19 Eylül 2011 Pazartesi

REENKARNASYON VE CİNCİLİK

 
RUH,MELEK,CİN hakkında
REENKARNASYON VE CİNCİLİK
Ben, "ALLÂH" isminin anlamını ve "İSLÂM DİNİ"ni, hakkımda takdir olunan kadarıyla açıklamak için çalışıyorum... "Müslümanlığın" savunucusu değilim!
Ben de dahil, müslümanlardaki anlayış yanlışlarından, yorum hatalarından doğan isabetsiz düşünce va davranışların hiç biri "İslam Dini"ni bağlamaz!
"Allâh"ın yaratmış olduğu evrensel sistem ve düzene yani "İslam Dini"ne göre, her birim içinde olduğu yapının, özelliklerin ve ortaya koyduğu davranışın sonuçlarını yaşayacaktır!
Mâzeretin kesinlikle geçerliliği yoktur!
Sistemin işleyişinde duygusallığa asla yer yoktur!
Geçen geçmiştir; geçmişin telâfisi ise hiç bir şekilde mümkün değildir; ancak içinde bulunduğunuz anı değerlendirebilirsiniz! Sistemde asla geri dönüş yoktur! Hele ölüm adı verilen olayla bu bedeni terkedip; "ruh" adı verilen, beyninizin ürettiği yeni bedenle, kabir âlemi veya berzah denen boyutta yaşama başladıktan sonra; tekrar dünyaya geri gelip yeniden bir bedene girerek tekâmül edileceğini sanmak çok önemli bir yanılgıdır! Çünkü yaşam hep ileriye gitmektedir; hiç geri dönüş yoktur!
Reenkarnasyon niçin geçerli değildir?...
Ruh, dün de açıkladığım gibi, geçmişte, ezelde bir yerlerde yaratılmış da sonra gelip bu bedene girecek olan bir şey değildir ki; daha sonra da tekrar geri dönüp başka bir bedene girsin!
Varolan her insanın beyni, ana rahminde 120. günden başlıyarak tüm yaşamı boyunca kendi ruhunu inşâ eder! Bu yüzden de, ölümle bir bedenden ayrılan ruhun, başka bir boş beden bulup onun içine girmesi, diye bir şeyden bahsedilemez!..
Ruhun tekâmül amacıyla yeniden dünyaya dönerek bedenlenmesi görüşü tamamiyle ta Şamanlıktan, Göktürk`lükten gelen, göktanrı ve yerde de bizler anlayışından kaynaklanan, madde ve ruh ikilemi ile yaşamı değerlendirmekten, yani dualizmden; ve dahi bedenleri yöneten ruhlar varsayımından doğan görüştür!
Ne ruh dünyaya tekâmül için geri gelme şansına sahiptir, ne de ruhlarla görüşülür!.. Ne de uzayın derinliklerinden gelmiş canlılar vardır bizim gibi bedenli, ki onlarla görüşülebilsin!.. Ve ne de, ben filanca evliyânın ruhuyum, diyerek insanlara görünen, konuşan varlıkların gerçektenliği!
"RUH İNSAN CİN" isimli l970 yılında yayınladığımız, bu konuda kaynak kabul edilen kitapta bu olayları çok detaylı bir şekilde açıklamıştık...
Çeşitli isimler ve görüntüler altında insanların bazılarına kendilerini tanıtan ve "cin" adıyla da bilinen şeytanlar, özellikleri gereği insanlara hükmetmek isterler! Bu vasıfları dolayısıyla da Kur`ân-ı Kerim’de onlara "şeytan" denilmiştir!
Şeytan denen bu cinler, insanları kandırmak için her kılığa, sûrete bürünüp kendilerini uzaylı, evliya ve hatta peygamber diye tanıtarak; önce birini kendilerine tâbi kılarlar, sonra da ona inanan binlerce saf iyiniyetli insanı! Oluşturdukları en önemli itikadî sapma reenkarnasyon fikridir... Cin tabanlı hemen her bilgi kaynağında bu görülür!
Falcılığın her türünün esası tamamiyle cinciliğe dayanır! Medyum, cinlere aracılık edenlere, cincilere denir. Konunun detayları da adıgeçen kitabımızdadır.
Büyülerin pekçoğunun oluşumunda bu şeytanların katkısı vardır! Bunlardan korunmak için en tesirli şey, bizim bildiğimiz kadarıyla, pek çok defa denenmiş olan şu Kur`ân-ı Kerîm’in öğrettiği duadır:
"Rabbî innî messeniyeş şeytanu binusbin ve azâb.. Rabbî euzü bike min hemezatiş şeyatıyni ve euzü bike rabbi en yahdurun. Ve hifzan min külli şeytanin marid." (Sâd:41; Müminun:97/98; Saffat:7)
Bu konuda sıkıntıları, korkuları olanlar bu duayı günün içinde 200-300 defa okurlarsa umarım çok büyük fayda görürler... Sadece korunma amacıyla sabah akşam 20`şer veya 40`ar defa okumanın bürük faydası olur..
Şeytan denen bu cinlerle ilişki her ne kadar dünyada insanlara geçici bazı menfaatler sağlasa da, kişilerde oluşturulan çok önemli itikadî sapmalar yüzünden ölümötesi yaşama dönük pek büyük kayıplar oluşur!
Cinlerin insanlara yaptığı en büyük düşmanlık ise, sürekli olarak, her birine, bir diğeriyle uğraşmayı telkin etmeleridir!
Oysa insan, başkasıyla uğraşağı vakti, kendine dönük değerlendirse; ölümötesi yaşamda çok daha kazançlı olur!
Kur`ân, şeytan denen bu cinler için "düşmanınızdır" diyor! Değerlendirme sizin!
Ölümötesi yaşam deyip duruyoruz... Nasıldır bu yaşam?...
AHMED HULÛSİ
1996

8 Eylül 2011 Perşembe

Karanlık Enerji, Karanlık Madde

Karanlık Enerji, Karanlık Madde  
 

1990'lı yılların başlarında, evrenin genişlemesiyle ilgili kesin olarak bilinen bir şey vardı. Genişlemesini durdurup tekrar küçülmesine yetecek kadar yoğun enerjisi olabilirdi. Ya da belki o kadar az enerji yoğunluğu vardı ki genişlemesi hiç sona ermeyecekti. Ama kütleçekiminin zaman geçtikçe genişlemeyi yavaşlatacağı kesindi.

Böyle kabul edilmesine rağmen, yavaşlama gözlemlenememişti ama teorik olarak evrenin yavaşlaması gerekiyordu. Evren madde ile doludur ve kütleçekim kuvveti tüm maddeleri birbirlerine doğru çekmektedir. 1998'e gelindiğinde ise, Hubble Uzay Teleskobu’nun çok uzaklardaki süpernovalarla ilgili gözlemleri,
evrenin, çok uzun zaman önce aslında bugün olduğundan çok daha yavaş genişlediğini gösterdi.
Sonuç olarak, evrenin genişlemesi herkesin düşündüğü şekilde kütleçekiminin etkisiyle yavaşlamıyor; aksine daha da hızla genişliyor. Bunu kimse beklemiyordu; kimse bunu nasıl açıklayacağını bilmiyordu.
Ancak buna sebep olan bir şey vardı.

Neticede teorisyenler konuya üç çeşit açıklama getirdiler. Bu, Einstein’ın kütleçekimi teorisinin, “kozmolojik sabit”i içeren ve uzun süre önemsenmemiş versiyonu olabilirdi. Belki uzayı dolduran garip bir enerji alanı mevcuttu. Belki de Einstein’ın kütleçekimi teorisinde bir hata vardı ve yeni bir teori bu kozmik
genişlemeyi yaratan bir alanı içerebilirdi. Teorisyenler doğru yanıtın ne olduğunu hala
bilmiyor, ama çözüme bir isim vermiş durumdalar: Karanlık Enerji.

Karanlık Enerji Nedir?
Bu konuda bilmediklerimiz bilebildiklerimizden çok daha fazla. Varolan karanlık enerjinin miktarını biliyoruz çünkü evrenin genişlemesine olan etkisini biliyoruz. Bunun ötesi ise tamamen bir gizem. Ancak bu
oldukça önemli bir gizem. Kabaca
evrenin %70’i karanlık enerjidir.
Karanlık madde ise %25’ini
oluşturmaktadır. Geri kalanı (dünya üzerindeki her şey, bugüne kadar aletlerimizle gözlemleyebildiğimiz her şey, tüm normal madde) evrenin %5’inden daha azını oluşturmaktadır.

Gelin bir düşünün, aslında buna normal madde demek pek
de doğru değil, çünkü evrenin yalnızca çok küçük bir kısmını oluşturuyor.

Karanlık enerjinin ne olduğuna ilişkin açıklamalardan ilkine göre karanlık enerji uzayın yapısal bir özelliğidir. Uzay boşluğunun aslında bir boşluk olmadığını ilk fark eden Albert Einstein’dı. Uzayın, çoğu yeni yeni anlaşılmaya başlayan bir çok şaşırtıcı özelliği var. Einstein’ın keşfettiği ilk özellik uzayın daha fazlasının var olabileceği idi. Ardından Einstein’ın kütleçekimine ilişkin teorisinin kozmolojik bir sabiti içeren ve
rsiyonu ikinci bir öngörüde bulundu. Bu öngörüye göre “uzay boşluğu”nun kendine ait bir
enerjisi vardır. Bu enerji uzaya ait bir özellik olduğu için de uzayın genişlemesine rağmen
enerjide azalma olmayacaktır. Sonuç olarak bu enerji evrenin sürekli daha da hızlı
genişlemesine sebep olur. Ne yazık ki, neden bir kozmolojik sabite gerek
duyulduğunu ve neden tam olarak bu sabit değerin evrenin gözlemlenen
genişleme hızına sebep olduğunu kimse anlayabilmiş değil.

Uzayın enerjisini nereden aldığına ilişkin bir başka açıklama da maddenin kuantum teorisinden geldi.
Bu teoriye göre, “uzay boşluğu” aslında sürekli var olup yok olan geçici (sanal) parçacıklar ile
dopdolu bulunuyor. Ancak fizikçiler bunun uzay boşluğuna ne kadar enerji verdiğini
hesaplamayı denediklerinde, buldukları yanıt oldukça hatalıydı. Gerekenin 10120
katı bir sonuç bulundu. Bu arkasından 120 tane sıfır gelen 1 rakamını anlatan bir ifadedir.
Cevabı bu kadar kötü ıskalamak gerçekten zor bir iş. Yani gizem hala sürmektedir.

Karanlık enerjiye ilişkin bir başka açıklama da; bunun, evrenin genişlemesinde madde ve normal enerjinin tam tersi bir etkisi olan ve tüm uzayı kaplayan yeni bir tür dinamik enerji alanı olduğudur. Bazı teorisyenler,
Yunanlı felsefecilerin beşinci element ismini verdikleri gibi buna “öz cevher” adını verdiler.
Ancak bu öz cevher aranan cevap olsa bile, bunun nasıl bir şey olduğunu, neyle etkileşime
girdiğini veya neden var olduğunu hala bilmiyoruz. Yani gizem hala sürüyor.

Son bir olasılık ise Einstein’ın kütleçekimi teorisinin doğru olmaması. Böyle bir durum yalnızca evrenin genişlemesini etkilemekle kalmaz aynı zamanda galaksi ve yıldız kümelerindeki normal maddenin
davranış biçimini de etkiler. Bu da bize, yapılacak yeni bir kütleçekimi teorisinin, karanlık enerji
problemini çözüp çözemeyeceğini gösterir. Ancak yeni bir kütleçekimi teorisine gerek görülse,
bu nasıl bir teori olur? Nasıl hem Güneş Sistemi’ndeki kütlelerin hareketini, bugün
Einstein’ın teorisinin yapmakta olduğu gibi doğru açıklayabilecek, hem de ihtiyacımız
olan farklı bir evren öngörüsünde bulunabilecek? Buna aday teoriler mevcut ancak
hiç birisi yeterince ikna edici değil. Yani gizem hala sürüyor.

Karanlık enerjiyi açıklayan olasılıklar (evrene ait bir özellik oluşu, yeni bir dinamik alan oluşu, ya da yeni kütleçekimi teorisi) arasında karar verebilmemiz için daha fazla ve daha iyi verilere ihtiyacımız vardır.
Birleşik Karanlık Enerji Görevi (JDEM) halihazırda üzerinde çalışılmakta olan bir NASA görevidir.
Amacı; teorisyenlerin, ortaya atılan teoriler arasındaki farkları daha iyi görebilmelerine olanak veren
evren gözlemlerini sağlayabilmek ve belki de nihayet gizemin çözülmesine öncülük etmektir.

Karanlık Madde Nedir?



Evrenin teorik oluşum modelini, bir dizi kozmolojik gözleme uygun halde bir araya getiren bilim adamları bu oluşumun %70’nin karanlık enerji, %25’nin karanlık madde, ve %5’nin ise normal bilinen madde olduğu sonucuna ulaştılar.
Karanlık madde nedir?
Karanlık maddenin ne olmadığına ilişkin kesin bilgimiz ne olduğuna ilişkin bilgimizden daha fazladır. İlk olarak, bu yapının “karanlık” olması onun görünen yıldız ve gezegenlerle aynı yapıda olmadığı anlamında kullanılmaktadır.
Gözlemlere göre evrenin %25’inin çok çok daha az bir kısmı görünen maddeden oluşmaktadır.
İkinci olarak, karanlık madde, baryon adlı parçacıklardan meydana gelen karanlık bulut yapısındaki normal maddeden meydana gelmemektedir..
Bunu biliyoruz çünkü baryonik bulutları, içinden geçen radyasyonu emerek tutmalarından dolayı tespit edebiliyoruz.
Üçüncü olarak, karanlık madde anti-madde değildir; çünkü anti-maddenin madde ile yok edilmesi sırasında açığa çıkan benzersiz gama ışınları görünmemektedir. Son olarak, görünen kütleçekimsel bükülme
sayılarını temel alarak galaksi büyüklüklerindeki karadelikleri ayırabiliyoruz. Yüksek derecede
yoğunlaşmış madde, uzak cisimlerden gelerek yanından geçen ışığı büker, ancak bu
cisimlerin öngörülen % 25’lik karanlık maddeyi ortaya çıkardığını öne sürebileceğimiz
kadar yeterli sayıda bükülme olayı görmüyoruz.

Ne var ki, bu noktada tutarlı birkaç karanlık madde olasılığı da yok değil.
Baryonik madde, kahverengi cücelerin veya ağır elementlerin küçük, yoğun yığınları içinde bağlı bulunduğu takdirde karanlık maddeyi oluşturabilir.
Bu olasılıklar büyük kütleli yoğun halo cisimleri
(MACHOs) olarak bilinmektedir.
Ancak en yaygın görüş karanlık maddenin baryonik olmadığı, bunun yerine axion veya WIMP’ler (zayif etkileşimli büyük kütleli parçacıklar) gibi daha egzotik parçacıklardan meydana geldiği yönündedir.

Kaynak : http://science.nasa.gov/astrophysics/focus-areas/what-is-dark-energy/
Çeviren : Cem Özemre

YETERİNCE UYKU ALINMAZSA BEYİN İYİMSER BİR ŞEKİLDE GERÇEKLEŞMESİ OLANAKSIZ ŞEYLERİN PEŞİNDE KOŞAR.

YETERİNCE UYKU ALINMAZSA BEYİN İYİMSER BİR ŞEKİLDE GERÇEKLEŞMESİ OLANAKSIZ
ŞEYLERİN PEŞİNDE KOŞAR.
 
 

Uykusuzluk, düşüncesizce alınan pekçok karara neden olabilir. Araştırmacılar bunun dikkat eksikliğinden ve kısa süreli hafızadan kaynaklandığını düşünmekteydiler. Fakat yeni bir araştırma, bir gece uykusuz
kalmanın- azalan dikkat sürelerinden bağımsız olarak-insanları daha büyüklerini kaybetme
pahasına, büyük kazançlar peşinde koşmaya ittiğini göstermektedir.
Duke Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, beyindeki kan akışı değişikliklerini izleyen fonksiyonel MRI kullanarak, deney esnasında farklı kumar oyunlarıyla  meşgul edilen 29 sağlıklı gönüllü kişinin
beyinlerini incelemeye aldılar.
Bir gecelik tam uykudan sonra, katılımcılar normal yaşamda insanların gösterebileceği davranışlar
sergilediler: maddi kayıplara karşı önlem alma ve dikkatli bir şekilde kazanç peşinde koşma gibi.
Fakat gece uykusuz kalınca ( akşam saat 6’dan sabah 6’ya kadar laboratuarda uyanık tutuldular) deneklerin, eldekini korumak yerine, daha fazla kazanç sağlama yoluna gittikleri görüldü. Bu değişiklik, kazanç
elde etme beklentisindeki gereksiz bir yükselişi işaret etmektedir. Araştırmacılar bunu
optimizm sapması (eğilimi) olarak tanımlıyorlar.
Beklendiği üzere, uyumadıkları gece boyunca deneklerin dikkat seviyeleri düştü. Fakat bu değişiklik, kumar davranışındaki değişimle ilişkilendirilmedi. Bu da, beyinde, kişinin risk ve değerlerle ilgili davranışını etkileyebilecek daha derin değişiklikler olabileceğini göstermektedir.
fMRI sonuçları incelendikten sonra, araştırmacılar fark etti ki, kumar oyunlarında finansal kararlar verirken, uykusuz kalan bireylerin iyi dinlenmiş oldukları zamana kıyasla, korku, risk ve karar verme işlevlerini
yapan ventromedial prefrontal kortekslerinde çok daha fazla hareketlilik vardı. Ayrıca uykusuz
kalan grubun anterior insulalarındaki aktivitelerde, uyumuş oldukları zamana kıyasla,
düşüş görüldü. Bu bölge, beynin duygu ve bağımlılıkla ilgili bir bölümüdür.
Bu değişikliklerin nedeni olarak, uykusuz kalan beynin uyanık kalabilmek için aşırı dopamin salgılaması gösterilebilir. Ödül ve keyifle bağlantılı olan bu nörotransmitter, uykusuz deneklerin daha çok kazanma şanslarının olduğunu sanmalarına ve kaybetme konusundaki korkularının azalmasına yol açıyor olabilir.
Bulgular "yirmibir" masasında bütün gece oturmanın ya da online poker oynamanın daha büyük bir kumar olduğunu göstermektedir. Duke Üniversitesi psikoloji ve nörobilim bölümlerinde araştırmacı olan Vinod Venkatraman "uykusuz oyuncuların" kötü şanstan çok daha fazlasıyla karşı karşıya olduklarını
söylüyor. Bu kişiler ayrıca, uykusuz kalan beyinlerinin, potansiyel kayıpları önemsemeyip,
kazanç peşinde koşma eğilimiyle savaşmak zorundalar.
Bu etkiler, riskin daha yüksek olduğu alanlara yayılabilir; mesela çalışanların çok iyi dinlenemeden görevlerini yaptığı alışveriş katı veya hastane. Duke Üniversitesi'nin Singapur'da Nörodavranışsal Bozukluklar Programında profesör olan Michael Chee, " Bence toplumun, uykusuzluğun zararlı etkileri
hakkında ortaya atılanlarla boğuşuyor olması çok önemli bir meseledir
." diyor.
Venkatraman, "Uykusuzluk , görünürdeki uyuşukluktan çok daha derinlerde etki gösterdiği için esprosso içmek ya da çok daha güçlü uyarıcılar almak, uykusuz kalan beynin yersiz optimizme
olan eğilimini devre dışı bırakmayabilir. Yorgunluğu gidermeye ve uyanıklığı artırmaya
yönelik önlemler, karar eğilimlerinin(sapmalarının) üstesinden gelmeye yetmeyebilir
” diyor.

BEYNİN GÜZELLİĞİ

BEYNİN GÜZELLİĞİ  
 

Bu çarpıcı görüntüler başımızın içindeki muhteşem ve gizemli dünyayı gözler önüne seriyor.

Problem çözme ve yaratıcılık yeteneklerinin yanısıra acaba insan beyni kendisini de anlayabilecek kadar
güçlü müdür? Evrendeki hiç bir şey (evrenin kendisi hariç) beyinden daha karmaşık değildir.
Beyinde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi, ya da nöron, bulunmaktadır ve bunların
her biri binlerce diğer beyin hücresiyle iletişim halindedir.

Biz primatlar öncelikle görsel yaratıklarız. Belki de beyni daha iyi anlamanın yolu onu daha net görebilmektengeçmektedir. 125 yıl önce, İspanyol bilim adamı Santiago Ramón y Cajal her bir nöronu tek tek gösteren
bir renklendirme tekniği kullanmaya başladığından beri hedeflenen budur. Cajal mikroskobuyla,
renklendirilmiş hücreleri ve diğer nöronlara bağlantıyı sağlayan ağaç dallarına benzeyen
projeksiyonları inceledi. Gözlemleri sonucunda şu sözleriyle modern nörobilimi başlatmıştır:
"Burada her şey basit, net ve hiç de karmaşık değil."


O zamandan beri bilim adamları, beyindeki farklı bölgelerin işlevlerini gösteren metodlar bulmuşlardır.
Mesela görme işleminden sorumlu bazı nöronlar sadece yatay çizgileri algılarken, bazıları tehlikeyi
algılar veya konuşmayı sağlarlar. Araştırmacılar, birbirlerine bitişik olmayan beyin bölümlerinin,
akson denilen uzun hücresel projeksiyon bölgeleriyle birbirlerine nasıl bağlandıklarını
gösteren haritalar çizmişlerdir. En yeni mikroskop teknikleri, deneyimlere bağlı olarak
değişim gösteren ve de potansiyel olarak hafızayı oluşturan nöronları izleme şansı sunmaktadır.
Bu yeni ışık altında beyni inceleyebilmek, son birkaç on yıl içinde konuyu kavrama zenginliği sunmuştur.
Bilim adamlarının evreni bu şekilde incelemeleri artık farklı bir alanda da kullanılıyor: sanat.
Kolombiya Üniversitesi'nden nörobilim adamı Carl Schoonover,  yeni bir kitap olan
Portraits of the Mind (Abrams) için büyüleyici görüntüler topladı.
Schoonover:
"Bunlar gerçek veriler, sanatçı yorumu değil. Bunlar nörobilimadamlarının mikroskoplarıyla,
MRI makinalarıyla ya da elektrofizyoloji sistemleriyle inceledikleri şeyler.
Nörobilim varlığını bu tekniklere borçlu
" diyor.

Bilimadamları, florasan denizanasından bir gen alıp laboratuardaki solucan veya fare DNA'larının içine koyarak, nöronların parlamasını sağladılar. Harward Üniversitesi'nden Jashua Sanes bir kitabında "Cajal'ın renklendirme tekniği sadece ölü dokular üzerinde işe yaradı ve nöronları rastgele işaretledi. Fakat yeni boyalar sayesinde bilimadamları "canlı hayvanlardaki nöronlar ve dokular" üzerinde çalışma yapabiliyorlar." diyor.

En yeni metodlardan birisi de, su yosunlarının ışığa duyarlı hale gelmesine neden olan bir gene dayanmaktadır. Üzerine ışık tutulduğunda, bu gene sahip nöronların davranışları değişebiliyor. Salk Enstitüsü Biyolojik Araştırmalar'dan Terrence Sejnowski "Bu ilerlemeler sayesinde, ışın kullanarak bireysel
hücre ve hücre çeşitlerinin aktivitelerini kontrol edebiliyoruz
."diyor.

Beyin hala gizemini koruyor fakat bu görsellerdeki şekiller-yoğun nöron bağlantı halkaları, sıradışı simetriler ve yapı katmanları- bilimadamlarına bu gizemi çözebileceklerine dair cesaret veriyor. Schoonover, bu şekillerin
ne olabileceği ve neden bu kadar güzel oldukları konusunda okuyucularını düşündürebilmeyi umuyor.
Çeviren : Sıdıka Özemre
Kaynak : http://www.smithsonianmag.com/science-nature/116113684.html#

PİNEAL GLAND - İÇSEL GÖZ

PİNEAL GLAND - İÇSEL GÖZ  
 

Binlerce yıl boyunca pineal gland insan vücudu ile düşünce alemleri arasında bağlantı noktası olarak tanınmıştır.
Diğer boyutlara açılan bir pencere olarak görülmüştür.
Zaman içinde bu görüş önemini kaybetse de, bilim yeniden "saklı göz"ün gizli kalmış işlevleri üzerinde yoğunlaşmaya başladı.
Gençliğimde babamla birlikte hem gözlemlenebilir hem de paranormal( doğaüstü) konularda sohbet ederdik.
Hatırlayabildiğim en ilginç konulardan birisi, hastaların klinik olarak öldükleri halde, geçici olarak fiziksel vücutlarından çıkıp kısa bir yolculuk yaptıkları ölüme yakın deneyimlerdi.
Babam,  tıp fakültesindeki çalışmalarından  öğrendiği üzere, insanoğlunun beden dışı gözlemler yapabilmesini sağlayan organların,  fiziksel gözlerden başkası olmadığını vurgulardı.

20 yıl sonra ben kendimi aynı üniversitenin koridorlarında bulduğumda, bir anatomi profesörü, babamla yaptığımız konuşmalar esnasında içine düştüğümüz bir hatayı gözler önüne serdi. Hücreler yumağı arasına gizlenip korunmuş minik,  fakat hayati metabolik fonksiyonları kontrol edebilen bir gizemden bahsetti.

Üçüncü Göz
Fiziksel dünyamızın ötesini gözlemleyebilen görsel bir organ hayal edin.
Hangi ilginç yaradılmışın  böyle meraklı yetenekleri olabilir? İnsanoğlunun! Pineal yapı- başın ortasında gömülü bir hazine, minicik bir beze- sadece dışardan gelen ışığı algılayan gözler olmakla kalmayıp, yapısı aynı zamanda gözlerin ilkel hali gibidir.
Pineal gland, seksüel gelişim, metabolizma ve melatonin üretimi gibi çok önemli bedensel fonksiyonların kaynağıdır.
Ama bilim adamları, pineal glandde mevcut olan ve basit bir açıklamayla anlaşılamayacak olan bazı özellikler bulmuşlardır
Bu organın eşsiz yapısı yüzünden, bilimadamları bu ana kadar gizli kalmış özelliklerinin olduğu sonucuna vardılar. Modern tıp, beynin derinliklerine gömülmüş olan bu bezenin fotoreseptör(ışık alıcı) hücreler içerdiğini keşfettiler. Yine de en etkili görüş, bu özelliklerin evrimimizin başlangıcından itibaren gizli kalmış yetenekleri tanımladığı yönündedir.

Bilimin  pineal yapı hakkındaki evrimsel anlayışına göre, bu organ bir zamanlar, kafatasının yüzeyinde yeralan düzensiz sinir lifleri sistemi olarak vardı. İşlevi, özellikle ışık değişimlerini yakalayabilmekti. Bu da,  yırtıcı bir hayvanın saldırısı esnasında, olası kaçış noktalarını görmesini sağlıyordu.
Bu anlayışa göre pineal gland, gözler ile benzer işlevi görmekteydi. Tek fark, kafatasının içine doğru gitmesiydi.

David Klein'in öne sürdüğü yeni bir hipoteze göre ise, ilkel retinalar hem hareketi yakalamak hem de melatonin üretmek konusunda deneyimliydiler.
Zaman geçtikçe, melatonin üretim işlevi serbest bir organ olan pineal glande geçti. Diğer taraftan, memelilerdeki melatonin üreten retinanın dejenerasyonu için henüz tutarlı bir açıklama yapılmamıştır.

Bugün pineal gland, endojenleri gizleyen yapı olarak görülse de, çok iyi fotoduyu kapasitesi de olduğu açıktır.
Eğer iki göz de çıkarılsa ve bu bezeye frontal bölgeden ışık verilse bile, bu organ yine de gözler gibi uyarana tepki verirlerdi.
Bu yüzden bazı bilim adamları pineal glandin dejenere olmuş bir gözden çok daha fazlası olduğunu düşünüyorlar. Peki ya beynin yanlış anlaşılmış diğer pekçok bölümü, bu küçük koni şeklindeki alanda açıklama bulacaksa?

Yüksek Farkındalığa Açılan Bir Pencere

Dr. Sérgio Felipe de Oliveira'ya göre, pineal gland aktivitesinde artış, önsezi veya meditasyon gibi psişik aktivitelerle çok yakından alakalıdır.

Dahası, pineal gland çoklu endojenik fonksiyonlarının yanısıra( hipotalamusun ve biyolojik ritimlerin kontrolü, serbest radikallerden korunma gibi), "Ruh Molekülü" (Sprit Molekül) olarak da bilinen N,N-dimethyltryptamine (DMT)nin salınımından da sorumludur. Bu molekülün serbest kalması, insanoğlunun bildiği en güçlü halusinojenik nörotransmitter olarak kabul edilmektedir. DMT, uyku esnasında, bazı meditasyon çalışmalarında, ölüme yakın deneyimlerde ve halusinojen içeren bazı bitkilerin yenmesiyle artar.

Şüpheciler, boyutsal düzlemlere yönelik farkındalık artışıyla ilgili konuların geçerliliğini sorguluyorlar. Bunun yerine, bu deneyimlerin sadece beyindeki birtakım kimyasalların üretimiyle oluşan fenomenler olduğuna inanmayı tercih ediyorlar. Fakat DMT'nin salınımı ( pinealde buna bağlı olarak gerçekleşen değişimleri) ve ölüme yakın deneyimler arasındaki ilişkiyi açıklayamıyorlar.
Tüm bunlar insandaki  DMT'nin sonuçları üzerinde kapsamlı çalışmalar yapan Dr. Rick Strassman'ın farkettikleri.
Bu araştırma, pineal glande hormonlar üreten,  işlevini kaybetmiş bir göz olarak bakmak yerine, diğer varlık alanlarına açılan içsel bir pencere olarak bakmaktadır.
Pineal gland ile ilgili bu görüş yeni değildir.
Vedic geleneğine göre 6. çakrayı temsil etmektedir.
Hinduizm'de Brahma penceresi, antik Çin'de İlahi Göz, Taoizm'de Niwan Sarayı  ya da Descartes'e göre Ruhun Merkezi.
Beynin merkezinde saklanmış bu küçük koni acaba bilimin ulaşamadığı alemleri gözlemleyebilecek potansiyeli ihtiva ediyor olabilir mi?
Çeviren : Sıdıka Özemre
Kaynak : http://www.theepochtimes.com/n2/content/view/3008/

EVRENİN BİR HOLOGRAM OLDUĞUNA DAİR STEPHEN HAWKING İLE YAPILAN TARTIŞMA

EVRENİN BİR HOLOGRAM OLDUĞUNA DAİR
STEPHEN HAWKING İLE YAPILAN TARTIŞMA

 
 



String teorisini savunanlar, daha fazla boyut ekleyerek daha seçkin bir evren tanımı yapabileceklerine inanıyorlar. Bazı teorisyenler ise, bir eksit boyut ile evreni gözlemlemenin yolunu bulduklarını düşünüyorlar.
Bu çalışma kara deliklerin yapısı konusunda Stephen Hawking ile çok büyük bir tartışmaya yol açtı. Tartışma, olay ufkunun hologram olarak davrandığı farkedildiğinde sona erdi; ki bu hologramda içine çekilen
materyalin bilgisi bulunmaktaydı. (OLAY UFKU: Işık ve maddenin artık kaçamadığı bölgeyi
sınırlayan kuşağa “olay ufku” adı verilir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede
bulunamadığımız bir uzay parçasıdır.)

Aynı matematik yoluyla, evrendeki herhangi bir nokta tanımlanabilir. Bu da demektir ki, tüm evrenin içeriği
dev bir hologram olarak gözlemlenebilir. Kendisini kuşatan iki boyutlu herhangi bir şeklin yüzeyinde
yeralan bir hologramdır bu.

Bu yaz düzenlenen Dünya Bilim Festivali'ndeki panelin esas konusu buydu. Festivalde, bu fikrin nasıl oluştuğu, bir bütün olarak evrene nasıl uygulanabileceği ve gelişimde nasıl rol oynadıkları anlatılmaktadır.

Stephen Hawking, karadelik içindeyken maddeye ne olduğunu anlatmaya başladığında tartışmaları da başlatmış oldu. Hawking şunları iddia etti: Kuantum mekaniğine göre, kara deliğe giren bir parçacıcığın
kuantum durum bilgisi de kendisiyle beraber kara deliğe girer. Bu durum, kara deliğin Hawking
radyasyonu denilen radyasyonla kaynamaya başlayıp olay ufkunun dışarısında ayrı bir parçacık
yaratırken, içerisindekini yok etmesine kadar bir problem teşkil etmez. Bu süreç, kara delikten
kaçabilen parçacığın, deliğin içinde kalan parçacığın kuantum durumuyla bağlantısı olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak, bilgi yok olmaktadır. İşte panelde tartışmaya yol açan konu da budur.

Kuantum mekaniği söz konusu olduğunda, durum bilgisi asla yok olmaz. Bu sadece bir gözlem de değildir. Panelin katılımcılarından Leonard Susskind'e göre bilginin yok olması paradoks oluşturmaktadır.
Çok küçük görünmesine rağmen, yavaş yavaş yayılacak ve sonunda da bildiğimizi
sandığımız herşeyde tutarsızlıklar oluşmasına neden olacaktır. Susskind, bilgi
kaybolursa, fizik hakkında bildiğimiz herşeyin altüst olacağını söylüyor.

Ama malesef Hawking'de tam olarak bunu iddia etmektedir. Nobel ödüllü Gerard't Hooft "Hawking, kuantum teorisini, teorinin kendisiyle hiç uyuşmayan bir sonuç elde etmek için kullandı. Yine de bu çok
kötü birşey değil. Bir paradoks yarattı ve paradokslar fizikçileri çok mutlu eder
" dedi.

Susskind " Söylediklerinde neyin yanlış olduğunu anlamak ve bunu Hawking'in de anlamasını sağlamak çok zordu" dedi.

Tartışmalar gittikçe büyüdü. Paneldeki bir diğer fizikçi Herman Verlinde, tartışılanlar hakkında Hawking'in bir görüşü olduğu anlaşıldığında ortamın sessizleştiğini ve Hawking bir görüşe "saçma" dediyse,
bunun o kişinin tartışmayı kaybettiği anlamına geldiğini söyledi.

't Hooft, anlaşmazlığın nasıl çözüldüğünü açıkladı. Kara deliğin içine çekilen bilginin ne kadar olduğunu hesaplamak mümkündür. Bunu bulduktan sonra, toplam miktar, bilginin muhafaza edildiği yer olduğu
söylenen olay ufkunun yüzey alanı ile ilişkilendirilebilinir.  Fakat olay ufku iki boyutlu bir yüzey
olduğu için, bilgi normal madde içinde depolanamaz; bunun yerine olay ufku, içinden
madde geçerken bilgiyi tutan bir hologram yaratır. Bu madde Hawking radyasyonu
olarak geri çıkarken, bilgi yeniden depolanır.

Susskind bunun ne kadar mantıksız olduğunu anlattı. Bildiğimiz hologramlar, ancak içinden ışık geçtiği anda yorum yapabileceğimiz bilgi haline dönüşen girişim desenlerini içlerinde barındırırlar. Mikro seviyede, ilgili
bilgi parçacıkları çok uzaklara dağılabilirler ve hangi parçacıkta neyin kodlandığını anlamak imkansızdır.
Olay ufkuna gelince de, bu parçacıklar son derece küçüktür. Plank ölçeğinde büyüklükleri 1.6 x 10-35  metredir. 't Hooft " bu parçalar o kadar küçüktür ki, makul bir hacim içerisinde şaşırtıcı miktarda bilgi
muhafaza edebilirsiniz.- O kadar ki, bir kara deliğin içine çekilen tüm bilgiyi tanımlayabilirsiniz-"dedi.
Susskind: " Bunun bedeli de, bilginin "içinden çıkılmaz şekilde " bozulmasıdır." dedi.

KARA DELİKTEN EVRENE

Berkeley'den Raphael Bousso, tüm bu fikirlerin yayılarak evreni bir bütün olarak nasıl kuşattıklarını anlattı. Kara delik ve olay ufkundan kurtulabilirseniz, bir yüzeyin muhafaza edebileceği bilgi miktarını tanımlayan matematik aynı şekilde işleyebilir.( Bu çok da şaşırtıcı değildir. Evrenin çoğu, bir kara deliğin içinden çok daha az yoğunluktadır.) Bu evrende, uzayda bir yer kaplayan herhangi bir yüzey, o alanın içerdiklerini
tanımlayabilme kapasitesine sahiptir. Matematik o kadar iyi işlemektedir ki, bu tıpkı bir
"tuzak" gibi görünmektedir. En azından ona göre.

Verlinde, evren skalasında nesnelerin hacimleriyle ölçeklendirildiğinin altını çizdi. Dolayısıyla nesnelerin hacimlerinin tanımını, yüzey alanı ölçeklendirmesiyle yapmak son derece mantıksızdır. Verlinde, pek
çok kişinin bu fikri kabullenememesinin nedenlerinden birinin bu mantıksızlık olduğunu düşünüyor.

En temel fikir ele alındığında, - Evrenin hologram kullanılarak tanımlanabiliyor olması- panel oldukça tekdüze geçmişti. Susskind bu konuda bir anlaşma sağlandığını düşünüyordu. Ama temel prensiplerin dışına çıktığınızda, herkes kendi fikrini öne sürüyordu ve bu panel boyunca böyle devam etti. Örneğin
Bousso, holografik ilkenin "kuantum yerçekiminin bileti" olduğunu düşünüyordu.
"Nesneler aynı şekilde yerçekimi yoluyla etkileşim halindedirler ve holografik
ilke bunun nedeni hakkında açıklamalar sunabilir
"  dedi. (Bunun nasıl olduğu hakkında
fikri vardıysa bile herhangi bir açıklama da bulunmadı.) Verlinde de aynı fikirde gibi görünüyordu.
Plank ölçeğine yakın nesnelerde, yerçekimi ortaya çıkmaktaydı.

Fakat 't Hooft holografik ilkenin, yerçekiminin kuantum yapısından çok daha fazlasını çözmesini umut ediyordu. Ona göre, kuantum mekaniğinin altında çok önemli birşeyler yatmaktaydı. Holografik ilke bir bilmecenin parçasıydı. Çünkü bozulmalar 3 boyutta gerçekleşirken; iki boyutlu bozuma uğramış bir resme
yayılmaktaydı ve bu arada da evrenin ışık hızı limitine de uymaktaydı. Bu durum ona göre çok
önemli bir şeylerin göstergesiydi ve Hooft bunun kuantum mekaniklerinin olasılık dünyasına göre değilde,
biraz daha sebep-sonuç ilkelerine göre oluştuğunu görmeyi diliyordu. Plank ölçeğine yakın bir yerlerde, rastgele olmayan bir dünya umut ediyordu. Paneldeki hiçkimse bu beklentiden heyecan duymadı.
Tartışmada, string teorisiyle ilgili problemli konulardan birinin ele alınmaması büyük bir eksiklikti: Matematik çok iyi işleyebilir ve dünyaya daha pratik bir açıdan bakmayı sağlayabilir ama gerçek- fiziksel evrende herhangi bir şeyle bağlantılı mıdır? Hiç kimse bu soruyu ele almaya kalkışmadı. Yine de panel, özel bir durumu ele alarak -maddenin kara delikte kayboluşunu- başlangıç olarak evrene farklı bir açıdan bakmayı sağladı. Daha sonrasında ise Stephen Hawking  yanlış bir fikir üzere olduğu konusunda ikna edildi.

AYNA NÖRONLAR FAZLASIYLA İSPATLANDI!...

AYNA NÖRONLAR FAZLASIYLA İSPATLANDI!...  
 
Çeviren : Aylin ER
Pek  çokları, bizleri insan yapanın ayna nöronlar olduğunu düşünmekte... Beyindeki bu hücreler, sadece bir hareket ortaya koyduğumuzda değil ayrıca  aynı hareketin başkaları tarafından gerçekleşmesini gözlemlediğimizde de ateşlenmektedir.
Nörobilimciler, bu “aynalamanın”  başkalarının zihnini “oku”yabilen ve onlarla empati kuran bir mekanizma olduğunu düşünmekteler. Bu bir kişinin acısını hissetmemiz, somurtan birisini gördüğümüzde somurtmamız  ya da gülen bir yüzü görüp gülümsememiz gibi...

Bu konudaki problem, ayna nöronların varlığı konusunda şimdiye kadar sadece şüphe ve dolaylı kanıtların olması ancak net bir kanıt bulunmaması idi. Ama şimdi, Curren Biology adlı derginin Nisan 2010 sayısında, Kaliforniya Üniversitesi’nden Nörocerrahi, psikiyatr ve Profesörü Dr.Itzhak Fried ve biyodavranış bilimlerinden Roy Mukamel, Fried’in laboratuvarında doktorasonrası çalışmasını yapan bir arkadaşı ve onların meslektaşları insan beynindeki ayna nöronların ilk defa doğrudan tespit edip, kaydettiler.
Araştırmacılar, hem tek hücre aktivitelerini hem de çoklu hücre aktivitelerini, ayna nöronların bulunduğu düşünülen beynin sadece motor bölgesinde değil, ayrıca görsel ve hafızaya ait olan bölgelerinde de kaydettiler.
Ayrıca, araştırmacılar ayna nöronların belirli altkümelerinin bir aksiyonun ortaya çıkışı sırasında aktivitelerini arttırdıklarını ve bir aksiyon sadece gözlemlendiğinde (observed) ise aktivitelerinde azalma olduğunu belirtmekteler.
Bu çalışmanın başında bulunan Roy Mukemal şöyle ifade etmekte: “Bir davranışı gözlemlerken hücrelerin ortaya koyduğu düşük aktivitenin gözlemleyicinin otomatik olarak aynı davranışını gerçekleştirmesini sınırladığını ve bunun da ötesinde, ayna nöronların altkümelerinin, kendi davranışlarımızdan diğer insanların davranışlarını ayırt etmeye yardımcı olduğunu varsayıyoruz.”
Araştırmacılar, Kaliforniya Üniversitesi Ronald Reagan Tıp Merkezi’nde tedavi görmekte olan  21 zorlu epilepsi vakasına sahip hastaların beyinlerinden datalarını elde etmişlerdir.
Hastaların nöbet geçirme durumunu farkedip, olası-potansiyel cerrahi müdahele için kafaiçi derinlikli elektrodlar yerleştirmişlerdir. Elektrodların yerlerinin belirlenmesi sadece klinik kriterlere göre olmuştur; araştırmacılar, hastanın da rıza ile, aynı elektrodları  araştırmalarını “desteklemek” için kullanmışlardır.
Deney üç kısımdan oluşmaktadır: Yüz ifadeleri, kavrama, ve bir kontrol deneyi ...
21 hastanın toplamda 1.177 nöron aktiviteleri, hastaların yüz mimik ve kavrama aksiyonlarını hem sergilediklerinde, hem de gözlemlediklerinde kaydedilmiştir. Gözlemleme safhasında, hastalar, bir laptopta gösterilen çeşitli fiilleri gözlemlerler. Aktivite safhasında, hastalara görselolarak sunulan bir kelimeyi fiile dökmeleri istenir. Kontrol deneyinde, aynı kelimeler onlara verilir ama bu sefer bir fiil ortaya koymamaları söylenir.
Araştırmacılar, nöronların hastanın hem bir faaliyeti gerçektirdiğinde hem de bir faaliyeti gözlemlediğinde nöronların ateşlendiğini ya da büyük bir aktivite gösterdiğini tespit ederler.
Tepkimeyi veren ayna nöronlar, tek hücre seviyesinde tepkime veren aynalamanın gerçekleştiği iki nöral sistem olan orta frontal korteks ve orta temporal kortekste yer almaktadır ki bu daha önceleri  maymunlarda bile kayıt edilmemişti.
Bu yeni buluş göstermektedir ki, ayna nöronlar insan beyninde, daha önce düşünülenden çok daha fazla bölgede bulunmakta. Eğer değişik beyin bölgeleri değişik fonksiyonlar yerine getirmekte ise —  hareket seçiminde orta frontal korteks ve hafıza da orta temporal korteks— araştırma, ayna nöronların  diğer insanların fiilerini zengin ve kompleks bir aynalama sağladığını belirtmekte...
Çünkü ayna nöronlar, hem kişinin bir fiil ortaya koyduğunda hem de o fiili gözlemlediğinde ateşlenmekte. Bu “aynalama” diğer insanların duygularının ve niyetlerinin, fillerinin otomatik olarak anlaşılacağı nöral bir mekanizma olduğu düşünülmekte.
“Araştırma, bu eşsiz hücrelerin dağılımının kişinin kendisi ile diğerleri arasındaki bağlamı-ilişkisi daha önceleri düşünülenden çok daha geniş-kapsamlı olduğunu göstermekte”, diyor bu araştırmanın uzman yazarı ve Kaliforniya Üniversitesi Epilepsi Cerrahi Programı direktörü Roy Fried.
Mukemal ise şunları ekliyor: “Bu ayna nöronların işlev bozukluğu hastalıklara örneğin otizm, ki klinik işaretler, sözel ya da sözsüz iletişimde, taklitte ve başkalarına duyulan empatide zorluklara yol açabileceğini de içerebilmekte. Dolayısıyla, ayna nöron sistemini daha  iyi anlamamız, bu çeşit hastalıkların tedavisinde daha iyi stratejiler oluşturmamıza yardımcı olabilir.”
Bu makale http://newsroom.ucla.edu/portal/ucla/ucla-researchers-make-first-direct-156503.aspx ‘den İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir.

Bilincimdeki "BEN"

Bilincimdeki "BEN"  
 

Bilincimdeki ben, ASLA değilim bir başkasının bilincindeki ben!.
Bilincindeki sen, asla değilsin benim ya da bir başkasının bilincindeki sen!.
Ben, veri tabanına göre oluşmuş bir hayâlden başka bir şey değilim senin bilincinde!…
Ve sen, veri tabanına göre oluşturduğun kendi tasavvur ve hayâline demedesin, Ahmed Hulûsi!.

Oysa, ebeden beni tanıman mümkün değil!
Sen de, benim için öyle!.
Eğer anlarsan bu anlatmak istediğimi, fark edersin ki, her an daima yanlızca hayâlindeki kişilerle berabersin; asla karşındakiyle değil! Bu dünya yaşamında da böyle, ötesinde de
Herkes, veri tabanına göre kendi hayâl dünyasında yaşamada!.
Başkalarını da, tanıdığını sanarak, onlar hakkında budalaca yorumlarla yorulup, ömür tüketmede!.

Oysa, o yorumlarının tümü, karşısındakine değil; kendi hayâlinde yarattığı ve karşısınındakinin adını taktığı kendi hayalindeki yarattığına; yani kendine dönük!… Asla karşısındakine ulaşmıyor!.
Her birim, karşısındaki sûrete göre veri tabanının oluşturduğu hayâl dünyasındaki kişileri yorumlayıp;
veri tabanına GÖRE onları değerlendirerek, cehennem ya da cennetinde yaşamada!.

Akıllı insan, şimdiden cenneti yaşar “ALLAH”a teslim olarak…
Ahmak da, her şeyin ille de kendi arzuladığı gibi olmasını istemede devam ederek
cehennem eder yaşamını!.

BEYNİNDEKİ HOLOGRAM DÜNYAN

BEYNİNDEKİ HOLOGRAM DÜNYAN
15 Şubat
2010
 

İster inan ister inanma... İster kavra ister kavrama!

İşte mutlak bilimsel gerçek!

Hayal dünyanda yaşıyorsun!

Görüyorum dediğin; algıladığın her şey, beyninin içinde oluşan bir (3D değil) çoklu D hologramik dünyan!

Beyne gelen beş duyuya dayalı veya beş duyu ötesi tüm elektromanyetik dalgalar, bu organ tarafından veritabanına göre değerlendirilerek, beyninin içindeki hologramik çok boyutlu görüntü halinde dünyanı (kozanı-cocoon) oluşturuyor! Yani dış dünyada değil, beyninin içinde oluşan hayal dünyanda yaşıyorsun kim olursan ol!

Algıladığın ve hüküm verdiğin her şey, algıladığının sûreti kadarının yani bir enstantanesinin, dünyanda oluşan simgesi!

Herkes kendi dünyasında yaşamakta ve yaşayacak sonsuza dek! Dünyan ne kadar gerçek geliyorsa sana, cennetin veya cehennemin de o kadar gerçek olarak sonsuza dek yaşanacaktır!

Herkesin, dünyasındaki her şeyi, veri tabanını oluşturan değerlerine göre yerleştirdiği şeyler... Sevindiren, mutluluk veren ya da üzen yakan her şey, veritabanını oluşturan değerlerin yüzünden meydana gelmekte!
Şimdi yenilenme zamanı işte!.

Kuantum potansiyelin; Kozmik elektromanyetik açılımın; ve de beyin adıyla bilinen dalga dönüştürücünün ürettiği çok boyutlu hologramik dünyaların varlığını keşfetme süreci! Bu yazıda artık bunları da açıklamaya çalışalım ki; kuantum kafe, kuantum healing, kuantum pasta, kuantum esma saçmalıklarına belki son verebilelim, hiç olmazsa anlayabilenler indinde!

Ama önce şunu iyi bilelim...

Allah Rasulü Hz. Muhammed aleyhisselâmın, Kurân-ı Kerîmin ve tüm hakikat ehli zevatın  geçmişin şartları içinde misâl yollu, işaret yollu, mecaz yollu anlatımlarının, bugünün bilimsel bulguları eşliğinde yeniden değerlendirilip, verilmek istenen mesajın yepyeni anlamının sıfırdan kurgulanması zamanı!.

Yeryüzünde açığa çıkmış en muhteşem beyin Allah Rasulü Muhammed Mustafa aleyhisselamın bütün bildirdikleri kesin gerçeklerdir. Anlayabilirsen... Veri tabanın yeterli ise...

Kurân-ı Kerîm mutlak gerçekleri dillendirmiştir "OKU"masını öğrendiysen!

Hz. Âli'den yakın tarihlere kadar yaşamış tüm hakikat ehli, müşahede ettikleri gerçekleri çeşitli misal veya işaretlerle anlatırken hep aynı sistemi "İKRA-OKU"yarak anlatmaya çalışmışlardır.

Konuya bir misâl ile girelim; her şeyi misâllerle anlattık vurgusu çok yapıldığı için geçmişte Kutsal BİLGİ kaynağımızda...

Bugün televizyonundan DLNA ile veya blu-ray player üzerinden Youtube'a bağlanıp Avustralya'dan yüklenen veriyi -görüntüleri anında seyreden; Türkiye’den Japonya veya Amerika'yla anında görüntülü görüşen sizi,  alıp ışınlasalar bin sene önceki elektrik nedir hayal edemeyen bir topluma... Şu an yaşadıklarınızı kullandıklarınızı nasıl anlatırdınız onlara? Anlatmak için kullanacağınız örnekler onlara ne kadarıyla olayın gerçeğini yansıtırdı?

Verdiğiniz misallerden yola çıkarak olayın ne ve nasıl olduğunu ne kadar kavrayabilirlerdi?

İşte dünküler, beynin bugün farkında olmadığımız özellikleri aracılığıyla, bugün henüz fark edemediğimiz ya da ucundan kıyısından farkındalığını yaşadığımız sistemin gerçeklerini mecazla, misalle, işaret yollu anlatmaya çalışmışlardır. Ne var ki, o kapasiteye sahip olmayanlar misallere mecazlara, anlayışlarına göre hayali oluşumlar giydirerek konunun özünden bambaşka yollara sapmışlardır.

Öyle ise bugün yapılacak ilk iş...

Din ayrı şeydir bilim ayrı şeydir safsatasını bir yana koyup...

Bilimsel gerçekliklere dayalı bir şekilde Din-sistem anlayışını yeni baştan kurgulamaktır!.

Çünkü,  bilimselliğin çalışma alanı olarak deşifre edilmeye çalışılan Sistem, yapı gerçekte Din kapsamındaki kişiler tarafından bir şekilde "OKU"narak, misaller veya mecazlarla anlatılmaya çalışılmış yapının ta kendisidir!.
Hz. Muhammed aleyhisselam veya hakikat ehli zevat tarafından işaret yollu bildirilen realite gerçekte günümüz biliminin çözmeye çalıştığı alandan farklı bir şey değildir! Bu yüzdendir ki "DİN" denince hayali kurgular üretmek yerine; algılayabildiğimiz gerçekliklerin ne şekilde mecaz ve misallerle anlatılmış olduğunu çözme noktasında olmalıyız.

Bunu yapmazsak ne olur?

Bilimsellikten ve "DİN"in gerçeğinden ayrı düşmüş çağdaş fikir akımları ve kabuller etkisi altında "DİN" kapsamında vurgulanan Evrensel gerçekleri değerlendirmemiş olduğumuz için sonsuza dek yanarız!

Tanrı kavramına dayalı din anlayışınızdan, "Allah" adıyla işaret edilene dayalı "DİN" anlayışına geçip, tüm olayı en baştan buna göre kurgulamazsanız, tüm hayal ettiklerinizin bir balon gibi patladığını gördüğünüz günde asla geri dönüşünüz olmayacaktır!.

Öncelikle, tek şansınız, Hz. Muhammed aleyhisselâmın "Allah" adıyla neyi anlatmaya çalıştığını fark etmenizdir!. O ötenizde, gökte oturan bir tanrıdan asla söz etmiyor! Ötedeki bir tanrıya yönelmenden söz etmiyor!

O, ötesindeki bir tanrının postacı-elçisi, "prophet", "messenger" değil! Bunlar çağdışı ilkel tanımlamalar! O, Allah Rasûlü! 

Eğer DİN konusunu anlamak istiyorsanız öncelikle konuya, dışa öteye uzaya bakan bakış açısıyla değil, beyninizin derinliklerine yönelerek, derununuza yönelerek, varlığın içselliğine yönelerek hakikatinizi araştırmak zorundasınız!

Ya da çölden gelen cahil kadın gibi "tanrı tek ona inanıyorum" deyip parmağınızla yukarıya işaret edeceksiniz!
Neyse konuyu fazla yaymadan özetlemeye çalışayım...

Öncelikle de şunu belirteyim ki, burada yazacaklarımın  detaylı bilgilerini internette Youtube'da bilim adamlarının ağzından İngilizce olarak dinleyebilir, ya da www.okyanusum.com dan bir kısmını Türkçe izleyebilirsiniz.

Kuantum Potansiyel... Evren içre evrenlerin bir hayal, bir tasarım alanı olarak mevcut olduğu her türlü şekil, sınır, mekân gibi kavramların söz konusu olmadığı; varlığında sonsuz anlam yaratan... Tasavvuftaki tanımlamasıyla "Esmâ mertebesi"! Bu potansiyeldeki sayısız sonsuz özelliklere çeşitli "Allah isimleri"  ile işaret edilmiş. Burada lokalize isim müsemmaları mevcut değil.  "Aliym" ismiyle işaret edilen özellik dolayısıyla bu potansiyel kendini ve potansiyelini bilir ve sonsuz potansiyelini "seyr" eder.  İşte tasavvufta "ilmiyle ilmini ilminde seyreder" denilen boyut budur.  Fatiha Suresindeki "Elhamdulillahi Rabbül âlemiyn, Er Rahman-ir Rahiym" ayetlerinin bir işareti de bu husustur. "Vahdet-i Şuhud" bu potansiyele işaret eder.

Her şey bu boyutta olup bitmiştir!

Bu boyutun açılımından, tecellisinden, açığa çıkmasından vs. söz edilmez; edilemez!

Kozmik Elektromanyetik açılım boyutu... Kuantum potansiyelin ilminde, ilmiyle yaratılmıştır!. 2. Hayâl âlemidir!. Âlemlerin aslıdır!. Varlığı vehim nurundan oluşur! Dalga okyanusudur! Algılanan ve algılanamayan her yapı veya özellik bu boyutta dalga boylarından oluşmuştur. Türüne göre oluşmuş beyinler, bu dalga boyu yapının bileşimsel -convertörler- dönüştürücüleridir. "Mâliki yevmiddin" âyeti buraya işaret eder. "Vahdet-i vücûd" anlatımı bu plana aittir.

Beyinler... Tüm varlıkta, dalga dönüştürücüsü olarak var olmuş dönüştürücülerdir. Birimlerin çok boyutlu hologramik dünyaları bu dönüştürücüler tarafından oluşmakta; her birim kendi hologramik dünyasında yaşamaktadır; dışsallıkta yaşadığını sanarak! "İyyake na'bbudu ve iyyake nastaiyn" den itibaren bu oluşumu açıklar.

Ruh... Manalar toplumu demektir. "Sen bu işin ruhunu anlamamışsın" cümlesindeki manası itibariyle! Aynı zamanda hayatiyete işaret eder. Her birim canlıdır, varlığı hayatiyetidir; hayatiyeti de ilmidir! Hayat ve ilim ayrılmaz iki vasıftır! İlim açığa çıkış kapasitesine göre şuur veya bilinç adlarını da alır. Hayat sahibi olan canlının varlığının ihtiva ettiği anlam "ruhu"dur! Bu mana itibariyle, Kozmik elektromanyetik açılım boyutu, Ruh-u Azam diye tanımlanmıştır. Aklı evvel'dir; Hakikati Muhammedî'dir.   Unutmayalım ki bu isimler obje değil, bir özelliğe işarettir!

"Allah" adıyla işaret edilen... İndinde bir "nokta"dır Kuantum potansiyel!. İlmimize göre, sayısız "nokta"lardan bir nokta! Zat'i ilminde var olan "nokta"lardan bir nokta; "Esmâ" âlemlerinden bir âlem! "

Zatıyla Esma'sını bilen; Esma'sında kudretini seyreden! İsimleriyle işaret edilen özelliklerden yaratılmış ruhların her birinde bir özelliğini açığa çıkaran, çıkardığı özelliklerle seyreden! "Ben"likleri yaratıp, her ben de "Ben" diyen!. Ve dahi tüm algılayan ve algılananlardan beri olan! Tek diyebileceğimiz bu konuda: "ALLAHU EKBER"! (bu konuda daha detaylı bilgi "Ekberiyet" isimli yazıda)

Bu kısa toparlama ve özetten sonra şimdi gelelim "DÜNYALARIMIZA" ve beyin konusuna...

Şu an için fark etmemiz ve kavramamız gereken en önemli konu beynimizin nasıl çok boyutlu hologram dünyamızı oluşturduğu hususudur.  Biz dış dünyada bilfiil yaşadığımızı sanırken, nasıl oluyor da gerçekte kendi hayal dünyamızda kozamızda yaşıyoruz? Hayal içinde hayal içinde hayal; olarak tanımlanan çok boyutlu hologramik dünyamızın hâli hazır şartları nasıl oluşuyor ve gelecekte ne olacak? Dışsallıkla bağlantı noktası neresi dünyamızın!.

Herkes kendi dünyasının efendisi! Kralı veya kraliçesi... Başkaları o dünyada yalnızca figüran, yardımcı aktör veya aktris! Herkes, çevresindekilerden kendisine yansıyan kadarına göre ona bir rol biçerek dünyasının içine alıyor ve dünyasında onunla eğleniyor veya ağlıyor!

Beyin bir dalga dönüştürücüsü demiştik... Dışarıdan beş duyu ya da ötesi kanallardan kendisine ulaşan sayısız dalgalardaki ruhu (manayı-anlamı) mevcut veri tabanındaki bilgilere GÖRE değerlendirerek ona bir hüküm veriyor ve onu hayal ediyor! Tıpkı TV'ye gelen dalgaları dönüştürücünün açıp-dönüştürüp ekranda görüntülenen suret haline getirmesi gibi!. Böylece ta en küçük yaşlardan başlayarak, dış dünyada bilfiil yaşadığımızı sanarak,  beynimizin içinde çok boyutlu hologramik dünyamızda yerimizi alıyoruz!

Biraz daha açalım oluşumu...

Bilimsel olarak kesinlikle tespit olmuştur ki... Görüyorum, duyuyorum, tutuyorum dediğiniz her şey, gerçekte, çeşitli şekillerde beyin adını verdiğimiz dalga çözücüye ulaşan çeşitli frekanstaki dalgaların, veri tabanındaki önceki verilerin değerlendirilmelerine göre çözülüp; beyin içindeki hayal dünyayı oluşturan görüntü diye ya da duyma diye  ya da dokunma diye tanımlanan dalga boylarına dönüştürülmesi (convert edilmesi) sonucu bilincin içinde yaşadığı çok boyutlu hologram yapı olarak oluşmasıdır!.

Kısacası, tümüyle size özel dünyanızda yaşamaktasınız, doğduğunuzdan bu yana ve ölümsüz olarak sonsuz gelecekte!

Beyninize, görüyorum dediğiniz kişi veya nesnelerden yansıyanlar ise, asla bizatihi o kişi veya nesne olmayıp; yalnızca o anki enstantanesidir; tıpkı ard arda çekilen fotoğraf kareleri gibi! Bu enstantaneleri beyniniz önceki veri kayıtlarına göre değerlendirmektedir!

Yani, siz gerçekte, beyninizin içinde yaşamaktasınız ve hayatınız o enstantanelerin oluşturduğu albümler arasında dolaşarak geçmekte! Beden vefat edince de beş duyu aracılığıyla dışarıdan gelen enstantaneler tümüyle kesileceği için; bütün yaşamınız beyninizin oluşturduğu o kozanızın-dünyanızın içindeki albümler arasında geçecektir tıpkı rüya olayında olduğu gibi! Daha sonra da içinde bulunduğunuz boyutun canlılarından alacağı sinyallere göre, gene dünyasında, veri tabanına göre değerlendirmelerle yaşamını sürdürecektir!

Beyin genelde kendisine en güçlü yansıyan enstantaneleri ana veri gibi kabul ederek onları bir türlü "cache"e -ara bellek- alır yöneldiğinde hemen hatırlamak için.  Bilgisayarınız internette bir yazıyı veya bir sayfayı nasıl "cache"ine alır ve o "cache"i temizlemediğiniz takdirde, eskiden alınmış ara bellekteki bilgiyi önünüze getirir.
Benzeri şekilde, mesela bir kişiyi düşündüğünüzde de, ona dair en güçlü yerleşik enstantaneleri düşünce alanına getirir. Böylece o kişiyle karşı karşıya olduğunuzda, hiç farkında olmadan o kişi hakkında, üç veya beş veya 20 yıl önceki kayda girmiş enstantanelerdeki hüküm veya yorumunuza dair bakışla değerlendirme yaparsınız. Bu da kilitlenmenin bir başka türüdür. Bu konuda Allah resulu bir uyarı da yapmıştır mesela...
"Bir kişiyi bir sene hiç görmemişseniz, bir yıl sonra gördüğünüz kişi, sizin bir yıl önceki gördüğünüz kişi değildir." Bu sebepledir ki, Kişiler hakkında geçmişe dönük kilitlenmelerden kurtulup, "yani cache"i, hızlı bilgi getirme belleğini sık sık temizleyip; yaşanılan andaki enstantanelere göre yeni objektif değerlendirmeler yapmak gerekir.
Burada şunu da hatırlatalım... Göze göre et olarak görülen bildiğimiz beyin, orijini itibariyle nöron altı yapısıyla
sanki bir frekans yumağı şeklinde bir yapıdır ki, henüz günümüz bilimi olayı bu boyutta değerlendirme yetisinden mahrumdur. İşte bu hâli itibariyle de "RUH" adıyla anılır. Aslı "Nur" diye tanımlanır. "NUR", ilimdir! Data'dır! Çünkü aynı zamanda bir anlam paketidir bu yapı. ve ölümsüzdür. Ebedi yaşar! Bu yüzdendir ki, "ölüm tadılır" denilmiştir; ölüp yok olunmaz!

Karşınızdaki kişi de aynı şekilde kendi kozasında (cocoon) veya başka bir deyişimizle çok boyutlu hologramik dünyasında yaşamaktadır. Onun dünyasından, bedenselliğine yansıyan anlık enstantaneler ise, size yansıdığında, bu beyin dediğimiz dönüştürücünüzde, eskilerin hayal adını verdiği çok boyutlu hologram olarak dünyanızda yerini almaktadır değer yargılarınıza GÖRE!

Her insan dünyaya yalnız gelir, yalnız yaşar ve yalnız gider sözünün dayandığı realite de budur!

Hz. Muhammed aleyhisselamın "dünyanızda..." belirlemesinde bahsettiği şey de budur ki; anlamı, "sizin değer yargılarınıza göre oluşmuş dünyalarınız içindekilerden..." demektir müşahedemize göre.

Kimimizin evi - çok boyutlu hologramik dünyası - kozası saraydır; kimimizin ki çöplük ev! Hani şu gazetelerde gördüğünüz çöplük evler türü... Adam çıkar, kendi değer yargısına göre en değerli bulduğu çöpleri, atıkları toplayıp evine doldurur da; nihayet pis kokulardan zabıta gelip evi temizlemek zorunda kalır ya... Bazılarının da çöplük evi bile yoktur; onlar "homeless", halk diliyle beyinsizdir!

Dünyanız, sonsuza dek, içinde yalnızca sizin yaşayacağı bir dünyadır!. İçine yerleştirdiğiniz nesneler, değerler ve kişi enstantaneleriyle oluşan o hayal dünyanız ya cennetiniz olmaktadır-olacaktır ya da cehenneminiz!  

Her an dışsallıktan beyninize ulaşan dalgalar daha önceden evinize yerleştirmiş olduğunuz ya çerden-çöpten fikirlerin değerlerine göre değerlendirilecektir. Ya da evrensel (sünnetullah) değerlere göre değerlendirilip ona göre yeni eviniz inşa olacaktır.

Sonsuza dek; dünya-berzah, mahşer, cehennem ve cennet aşamalarında hep dünyanızda-kozanızda olarak yaşamaya devam edeceksiniz aldığınız enstantanelere göre değerlendirmelerinizle.

Vefat ile beden yaşamı sona erdikten sonra yani bildiğimiz beyin ortadan kalktıktan sonra dahi, mevcut beynin back-up ı hükmündeki dalga yapılı beyninizle bu anlattığım şekilde devam edecektir. Kurân-ı Kerîm ve hadislerde anlatılan tüm aşamalar haktır, doğrudur yaşanacaktır; bu anlattığım esaslara göre... Kurânı Kerîm'in çözümü isimli çalışmamızı bu anlayışla okuyabilirseniz, bu güne kadar okuduklarınızdan bambaşka bir anlatım ile karşılaşacaksınız ha keza!

Âyet veya hadislerdeki derinliği düşünemeyenlere göre süre giden, "insanın kuyruk kemiğinden bedeni yeniden oluşacak ve bu et-kemik bedenle yaşamına devam edecektir" anlayışı eski çağdışı bir anlayıştır. Misali anlatımı değerlendirememekten kaynaklanmaktadır. "Güneş dünyaya 1 mil mesafeye gelecektir" hadisindeki mucizevî bilgi, günümüzün güneş büyüyüp dünyayı buhar edecektir bilgisiyle tümüyle örtüşmektedir. Bu durumda dünya ortada kalmayacaktır ki, toprak kalsın, içinde kuyruk kemiği kalsın! Bu ifade, insanın ölüp yok olmayacağına yaşamına devam edeceğine misal olması için kullanılmıştır.

Keza, Yahudi bilginlerinin sorusuna cevap mahiyetinde olan âyeti de derinliksiz Müslümanlar kendi üzerlerine almışlar; "RUH hakkında az bir ilim verilmiştir size" diyen hitap soruyu soran Yahudi âlimlerine olduğu halde; bunu hiç bir Müslüman bilemez diye değerlendirmişlerdir. Gazalî bu konuda özetle şöyle diyor olayın anlattığım gelişimini açıkladıktan sonra... "RUH'un hakikati ve mahiyeti bilinir. Bunu bilmeyen veli olmaz zaten!"

Senin ruhun, bizatihi varlığındır! Dünyandır! "Ruhlarınız bedenlerinizdir; bedenleriniz ruhlarınız" Hadisini düşünün.

Sen, şu an dünyandan ibaretsin!

Ne var ki...

Bildiğin bu dünyan, bilincin ötesinde "halife" diye tanımlanmış olan derûnî bir yanın da var! Oysa, Kozmik Elektromanyetik açılım boyutuna açılan bu kapından habersizsin!

Dünyana aldıklarını, o derûnî yanına (Esmâ mertebesi özelliklerine) açılan kapıyı açıp, arkasından aldıklarınla oluşturursan işte o zaman dünyan cennet olur ve yolun sonu Allah'a erer!

"Arınıp saflaşan, gerçekten kurtulmuştur!" (Kad efleha men tezekkâ) âyeti, dünyanı arındırmaktan söz etmektedir.

Kozan olan hayal dünyan, genlerinden gelen ve çocukluğundan beri oluşan şartlanmalarının getirisi olan değer yargılarıyla dolmuştur. Veri tabanın tamamıyla şartlanmalarına dayalı değer yargılarıyla oluştuğu içindir ki, yaşamına da bunlara göre yön verirsin.

Kısacası yaşamın, dünyan tümüyle dışsallık üzerine kurgulanır!

Asla farkında değilsindir, dışarıda değil kendi kozan olan dünyanda geçtiğini bütün ömrünün!

Her gece, algılamakta olduğun tüm kişi ve nesne enstantanelerinden uzaklaşıp, dünyanın görüntüleriyle yaşadığın halde; "dünyanda-kozanda yaşam" deneyimini tattığın halde, bunun anlamını ve işaretini hiç düşünmezsin!. Uyku adını verdiğin kozanda dünyanı yaşama sürecinde, ne yanındaki eşin kalır ne bitişik odadaki çocuğun ne de diğer yakınların!

Bedenin vefat edip ölümü tattığında (bedensiz yaşama geçtiğinde de) tüm bedenselliğinin dışsallığındaki enstantane kişilikler ve nesneler geride kalır, sen dünyandaki değerlere göre, o boyutta karşılaştığın olayları değerlendirerek sonsuz yolculuğuna devam edersin.

Koza-dünyan yaşamını fark etmeyip, dışsallığı gerçek sananlara, bu gerçeği geçmişte bilimsel yollarla anlatma imkânı olmadığı içindir ki; "DİN-SİSTEM" iman esasına dayalı olarak, mecaz ve işaretlerle, misallerle  anlatılmıştır hakikat ehli olan Rasuller, Nebiler, Veliler tarafından.

Amaç, kişinin şartlanmalarındaki değerlere göre oluşmuş, dışsallığın enstantaneleriyle bezenmiş çerden-çöpten evini arıtarak, orayı sultana yakışır saray haline dönüştürmektir.

Sultan, Allah adıyla işaret edilenin, isimlerle işaret edilen özellikleriyle yaşayandır! "Halife"dir!
Kozasını delebilen, kozmik elektromanyetik açılım boyutunun, dalga okyanusunun nimetleriyle yaşar "veli" olarak... Dünyası da cennet olur...

Hadis: "Cennet yaşamında her kese bir dünya verilecektir ki en küçüğü bu dünyanın 10 misli... Ve orada dilediğin senindir denilecektir"... Yani herkes dünyasının efendisi olacaktır.

Dünyası çöplük ev olarak kalanlar, ya da "homeless"-"evsiz"ler de, beynini değerlendirememenin sonucunu yaşayacaklardır sonsuza dek yanarak!

Esasen Beyin konusunda yazılacak çok şey daha var... Bugün yazılanların bir kısmını 1966 yılında yazılmış "Tecelliyât" kitabında; bir kısmını 1978 yılında  "Evrensel Sırlar" (basımı 1990) okumuştuk. Günümüz bilimin ulaştığı gelişmeler ise konuya son noktayı koydu bu yazıda açıkladığımız alanda. www.okyanusum.com adresinde videolar bölümünde beyinle ilgili son bilimsel açıklamaları izleyebilirsiniz. Umarım Allah nasip etmiştir de bu konuda daha ileri düzeyde bilgileri ve konunun çeşitli bağlantı noktalarını; akla takılacak çeşitli soruların cevaplarını yazarım, ömrüm elverirse.

Şu kesin gerçektir ki, evini yenilemeyenler, tüm değerli sandıkları nesnelerinin ve enstantane yakınlarının bir değer ifade etmediği süreçte büyük hüsran yaşayacaklardır!

Ya aklını kullan ilmi değerlendir; ya da Allah Rasulü Muhammed Musatafa aleyhisselama teslim ol, dediklerini yaparak evini arındır! Başka yol yok kurtuluşun için.
AHMED HULÛSİ
15 Şubat 2010
www.ahmedhulusi.org

DÜNYANDASIN! Dünya'da değil!

DÜNYANDASIN! Dünya'da değil!
25 Mayıs
2010
 


Bir cisimden gelen ışık, retina üzerine düşer ve daha sonra işlem görmesi için beyinde otuz kadar farklı görme merkezine iletilir. Göz merceğinden geçen ışık, gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.

Craig Hamilton'un belirttiği gibi, "bu şimdiye dek hiç kimsenin tatmin edici bir çözüme ulaştıramadığı bir problemdir. Fakat yine de bizim anlamamız gereken, gözlerinizin her biri resmin farklı bir kısmını görür ve beyniniz ise bunu bir bütün haline getirir". Yapılan bu tanımlar, oldukça genel anlamda gözün nasıl gördüğünü tarif etmektedir.

Gözler, bize dış dünyadaki, aslını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir görüntünün oluşum safhalarının ilk aşamasını temsil ederler.

Dışarıda var olan dünya, gözden geçen ışık sayesinde, elektrik sinyalleri yoluyla, içimizde, beynimizin oldukça küçük bir noktasında var olur. Başımızı kaldırıp etrafımıza şöyle bir baktığımızda gördüğümüz görüntü uçsuz bucaksız da olsa, aslında beynimizin içindeki bu küçük noktada oluşur. Bu uçsuz bucaksız görüntünün aslının, gördüğümüz görüntüye benzeyip benzemediğini ise hiçbir zaman bilemeyiz.

Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde özetler:
Bir ağaca baktığımda, doğrudan ağacı görüyormuşum gibi gelir. Ne var ki bilim, tamamen farklı bir şeyin gerçekleştiğini söylemektedir. Gözden giren ışık retinada kimyasal reaksiyonları tetikler, bunlar beyne giden sinir lifleri boyunca hareket eden elektrokimyasal impulslar meydana getirirler. Beyin aldığı verileri analiz eder ve sonra dışarıda var olan şeye dair kendi görüntüsünü meydana getirir. Daha sonra ben, ağaç görüntüsünü görürüm. Ama benim asıl gördüğüm ağacın kendisi değildir, sadece zihnimde oluşan görüntüsüdür.

Bu, tecrübe ettiğim her şey için geçerlidir. Bildiğimiz, algıladığımız ve hayal ettiğimiz her şey, her renk, ses, duygu, her düşünce, her his zihinde meydana gelen bir şekildir. Bunların tümü zihnin kendi şekillendirmesidir.
Tüm bunlar, bizi önemli bir gerçeğe götürmektedir:
Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa dünya, her şeyiyle bizim içimizdedir. Bizler, dışımızda zannettiğimiz dünyayı aslında beynimizin içindeki küçücük bir noktada görürüz.
Dışarıdaki dünyanın aslını doğrudan göremediğimize ve her şey beyinde oluşan bir algı olduğuna göre, acaba gören gerçekten "göz"müdür?

Bizler, hayatımız boyunca tüm dış dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Oysa gözün görme işlevini gerçekleştirmesi için yapılan bilimsel tanım, görenin göz olmadığını anlatmaktadır. Gözler ve gözlere ait olan milyonlarca sinir hücresi, sadece görme olayının gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Retina, kendi üzerine düşen ışık parçacıklarını algılar ve bunları elektrik sinyaline dönüştürerek beyne iletir. Yani burada söz konusu olan; havadan gelen ışık dalgaları, yağ, protein ve sudan oluşmuş retina ve iletilen elektrik sinyalleridir. Beyinde; bahçede koşuşan çocuklar, mavi bulutsuz bir gökyüzü, denizi yararak yüzen gemiler yoktur. Var olan şey, sadece elektrik sinyalleridir.
Peki beynimizde tüm bu algıların oluştuğu, görüntülerin canlandığı, seslerin duyulduğu, kokuların oluştuğu bir yer var mıdır?

Beyni dikkatlice inceleyecek olsak, birbiriyle etkileşim içindeki nöronlar ve bunların arasındaki kimyasal ve elektriksel bağlantılarla karşılaşırız. Ama beynin hiçbir yerinde renklerin, şekillerin, yazıların ve dış dünyaya ait diğer şeylerin görüntülerini bulamayız.

Beynin hiçbir yerinde, yaprakları hareket eden yeşil bir ağaç, alışveriş yapan kalabalık, evler, arabalar, mobilyalar yoktur. Beynin hiçbir yerinde bize gülümseyen bir dostumuz, annemiz veya babamız yoktur. Okumakta olduğunuz bu kitabın görüntüsü, beynin hiçbir yerinde bulunmamaktadır.

Kısacası, etrafımızda gördüğümüzü zannettiğimiz dünya, ne dışarıda ne de beyindedir.

Görüntünün beyinde olduğunu iddia eden bilim adamlarının şu soruya cevap vermeleri gerekmektedir. Eğer beyinde bir görüntü meydana geliyorsa, bu durumda bu görüntüyü izleyen kimdir?
Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, Phantoms in the Brain (Beynin Aldanışları) isimli kitabında bu durumu şu şekilde açıklamıştır:
Elinde tuttuğu bardaktaki içeceğe baktı. "Göz küremin içine bu bardağın ters bir görüntüsü düşüyor. Açık ve koyu renkli görüntülerin hareketleri retinamın üzerindeki fotoreseptörleri aktifleştiriyor ve şekiller, bir yol boyunca –bu yol optik sinirdir- tek tek pikseller halinde aktarılıyor. Beynimin içindeki ekranda da görüntüleniyor. Bu bardağı da aynen bu şekilde görmüyor muyum? Elbette, beynimin tekrar görüntüyü çevirip düzeltmesi gerekiyor."

Onun fotoreseptörler ve optik hususundaki bilgileri etkileyici olsa da, beynin içinde bir yerlerde görüntülerin izlendiği bir ekran olduğu şeklindeki açıklamasında ciddi bir mantık hatası vardır. Çünkü eğer iç nöronlara bağlı bir ekranda bardağın görüntüsünü izleyebiliyor olsaydınız, beyninizin içinde bunu görmesi için bir başka küçük insana ihtiyaç duyardınız. Bu da problemi çözmeyecektir, çünkü bu kez onun kafasının içinde görüntüyü izleyebilmesi için daha da küçük bir insana ihtiyaç duyacaktınız ve bu böylece sonsuza dek devam edecekti. Sonuç olarak ise idrak sorusunun gerçek cevabını bulamadan hiç bitmeyen gözler, görüntüler ve küçük insanlar ile başa çıkmanız gerekecekti.50
Ramachandran'ın burada değinmekte olduğu nokta son derece önemlidir. Beynin içinde görüntü olduğunu varsaydığımızda, bu görüntüyü beynin içinde izleyen bir kişinin varlığı gerekecektir. Beyinlerin içinde görüntüler, görüntüleri izleyen küçük insanlar ve onların beyinlerindeki görüntüyü izleyen küçük insanlar kesintisiz olarak devam edecektir. Beynin içindeki görüntüyü izleyen bir varlık olmadığına göre, beynin içindeki görüntü iddiası gerçek dışı ve mantıksızdır. Beynin içi kapkaranlıktır, ışıksızdır, sessizdir. Beynin içinde renkler, birbirinden güzel görüntülü çiçekler, sıcaklık hissi veren mangal ateşi ve cıvıl cıvıl öten kuşlar yoktur.

O halde beynin içinde oluşan şey nedir?

Ramachandran, bunun teknik açıklamasını şu şekilde yapar:
... idrak konusunu anlamak için ilk adım beyindeki görüntüler fikrinden kurtulmak ve nesneler ile olayların dış dünyadaki temsili tarifleri üzerinde düşünmektir. Bu sayfada yazılı olan paragraflar gibi bir paragraf, temsili tarif ifadesini çok iyi açıklayabilecek bir örnektir. Eğer Çin'deki arkadaşınıza dairenizin nasıl göründüğünü anlatmak isteseydiniz, dairenizi Çin'e nakletmeniz gerekmeyecektir. Tek yapmanız gereken dairenizi tanımlayan bir mektup yazmaktır. Fakat mektubunuzdaki kelimeleri ya da paragrafları meydana getiren mürekkep hiçbir şekilde fiziksel anlamda odanıza benzerlik göstermez. Mektup, sizin dairenizin temsili bir tarifidir.
Beyindeki temsili tarifin anlamı nedir? Elbette mürekkep damlaları değil, fakat sinir iletilerinin dilinden söz edilmektedir. İnsan beyninde görüntülerin işlenmesi için çok sayıda alan bulunmaktadır, bunların her biri görüntüden belirli türde bilgileri almakta uzmanlaşmış karmaşık nöron ağından oluşur. Her bir nesne, bu alanların içerisinde sadece o nesneye ait bir dizi faaliyeti harekete geçirir. Örneğin bir kaleme, kitaba ya da bir insan yüzüne baktığınızda her durum için farklı bir sinirsel faaliyet şekli tetiklenir ve sizin neye baktığınızla ilgili daha üst beyin merkezlerini "bilgilendirir." Bu faaliyetlerin biçimi, aynen kağıdın üzerindeki mürekkep damlalarının sizin odanızı temsil veya sembolize etmesi gibi, görsel nesneleri temsil eder ya da sembolize eder. Görsel süreçleri anlamaya çalışan biz bilim adamları için hedefimiz beynin bu sembolik tarifleri oluşturmak için kullandığı şifreyi çözmektir, tıpkı bir şifre çözücünün yabancı bir metni deşifre etmeye çalışması gibi...
Fakat tek başına bu haritanın varlığı görmeyi açıklayamaz çünkü beynin içinde önceden de belirttiğim gibi primer görme korteksinin üzerinde gösterilenleri izleyen küçük bir insan yoktur.
Richard L. Gregory ise, bunu şu şekilde tanımlar:
Gözlerin, beyinde, nesnelerin algılarından oluşan bir görüntü oluşturdukları düşüncesinin cazibesinden kaçınmak önemlidir. Beyinde görüntü fikri, bütün bunları görecek bir iç gözün de bulunmasını beraberinde getirir. Ama bu da, bu görüntüyü görebilecek bir başka gözün bulunmasını başka görüntüler için başka gözleri vs. gerektirecektir. Bu ise hiçbir sonuca ulaşmadan sonsuza kadar bu şekilde devam eder.
Iowa Üniversitesi Nöroloji Departmanı profesörü ve başkanı Antonio Damasio, "oldukça dürüst bir şekilde şunu söyleyebilirim; bilincin ilk problemi, nasıl 'beyinde bir film' oluşturabildiğimizdir," açıklamasını yaparken, bilim adamlarının bu konu ile ilgili içinde bulundukları açmazı açıkça itiraf etmektedir.

Açıktır ki, 21. yüzyıl bilimi, "Gören kim?" sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Bilim adamları, beynin içinde bir izleyicinin olduğu varsayımını kuşkusuz terk etmişlerdir. Ama bu durum, beyinde oluşan görüntü kavramını bilim adamları açısından daha büyük bir problem haline getirmiştir. Beynin o içindeki tek bir nokta, bize, sayısız detaya sahip olan, mükemmel netlikte ve kusursuz ayrıntılar taşıyan bir dünya sunmaktadır. Hem de kesintisiz olarak. Bunun teknik ve bilimsel açıklaması budur. Peki acaba oluşan "görüntü" nerededir?
Oxford Üniversitesi'nden psikolog yazar Susan Blackmore, şu yorumu yapar:
* Crick, "gözlerimizin önünde gördüğümüz dünyanın canlı görüntüsü"nün bağlantılarını bulmak istediğini söylüyor. Damasio ise bunu "beynin içindeki sinema" olarak adlandırıyor. Ama eğer görsel dünya büyük bir illüzyon ise, bu durumda bu kişiler aradıkları şeyi hiçbir zaman bulamayacaklar, çünkü ne beynin içindeki sinema ne de canlı görüntü beyinde bulunmamaktadır. Bunlar da illüzyonun bir parçasıdır.
Susan Blackmore'a göre muhatap olduğumuz her şey, yalnızca bir illüzyondur. Aslında illüzyon tanımı burada ortaya çıkan durumu tam olarak açıklayamamaktadır. İllüzyon, zihnimizde meydana gelen olayları fiziksel gerçeklerle karşılaştırdığımızda ortaya çıkan bir durumdur. Ancak burada insan, dışarıdaki dünya ile yani karşılaştırma yapabileceği bir fiziksel gerçeklikle muhatap değildir. Bunların tümü, zihnin ürettiği şeylerdir ve zihin, dışarıdaki gerçekliği hiçbir zaman görememekte, duyamamakta, hissedememektedir. Bunlar yalnızca bize ait gerçeklerdir. Bu durumda burada gerçekleşen durumu illüzyon değil, daha çok hayal olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
Sahip olduğumuz dünya, sadece bizim algılarımızda oluşur. Bu dünyayı bizim gördüğümüz gibi gören, bize ait algıları hissedip algılayan, bizim dünyamıza şahit olan hiç kimse yoktur. Gördüklerimiz, beynimizin de bir parçası değildir. Beyin de sahip olduğumuz bu hayali görüntüye aittir. Bizim algılarımız; bize seyrettirilen, bizim için var edilmiş bir dünyayı oluştururlar. Dışarıda gerçek, maddesel bir dünya vardır ama insan buna hiçbir zaman ulaşamamaktadır.

Kuantum fiziğinin kaşiflerinden Erwin Shrödinger'in belirttiği gibi, "her kişinin dünya görüntüsü, kendi zihninin oluşturduğu kavramdır ve daima öyle kalacaktır. Bu dünya görüntüsünün, başka bir varlığa sahip olduğu hiçbir zaman kanıtlanamaz".

Gözümüzün önünde zannettiğimiz bir nesneye, örneğin bir kitaba bakarak edindiğimiz deneyimi, onu sadece düşünerek de edinebilmemiz bu gerçeğin önemli delillerindendir. Beynin içinde, gerçekte var olmayan bir varlığın görüntüsünü elde etmekteyiz.

Washington Üniversitesi'nden psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, beynin bu olağanüstü mekanizması için şu sözleri söylemektedirler:
Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından "algı" olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır. Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?

Bir nesneyi, bu nesnenin aslı yokken zihnimizde var eden şey, aslının var olduğunu zannettiğimizde onu zihnimizde var eden mekanizma ile aynıdır. Dolayısıyla, dış dünya olarak gördüğümüz görüntülerin varlığı, yalnızca bir yanılsama, bir hayaldir. Gördüğümüz her şey, karşımızdaki renkli dünya, dostlarımız, çevremizdeki insanlar, hatta kendi bedenimiz bu hayalin bir parçasıdır. Tüm bunların kaynağı sandığımız şey, yani dış dünyanın aslı, bizler için daima bir bilinmez olarak kalacaktır.

Bu gölge dünya; çalıştığımız iş yerini, evimizi, çevremizdeki insanları, arabamızı, yediğimiz yemeği, seyrettiğimiz filmi, kısacası yaşantımızdaki her şeyi kapsar. Evimize girdiğimizde, gerçek evimizden içeri girdiğimize dair bir his duyarız. Oysa gerçek evimizin, ona tıpatıp benzeyen, hatta görüntü olduğuna dahi ihtimal vermediğimiz bir kopyasını zihnimizde izleriz. Evin içinde karşılaştığımız herkesin görüntüsünü yine zihnimizde seyrederiz. Bütün hayatımız, beynimizin içindeki küçük bir mekanda geçer.

Bu konudaki çeşitli soruların cevapları ve bu olayın sistemli açıklaması din-bilim bütünlüğü içinde kapsamlı şekilde AHMED HULUSİ'nin www.ahmedhulusi.org isimli sitesinde açıklanacaktır.

Okyanusum.com

Kâbe ve Arafat Sırları !.

İnsan bedenini saran sinir sisteminde akmakta olan bioelektrik gibi,
dünyanın yüzeyi altında da akan negatif ve pozitif radyasyon akımları, kanalları mevcuttur.

Bu akım kanallarına batıda özellikle İngiltere`de de «ley» hatları deniliyor.
Negatif olanlarına da «kara akım hatları» tâbiri kullanılıyor.
İşte dünyanın bedeni içindeki pozitif enerji hatlarının kesişip sanki bir enerji santralı gibi yayın yaptığı en önemli merkez Mekke`de bulunan Kâbe-i Muâzzama`nın altı ve bunun uzantısı içinde Arafat Dağı`nın altıdır!..
İNSAN ve SIRLARI
1985

3 Eylül 2011 Cumartesi

BEYNİN FONKSİYONLARI HAKKINDA

 
İNSAN hakkında
BEYNİN FONKSİYONLARI HAKKINDA
Şimdi gelelim her şey hakkında değerledirmelerimizi yapan beyine!..
Her şeyi değerlendirme mekanizmamız olan "beyin", mev­cut, algılayageldiğimiz terkibi itibarıyla kimyasal bir bileşimdir.
Bu kimyasal bileşim, bir biyoelektrik faaliyet ile çeşitli fonksiyonlar ortaya koyar ve varlığımızda görülen tüm oluşları meydana getirir.
Kimyasal bileşimi meydana getiren moleküler yapı ve özel­likle DNA ve RNA dizini, bir yandan yapısı itibarıyla hücre biyokimyası ile biyoelektrik iletişim hâlinde iken; diğer yandan da atomaltı boyutun canlıları olan kozmik ışınımlar ile etkileşim içindedir.
Eğer, bilinen bir misal vermek gerekirse, Güneş füzyonun­dan yayılan bir tür kozmik ışınımdan bahsedebiliriz... Bu ışın­lar, 8 dakikada Güneş’ten Dünya’ya ulaşıp, bizim her zerremiz­den, her hücremizden ve bunun çok daha alt yapılarından, belir­li etkiler oluşturarak, saliselerle bahsedilecek bir zaman içersinde geçmektedir... Gene bu ışınlar tüm Dünya’nın da için­den geçtikten sonra uzayda yolculuklarına devam ederler... Ve bizler, tüm yaşamımız boyunca, her salise, kesintisiz bir biçimde, bu ışın yağmuru gibi; uzaydaki çeşitli takımyıldızlar­dan, eski adıyla "burçlardan" gelip, her an dünyaya ve üzerinde yaşayanlara ulaşarak, onların tüm yapılarından geçmekte olan ve bu arada onların içlerinde belli etkiler oluşturan nice ışınsal kozmik tesirlere maruz kalmaktayız...
Ne yazık ki, insanlık bilimi bu oluşumu çözmekte, deşifre etmekte henüz son derece "ilkel" bir düzeydedir.
Evet, "beynimiz", dışarıdan gelen bu ışınları, gerek göz, kulak, burun, koku, dil ile ve gerekse de henüz tespit edemediğimiz diğer alıcıları ile alıp değerlendirmek suretiyle bir yoruma gider.
Beyin ilk temel programlanmaya ana rahminde iken maruz kalır... Hatta bundan evvel, erkek-kadın birleşmesi sırasında, onların beyin faaliyetleri sperm ve yumurtada ilk ön programla­mayı yapar, diyerek henüz hiç farkında olmadığımız bir noktaya işaret edenler dahi vardır. Ancak genel konumuz dışında kaldığı için bu hususa burada daha fazla girmek istemiyorum. Beynin bu programlanışı konusunda daha geniş bilgi isteyenler "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızı tetkik edebilirler.
Beyin, tümüyle bir değerlendirme merkezidir... Esasen beyin içinde görüntü, ses gibi nesneler mevcut değildir...
Bunun en iyi misali bir televizyonun ya da bilgisayarın içidir.
Televizyonun içinde ses ya da görüntü diye bir şey yoktur.
Televizyona dışarıdan gelen 220 volt elektrik, insanın yiyip­içtikleri gibi enerji teminine dönüktür. Televizyonun içinde bulunan transistörlar, diodlar, entegreler, mikroçipler ise gelen bilgilerin değerlendiği merkezdir... Dışarıdan, antenden ya da herhangi bir kablolu yayından, gelen dalga adını verdiğimiz ışınsal mesaj, bu merkezde değerlendirilerek görüntü ya da ses oluşturacak bir biçimde ekran veya hoparlöre yansıtılır.
Beyin de aldığımız gıdalarla, glikozdaki oksijenlerle yaşam enerjisini temin ederken; Güneş’ten yayılan hayat enerjisi olan "CAN"la beslenir ve gelişir.
Bu arada beyinde oluşan tüm faaliyetler, dalgaya çevrilerek, "RUH" adıyla bilinen "holografik dalga bedenimize" yük­lenir. Daha önce detaylı bir şekilde "İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda yazdığımız üzere, bireysel "RUH" yani kişilik sahibi ruh, ana rahminde 120. günden itibaren oluşur... Ki bu yüzden 120.günden itibaren çocuk aldırmak dinde çok büyük suçtur!..
Melekût ve evrenin kendisinden oluştuğu esas "RUH" ise tasavvufta "RUH-U Â’ZÂM" ismiyle bilinir... Evren var olmadan önce var olan "RUH", "mânâ" anlamındadır ki, Esmâ terkibidir, ilk yaratılmış varlıktır! Nesnel anlamda bir ruh değildir burada bahse konu olan RUH!.. Diğer isimleri ise, sahip olduğu ilim yönüyle "Akl-ı Evvel", hüviyeti itibarıyla "Hakikat-i Muhammedî"dir.
"RUH" konusunda şimdiye kadar kitaplarımızda yazdıkla­rımızdan daha fazla bir şeyi burada yazmak istemiyoruz; çünkü maalesef bu konu kolay kolay hazmedilemiyor ve bir takım cahiller, "Hz.Muhammed’in bile bilmediği RUH’tan sen nasıl söz edersin" diyerek bizi ithama kalkışıyorlar!.. Oysa... Kur’ân-ı Kerîm’deki: "Size, RUH hakkında az bir ilim verilmiştir" hitabı, İslâm Dini’ni kabul edenlere değil, "yahudi"leredir.
Nitekim değerli İslâm âlimi ve velîsi İmam Gazâli, "İHYA­-U ULUM’İD DİN" isimli kitabının 1.Cilt Rubul ibadet bölümünde "RUH" konusunda şöyle der:
"Yoksa sanma ki, Rasûlullâh Efendimiz RUH’un hakikatini bilmiyordu!.. Zira, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl rabbini bilebilir?.. RUHUN hakikatini Nebi ve Rasûller bildiği gibi, bazı velîler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!.."
"RUH" konusundaki bu hususu belirttikten sonra, gene biz dönelim beyin faaliyetine...
Beyin hücreleri, az önce de bahsettiğimiz gibi, bir biyoelek­trik akışla faaliyet gösterirken, aynı zamanda kozmik yağmura da maruz kalmakta ve böylece bütün bu etkiler, girdiler sonu­cunda çeşitli aktiviteler ortaya çıkmaktadır.
Her biri, tüm diğer hücrelerin yaptığı görevleri yapabilecek kabiliyette ve 16.000 (onaltı bin) hücre ile bağlantı hâlinde 120 milyar hücre, beyin!.. Ve günümüz bilimine göre bu kapasiteye sahip beynin sadece yüzde yedi ila yüzde onikisini kullanabilen insanlar!..
Biz, bu yüzde yedi ile oniki arasında değişen oranı kullanırken, gerçekte, kelimelerle ifade ettiğimiz pek çok olay olmuyor beynimizde!..
Mesela, görüyoruz, diyoruz... Oysa, beyinde görüntü ya da ses yoktur!.. Gerçekte, beyin içinde görüntü yoktur!.. Beyin içinde sadece hücreler arasında bir biyoelektrik akış söz konusudur.
Kozmik yağmur ile de etkilenen beynin, küçüklükten itibaren aldığı çeşitli programlamalar istikametinde yaptığı değerlendirmelere biz "görüyoruz" demişiz... "Görüyoruz"un gerçek ifadesi, "beynimizin değer yargısıdır"!.. Bir diğer ifadeyle "görüyorum"un anlamı "algılıyorum"dur!.. Ve gerçekte, doğrusu da bu ifadedir.
Çünkü, görme aracı ve kapasitesi değiştikçe "algılama"da değişir, algılamanın getirdiği değer yargısı da değişir!..
Esasen, beyin, bir yönüyle çeşitli frekanstaki dalgaları, kozmik ışınımı değerlendirerek, programı istikametinde yorum­layan değerlendirme mekanizmasıdır.
Beyin, bu değerlendirmeyle birlikte, tüm verileri bir yandan üretmekte olduğu holografik dalga bedene yüklerken, diğer yandan da tıpkı bir radyo vericisi gibi gücü nispetinde dışarı yayar. Bu dışa yayılan dalgalar, her kişinin kendi beyin şifresine göre sanki bir kitap gibi atmosferde muhafaza olur. Eğer bunu alıp çözebilecek bir cihaz gerçekleştirilebilirse, kişilerin tüm yaşamları bu dalgaları çözecek cihazın ekranında seyredilebilir.
Nitekim, kıyametten sonra herkesin bütün yaptıklarının yazılı olduğu kitaplar(?)ın havada uçuşarak herkesin eline geçeceğini belirten dinî kaynaklar, ruhtaki, bu dalgaları çözücü özelliğe dikkat çekmek ister!..
Evet, çok düşük bir kapasite ile kullandığımız beynimizin algılama gücünü arttırabilmek iki şekilde mümkündür; ya beynin beş duyu aracılığıyla algılama kapasitesini genişletecek yeni araçlar geliştirmek; ya da beyindeki ekstra algılama devrelerini belli çalışmalar ile -ki bunların başında ZİKİR gelir- devreye sokmak ve bunları güçlendirmek...
İşte bu durumda göremediklerimizi görür(?) hâle gelecek, yeni algıladığımız sahayı genişletip güçlendirmiş olacağız.
Burada esas anlamamız gereken husus şudur; beyin, dıştan gelen çeşitli dalga boylarındaki kozmik ışınları alır ve program­lanışı sırasında bilgilendirilmediği konularda, algıladıkları olsa dahi onları değerlendiremez. Ayrıca kendisinin açılmamış alan­larının değerlendireceği sayısız dalga boylarını dahi değerlendi­remez.
Oysa, gerçekte her biri ayrı bir mânâ ihtiva eden evrendeki her bir dalga boyu, ışın sürekli olarak beynimizi bombardıman etmektedir... Ne var ki bizim bu mesajları çözmemiz, bu canlı­anlamlı varlıklarla iletişime girmemiz mümkün olmamaktadır!..
Ve eğer anlatabildiysek...
Tüm evren, her kesimiyle, tamamen canlı-şuurlu bir varlık hâlinde yaşamına devam etmektedir... Ki algılayabi­lene ne mutlu!..
İşte, tamamıyla sayısız dalga boylarından, ışınlardan, kuant­lardan oluşmuş evren, ya da evren içre evrenler, eğer o boyutun algılama aracıyla bakabilirsek, TEK bir yapıdır!..
Ve bizim de "hayal" dediğimiz şey, işte bu ışınsal kökenli yapıdır!.. Ve de gerçekte, bizler dahi ışınsal varlıklarız... Ancak ne yazık ki, algılama sistemimizin beş duyu ile kayıtlı olması şimdilik bu gerçeği yaşamaktan bizi mahrum etmekte!..
Evet, evren orijininde TEKİL bir yapı; ve gerçekte, tüm zer­reler birbiriyle ilintili durumda olduğu için, her bir yoğunlaşma ve aktivite, hiç düşünemediğimiz bir noktada bambaşka şeyleri etkilemekte ve harekete geçirmektedir... Yani evrende, bir­birinden kopuk, ayrı, müstakil varlıklar ve onların özgür benlik­leri ve iradeleri mevcut değildir!..
İşte, "KADER" denen olgu bu husustan kaynaklanmaktadır.
Peki öyle ise Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) "KADER"i nasıl anlatmıştır? İslâm Dini’nin kaynaklarına göre "KADER" konusu nasıl açıklanmaktadır?..
AHMED HULÛSİ
1989