuda Üçgeni içinde denize dalan veya denizden çıkan UFO'ların görünümünü açıklayabildiği gibi, onların Florida dolaylarında ve buraya yakın sularda neden durmadan teknolojik gelişme izlediği konusu da bir açıklamaya kavuşmuş olur. Bunların varlığını kanıtlama konusuna gelince, bu bizim onları bulmamızdan çok, onların bizi bulması ve gelişmemizde kendi dünyaları için bir tehlike sezmesi durumuna bağlıdır denilebilir.

İspanya açıklarında ve Amerika kıta sahanlığında, suların berrak olduğu günlerde sünger ve ıstakoz avcıları tarafından görülmüş olan transparan su altı kubbelerini söz konusu eden Ivan Sanderson, bunlar eğer gizli savunma silahları değilse, su altı yaratıklarının Okyanus kirlenmesini nötralize etmek amacıyla kurdukları yapıtlar olabileceğini ileri sürmektedir. Bu düşünüş biraz daha ileriye götürüldüğü zaman, dünyanın yapı yönünden büyük bir dinamo olduğu dikkate alınırsa, okyanuslara elektromanyetik şebekeler döşeyerek gerekli dürtüleri sağlamakla gezegenimizin dönüşünü de etkilemek ve değiştirmek mümkün demektir.

Ivan Sanderson'un deniz altındaki yaşamla ilgili cevapları şunlardır :

S — Sizce, denizin dibinde yaşayan zekî varlıklar ya da beşer formları mevcut mu?

C — Sanırım her üçü de geçerli,

S — Şimdi, öncelikle ilgilendiğim bizim gezegenimizdir.

C — Kanımca, bizler burada evrimleştik. Yaşam şimdi bildiğimiz şekliyle, yani, siz ve ben, herkes ve köpekler ile kedilerin hepsi ve bildiğimiz başka herşey bu dünya üzerinde evrimleşti. Ancak, herşey bizler gibi, karada yaşayıp havayla çevrili olan, tüm bitkiler ve sebzeler de dahil hepsi, aslında denizden gelmiştir. Denizdekiler oldukça ileri seviyeden varlıklardı. Denizden hiç çıkmadan önce, en azından, yarı yarıya insani aşmışlardı. Denizleri terketmeyen varlıklar denizde evrimleşmeye devam ettiler ve bizler çıkarak bir gazın (havanın) içinde yaşayabilmek için türlü düzenlemeler yapmaya mecbur olduğumuzdan, onların, bizim vardığımız yere varmak için bizimkinin iki misli zamanları oldu. Aslında, bir sıvı içinde yaşamak üzere evrimleşmiştik. Böylece, denizden havaya çıkışımız bizi geriletti. Halbuki hiçbir zaman, bunu yapmak mecburiyetinde olmayanların evrimleşmek için en azından 250.000.000 (eğer 500.000.000 değilse) yıl daha fazla zamanları oldu. Kanımca, sudaki uygarlık bizden bu denli ötededir.

S — Bu denizaltı ırkı, her ne iseler, evrimleşmekte midirler?

C — 100.000.000 yıl önce, bedenlerini bir kenara bırakabilecek noktaya geldiklerini tahayyül ediyorum. Bizlerin de neredeyse varmakta olduğumuz yer budur. İşte, parapsikolojik gerçekler de bu nokta da önem kazanmaktadır.

S — Yani, beden - dışı bir zekâ mı ?

C — Diğer, bu, fiziki bedenin bir ötedeki evrimidir. Zihin hakim olmaya başlamıştır. Zihin gücü (bizim zihin gücü dediğimiz şey) elektromanyetik band üzerinde belirlemektedir. Aynı, gravitasyonun diğer bir bandda yer alması gibi onun da ayrı bir bandı var. Zihin kuşağını etkileyememenize rağmen... elektromanyetik teknik ile de etkisiz kılamazsınız. Böylece, fiziki ya da maddesel evrim, zihni evrimle sonuçlanıyor gibi görünmektedir. Belirli bir yere vardığınızda, herşeyi, onun hakkında düşünmek suretiyle gerçekleştirebilirsiniz; artık, cıvatalar ile somunları bir araya getirmeniz gerekmez!

S — Dünya hükümetleri bunu, denizin altındaki yaşam biçimlerini biliyorlar mı?

C — Hükümetler adına konuşamayacağımdan do­layı bilmiyorum. Ancak, bunu, öteden beri bildiklerinden şüpheleniyorum.

S — Konuyu örtbas ediyorlar.

C — Gerçekten de buna mecburlar. Elimde, denizaltı manevraları sırasında on üç tane geminin radonla, saatte 450 km'lik bir hızla 6.000 metre derinlikte seyreden bir deniz dibi aracını izlediklerini belirten resmi Donanma raporu var...

S — Çok ilginç!

C — Hava kuvvetleri bütün bu konuyla ve dört kişiyi kapsayan, «Mavi Kitap Projesi» ile (Project Blue Book) ilgilenmez oldu... fakat donanma hiç telaşa kapılmadan sessizce çalışmalarına devam etti. Onlar ve başta Brezilyalılar olmak üzere dünyanın bütün Donanmaları bu çalışmadan öteden beri sürdüre gelmişlerdir. Orada, aşağıda bir şeylerin olup bittiğini biliyorlar. Tabii, bunun ne olduğunu açıklayacak değiller. İnsanlar, bu dünyaya ait varlıklardan oluşmuş üstün bir uygarlığın, bizden ayrı olarak ve yeryüzünde mevcut olduğuna inansalar gerçekten çıldırırlardı.

Uri Geller ve Araştırma Ekibinin, Bermuda Dalışları

Miami — Aralarında ünlü medyum Uri Geller'in de bulunduğu Ambrogio Fogar'ın başkanlığındaki 18 kişilik ekip, Bermuda Üçgeni'nin sırrını çözmek için iki ay önce çıktıkları araştırma gezisinden somut bir sonuca ulaşamadan döndü.

İki ay boyunca havadan ve denizden yaptıkları sürekli araştırmaların kendilerini tatmin etmediğini belirten ünlü İtalyan Denizci Amforogio Fogar, «Ancak inandığımız bir tek şey var, Bermuda Üçgeni'nde tuzak yok. Eğer öyle bir şey olsaydı, bu gün biz de sağ kalmazdık. Araştırmalarımız pek de boşa gitti sayılmaz. Kuşkularımızın bir kısmını giderebildik. Ve şu anda, eskisinden çok daha merak içindeyiz. İkinci bir araştırmaya çıkabiliriz» dedi.
Atlantik Okyanusu'nda Bermuda, Antiller ve Florida arasında meydana gelen manyetik alan «Bermuda Üçgeni» nin derinliklerine inmeyi başaran Ambrogio Fogar, Uri Gelier ve Enzo Majcrca denizin dibinde bir batık kent olduğu görüşünde birleşiyorlar.

Bermuda Üçgeninde batık bir kentin bulunduğu varsayımından hareket eden ekibin başkanı Ambrogio Fogar;

«Ben, Uri ve Enzo, batık kent Anlantis'e ait bir duvar olduğu pek çok kişi tarafından ileri sürülen Binlini duvarının üstünde dakikalarca araştırmalarda bulunduk. Bu araştırmalarımız sırasında Uri Geller birtakım canlı insan sesleri duyduğunu belirtti.. Ancak duyduklarını kanıtlayacak elinde herhangi bir delil yok. Uri bu seslerin esrarengiz bir enerjinin etkisiyle batık bir kentten geldiğini söyledi. İşin ilginç yanı denizde 10 dakikadan fazla kalamayan Uri bizimle saatlerce gece - gündüz teknedeydi ve tam formundaydı...»

1840 yılından günümüze dek sayısız gemi ve uçağı esrarengiz bir biçimde iz bırakmadan yutan Bermuda Üçgeni'nin derinliklerinde araştırmalar yapan ekibin söz yetkilisi Ambrogio' Fogar; «Anlatması çok güç, ancak su altında bir medeniyetin gömülü olduğunu belli eden pek çok işaret var, garip biçimde yüzlerce metre derinlikte mavi delikler var. Bunların dışında Jacques Gousleau' nın da daha önce belirttiği gibi içinde sarkıt ve dikitlerin bulunduğu mağaralar var. Bu mağaraların binlerce yıl önce meydana geldiğini tahmin ediyoruz. Ancak en fazla tartışması edilen konu, Atlantis kentinin Bimini adındaki dev duvarı. Pek çoklarına göre, bu yapı insan eseri. Pek çoklarına göre de çözülemeyen, esrarengiz bir olay, ancak kesinlikle doğanın oluşturduğu bir esrarengizlik değil. Bimini duvarı kumlara gömülü duruyor, altı - yedi metre derinlikte olduğunu tahmin ediyoruz, işin ilginç bir yanı da, duvarın üstünden geçerken, istemeden zig zag rota takip etmek zorunda kaldık. Elimizdeki manyetometre her olayı kaydetti. Araştırmalarımıza katılan profesör, Bimini'nin üstünden geçerken manyetometrenin aldığı sinyallerden çok farklı olduğunu söyledi. Sinyaller şu anda laboratuvarda incelenmekte» diye devam etti.

Araştırma ekibinin tanık olduğu diğer olaylardan biri de, uçakla yaptıkları araştırma sırasında Miami sahilleri yakınında denizin dibinde gördükleri bir kare biçimindeki şekil...
Bu şeklin de araştırma sonunda Bimini duvarına benzeyen bir başka duvar olduğunu söyleyen Fogar, «Bu duvarların doğanın bir şakası olduğunu iddia etmek her halde gülünç olur. Benim iddiam şu: Bütün sır bu kapıların ardında» diye sözlerini tamamladı.

Yıllardan beri pek çok geminin terk edilmiş olarak Bermuda Üçgeni'nde bulunması tüm bilim adamlarını şaşkına çevirdi, işin ilginç yanı, gemiler, tüm personel ve yolcuları esrarengiz bir biçimde kaybolmuş olarak terk edilmişlerdi. Terk edildikleri yıllardan bu yana, çok şiddetli manyetik fırtınaların etkisiyle şu anda birer iskelete dönmüş durumdalar. Bazı gemilerin yalnızca personeli, yolcusu esrarengiz bir biçimde yok olurken, pek çok gemi de yolcularıyla birlikte iz bırakmadan kayboldu.

Yapılan araştırmalar 12 bin yıl önce oldukça ileri bir medeniyete sahip olan Atlantis kentinin Bermuda, Florida ve Antiller arasında battığını ve şu anda «Ölüm Üçgeni» nin dibinde yattığını ortaya çıkardı.

Bazı bilim adamları, Bermuda Üçgeni'nde uçan dairelerin bir üssü bulunduğunu iddia ederlerken, öte yandan bazı bilim adamları da gemi ve uçakların böylesine esrarengiz bir biçimde kaybolmalarını süper zekâlı birtakım kişilerin işi olarak yorumlamakta, ancak biçimlendirememektedirler.

( USO - OINT, Deniz Altı Uygarlığı - Bilim Araştırma Merkezi )

Machu Picchu (Peru) Dünya’nın galaksilere açılan kapılarindan.

Maya Mitolojisi Ve Yaratılış Efsanesi



Maya Mitolojisi Ve Yaratılış Efsanesi



Mayalar,diğer Amerika halklarından (İnkalar ve Aztekler) düşünce,sanat,din bakımından çok üstündüler.15. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamışlardı.Yaklaşık 110 tane şehirleri vardı.Dinlerine dair biraz daha değinecek olursak,Mayaların yüzü aşkın tanrısı olduğunu söyleyebiliriz.Bugün, bunların yaklaşık kırk tanesi biliniyor.Aşağıda, önemli tanrıları inceleyeceğiz.Her dinde olduğu gibi,Maya dininde de bir yaratılış hikayesi vardır.Mayaların Yaratılış Efsanesi ise Maya Mitolojisine göre aşağidaki gibidir;


Maya dininin yaratılış efsanesini,Popol Vuh isimli bir kutsal kitaptan öğreniyoruz.Popol Vuh, bugüne kadar bulunan en büyük Maya belgesidir.Popol Vuh, 17.yüzyıl civarında çevrilmiştir.Yaratılış efsanesi,dünya yaratılmadan önceki şeyleri anlatarak başlar:Başlangıçta sonsuz karanlığın içinde yalnızca yukarıda gökyüzü, aşağıda deniz vardı.Hareket edecek ya da gürültü yapacak hiçbir şey olmadığı için sakin ve sessizdiler.Yeryüzü henüz sulardan yükselmemişti.Otlar ve ağaçlar, taşlar, mağaralar ve koyaklar, kuşlar ve balıklar, yengeçler, hayvanlar ve insanlar daha yaratılmamıştı.Kükreyecek ya da gürleyecek hiçbir şey yoktu, çünkü yalnızca yukarıda boş gökyüzü ve aşağıda sakin deniz vardı.Daha sonra yaratıcılardan bahseder:


Suyun içinde yeşil ve mavi tüylerin altına yaratıcılar gizlenmişti.Bu büyük düşünürler suyun içinde sessizce konuştular.Evrende gecenin sonsuz karanlığında yalnızdılar.Birlikte ne olacağına karar verdiler.Birlikte yeryüzünün sulardan ne zaman yükseleceğini, ilk insanin ve tüm diğer canlı türlerinin ne zaman doğacağını,bu canlı varlıkların yaşamak için ne yiyeceklerini ve şafağın dünyayı soluk ışık seline ilk ne zaman boğacağını kararlaştırdılar…Evet,yaratıcılar dünya yaşamını yaratmayı kararlaştırdılar.Sonra da yaratılış başladı:Yaratıcılar,”Boşluk dolsun! Deniz çekilsin ve yeryüzü ortaya çıksın!Dünya,uyan! Böyle olsun !” Ve yeryüzünü yarattılar.Yaratıcılar yaptı bunu.O uçsuz bucaksız, sessiz ve durgun deniz birden canlandı!(ki bu bana mısır mitolojisini hatırlattıı) Denizden dağlar yükseldi (bu da Ben ben tepesini çağırıştıryor) ve toprak ortaya çıktı. Vadiler, ovalar oluştu. Topraktan da ağaçlar çıktılar.Hatta Popol Vuh bize bu ağaçların çam ve selvi ağaçları olduğunu söylüyor. Neyse, sonra da dağlar delindi ve buralardan tatlı sularakmaya başladı. Yaratıcılar çok sevinçlilerdi. Yarattıkları toprağın üzerine çıktılar. Ancak etraflarını biraz dolaştıktan sonra: Yaratıcılar sordular,”Yarattığımız ağaçların altında yalnızca sessizlik mi olsun istiyoruz? Vahşi hayvanlar, kuşlar ve yılanlar yaratalım.Böyle olsun!” dediler. Sonra tasarılarını hayata geçirdiler. Geyikler yarattılar, geyikler çayırlarda, otlaklarda, nehir kıyılarında yaşadılar. Kuşlar yarattılar, kuşlar ağaçların dallarında yuva yapıp neşeyle şarkılar söylediler. Ancak gene istedikleri şeyler vardı:”Konusun,seslenin ve bağırın, her biriniz yapabildiğiniz kadar. Bizim adimizi söyleyin, bizi övün ve bizi sevin.”Fakat kuşlar ve hayvanlar bunu yapamazlardı. Çığlık atabilir, tıslayabilir veötebilirlerdi ancak yaratıcıların adlarını söylemezlerdi! Bunun üzerine yaratıcılar yeni bir yaratık yapmaya karar verdiler. Bu yeni yaratık,yaratıcısını bilecek,onun adını söyleyecek, ona tapacak ve onu sevecekti.Diğer bütün yaratıklardan üstün olacaktı ve hayvanları kesip onların derilerinden,etlerinden yararlanabilecekti. Çamurlu toprağa şekil verdiler, ona hayat üflediler: (kii bu biçok dinde kabul görmüş ortak bi tez)fakat bu malzeme çok yumuşaktı.Hareketsiz ve zayıf bir yaratık oldu meydana gelen.Konuşabiliyorsa ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu. Yaratıcılar bu çamur-adamdan hoşlanmamışlardı. Onu yokettiler. Sonra yeni yaratıkları tahtadan oymayı denediler. Gerekçeleri tahtanın sağlam ve dayanıklı olmasıydı. Sonra, bu yaratığa hayat üflemeden, nasıl bir şey olacağını bilmeden başkalarını da yaptılar. Şekillerini sevmişlerdi büyük ihtimalle. Neyse, bu yaratıkları canlandırdı yaratıcılar ve seyretmeye koyuldular: Tahtadan canlılar yasadı ve çoğaldılar,ama hiç kimse dediklerine anlam veremiyordu ve içlerinde, yüzlerinde ruh, elleri ve ayaklarında kuvvet yoktu.Ciltleri sari ve kuruydu, altında besleyecek kan dolaşmıyordu.Dört ayakları üzerinde anlamsızca dolaştılar ve yaratıcılarını düşünmediler.Ne yazık ki bu tahta-adamlar, iki ayakları üzerinde yürüme yeteneğini bilmelerine rağman,hayvanları taklit ede ede dört ayaklı yaratıklara dönüşmüşlerdi. Yabanıl ve kaba olmuşlardı ve yaratıcılarını tanımak istemiyorlardı. Konuşmuyorlardı.Sonra, “Tahtadan yapılmış yaratıklar yasayıp çoğalmak için yeterince iyi değil” diye bağırdı yaratıcılar.Ve bu tahtadan yaratıkları yok etmeye karar verdiler. Gökte özsuyundan büyük bir sel oluşturdular ve yeryüzüne döktüler. Yeryüzü karanlıkla örtüldü ve aralıksız bir kara yağmur yağdı. Güçsüz kalınca, düşmanları tahta yaratıklara saldırdılar.Büyük küçük hayvanlar onlara saldırdı.Sopalar ve taslar, tabaklar ve çömlekler onlara saldırdı.Aç bıraktıkları ve eziyet ettikleri köpekler simdi dişleriyle yüzlerini parçaladılar.Öğütmek için kullandıkları taslar simdi onları öğüttüler.Ocak ateşi üzerinde yaktıkları kap kacaklar simdi yüzlerini yaktılar.Bir kartal üzerlerine geldi ve gözlerini oydu. Bir yarasa üzerilerine geldi ve kafalarını kopardı.Bir Jaguar üzerlerine atladı ve kemiklerini kırıp dağıttı.Umutsuzca yaşamları için savaşan tahta yaratıklar evlerinin çatılarına tırmanmaya çalıştılar ama evler yıkıldılar ve onları yere attılar. Dallarında güvenliğe kavuşmak için ağaçlara tırmanmaya çalıştılar ama ağaçlar onları salladılar ve yere attılar. Mağaralara girmeye çalıştılar ama mağaralar kapandılar ve onlara sığınak olmayı reddettiler. Birkaçı dışında tahta yaratıkların tümü yokolmuştu. Diğerleri şekilsiz yüzler ve çeneleriyle sağ kaldılar ve onların soyundan gelenlere maymun adı verildi.Daha sonra yaratıcılar mısır unundan un-adamlar yapmaya giriştiler:


Böylece dört İlk Ata yaratıldı.Yaratıcılar gövdelerini mısır unundan yaptılar.Öğütülmüş sarı ve beyaz mısırdan içecekler yaptılarve bunlar yeni yaratıklarına kas ve et oldu ve bunlarla birlikte güç vermek için onları beslediler.Ve Yaratıcılar memnun oldular. ” Biz düşündük ve tasarladık” dediler “ve yarattığımız kusursuz oldu!”


Bu dört İlk Ata insan gibi görünüyor ve konuşuyordu. Çekici, akıllı ve bilgeydiler. Çok uzakları görebiliyorlardı. Dağlar ve vadiler, ormanlar ve çayırlar, okyanuslar ve göller, ayaklarının altındaki yeryüzü ve başlarının üstündeki gökyüzü onlara doğalarını açtılar. Dört İlk Ata dünyada görülecek herşeyi gördüklerinde, gördüklerinin değerini anladılar ve yaratıcılarına teşekkür ettiler:


“Bizi yaratıp sekil verdiğiniz için size teşekkür ederiz” dediler.”Bize görme, duyma, konuşma, düşünme ve yürüme yetenekleri için size teşekkür ederiz.Büyük ve küçük,uzak ve yakın herşeyi görebiliyoruz.Herşeyi biliyoruz ve size teşekkür ediyoruz!”


Ancak yaratıcılar gene memnun değillerdi. Onların çok bilge olmalarından hoşlanmadılar. Onların da kendileri gibi tanrı olabilme ihtimalini düşünüp korkuya kapıldılar. Çözüm yolunu da buldular:Gözlerine sis üflediler ki yalnızca yakınlarında olanları görsünler. Sonra, bilgeliklerini kaybeden İlk Atalar üzüldüler.Tanrılar onları seviyordu, ancak onların iyiliği ya da kendi çıkarları için insanın bilgeliğini yok etmişlerdi.İlk Ataların üzüntülerini azaltmak için onlara eşleri yarattılar, yani kadını.Daha sonra da:Yaratıcılar İlk Atalar ve Analara benzeyen birçok insan daha yaptılar.İnsanlar karanlıkta yasayıp çoğalıyorlardı,çünkü Yaratıcılar daha ne güneşi,ne ayı,ne de yıldızları,herhangibir ışık biçimi yaratmışlardı.Hem açık hem koyu tenli, hem varlıklı hem yoksul ve farklı diller konuşan çok sayıda insan doğuda birarada yaşıyordu.İnsanlar,karanlığın sıkıcı olduğunu anladıklarında tanrılara yalvardılar. Onlardan ışığı yaratmalarını istediler. Bunu üzerine tanrılar güneşi, ayı, şafağı, yıldızları yarattılar: Güneş sulardan yükseldi ve altın ısınlarını yeryüzüne saçtı.Büyük veküçük hayvanlar koyakların serin gölgesinde ve nehir kıyılarında ayağa kalktılar ve doğan güneşe yüzlerini döndüler.Jaguar ve puma kükredi ve yılan tısladı.Kuşlar kanatlarını açtılar ve şarkı söylemeye başladılar. İnsanlar tütsüler yakan ve kurbanlar sunan rahiplerin çevresinde dans ettiler.Çünkü Yaratıcılar dünyayı ışıkla aydınlatmışlardı ve kusursuzdu.Her neyse,konuyu dağıtmadan Maya tanrılarını incelemeye başlayalım.Tanrı Kukulkan. Kukulkan, Mısır Mitolojisindeki Thoth gibi, bilgi tanrısıydı. Kendisine Quetzalcoatl, Viracocha,Ahau Kin veya Tüylü Yılan da denilirdi. Dört ana elementin de tanrısıydı. Dört ana elementin simgesi olan canlıların da tanrısıydı.


Hava — Akbaba


Toprak — Mısır


Ateş — Kertenkele


Su — Balık


Efsaneler,Kukulkanın Doğu ufkunda belirip, denizden geldiğini söylüyor.Atalarına dokumacılıktan tarıma, astronomiden mühendisliğe dek birçok şey öğreten bu tanrının fiziksel özellikleri ise,Mayaların tasvirine göre, Mayaların aksine, beyaz tenli, açık renk gözlü, açık renk saçlı, uzun boylu bir tanrı. Elinde de sürekli bir asa taşıyor. Bu dönemde Mayaların daha hiç birbeyaz adam ile karşılaşmamış olduğu düşünüldüğünde, bu tanımlama oldukça ilginç geliyor insana. Üstelik,Kukulkanın uzun bir de sakalı var Mayalarda hiç olmayan bir şey bu, çünkü genetik olarak sakalları çıkmıyor!


Mam, ilk suyu döken tanrıça diye de adlandırılır. Kukulkan’ın eşidir. Dokumacılık sanatının yaratıcısıdır. Kahraman ikizler İxbalanque ve Hunaphu’nun büyükannesiydi. İxbalanque ve Hunaphu hakkında bir efsane anlatmak istiyorum;Dünya ve canlıların yaratılmasından kısa bir süre önce, İxbalanque ve Hunaphu (kahramanlar ya) yeraltı dünyası tanrısına meydan okurlar. Ancak tanrıya giden yoldaki bazı tuzaklardan kurtulmalıdırlar. Birçok tuzağı geçtikten sonra yarasa dolu bir odaya girmek zorunda kalırlar. Orada ölüm vampiri, Hunaphu’nun kafasını koparır. Sonra yeraltı tanrıları bu kafa ile bir çeşit top oyunu oynarlar.İxbalanque, tanrılara çaktırmadan Hunaphu’nun kafasını bir tavşanla değiştirir.Tanrılar tavşanı atınca, tavşan koşmaya başlar ve kaçar. Tanrılar da şaşırır, tavşanın peşinden giderler. İxbalanque,kardeşinin kafasını yerine takarak onu canlandırır. Yeraltı tanrıları geri döndüklerinde iki kardeşin de sağ olduğunu görünce çok sinirlenirler. Kahraman kardeşler de yeraltı tanrılarına saldırdılar, onları alt ettiler. Kötü tanrıların egemenliklerini yitirmesiyle evrendeki düzen rahatça kurulabilmiştir.


Mayalar bu top oyununu oynuyorlardı. Amaçları bu efsaneyi anmaktı. Oyuna oyun gibi değil de, kutsal bir tören gibi bakılıyordu.Çünkü oyunun çok derin anlamları vardı ve oyundan sonra tanrılara kurbanlar verilirdi. Kurbanlar genelde kaybeden takım olurdu. Kauçuk top ile oynanan bu oyunun amacı, topu kalça, omuz, dizde sektirerek oyun alanındaki deliklerden geçirmekti.Bu oyunu basketbolun atsıymış gibi görebiliriz.

kaynak: Serdar şenol

Yüzen Pazar - Lokbaintan, Endonezya

Corinth Canal - Greece